Coğrafyasına Küsen (Küstürülen) Kentler
Celal Abdi Güzer, Prof. Dr.
ODTÜ Öğretim Üyesi
Yapı ile yer arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır. Yapı, yer ile sabit bir ilişki içinde olduğunda sadece yerle ilişkisini değil, güneş, rüzgar, iklim, tarih, kültür, gelenek ve oluşmuş yapılı çevre ile kurduğu ilişkiyi de belirler. Öte yandan yapılı çevre değişime ve dönüşüme açıktır. Yapıların sayısı, yoğunluğu arttıkça fiziksel çevre ve yer algısı dönüşür. Yer ve bağlam duyarlılığı mimarlığı diğer tasarım alanlarından ayıran, tasarımın başlangıç noktasını ve sürecini belirleyen temel girdilerden biridir. Christian Norberg-Schulz “yerin ruhu” (genius loci) kavramı üzerinden mekanın kimlik ve anlamının yer üzerinden oluşma biçimini açıklar (1). Benzer biçimde Kenneth Frampton bağlam ve tasarım ilişkisini eleştirel bir zemin içinde irdeler, bağlamın sadece fiziksel bir kavram olmadığını vurgulayarak kültürel boyutunun altını çizer. Bağlam ve mimarlık ilişkilerine yönelik tartışmalar modernizm sonrası tek tipleşen kentlerin yer duygusunu tahrip etmesine yönelik eleştirilerin merkezinde yer alır. Zaman içinde giderek ivmelenen kentleşmenin getirdiği yoğunluk artışları ve gelişen yapım teknolojileri yer algısını tasarımın önceliği olmaktan çıkartarak uluslararası bir dilin küresel ölçekte baskınlık kazanmasını getirdi. Birbirlerine öykünen yapı ve kentler özgün konumlarının özellik ve önceliklerini görmemezlikten gelen bir yeniden üretim süreci içine girdi. Özellikle Türkiye gibi modernizmi, onun itici gücü olan sanayi ve teknolojiyi ikinci elden tüketen coğrafyalarda ise modern olarak savunulan yeni kentleşme vandalizme açık kalan ve eklektik kısa yollar üreten melez bir doku oluşturdu. Özellikle İstanbul gibi plansız büyüyen, Karadeniz kentleri gibi baskın topoğrafik özelliklere sahip, Adana gibi iklimsel girdilerin belirleyici olduğu, Bursa gibi tarihi bağlam içinde yer alan coğrafyalarda geleneksel dokuların uğradığı tahribat daha belirgin hissedildi. Dünya kentlerinin neredeyse tümünde gözlenen yerin ruhundan kopma olgusunun Türkiye’de daha belirgin bir biçimde yaşanmasının çok sayıda nedeni var. Bu yazıda yaşadığımız kentsel kimlik ve yer duygusu kaybı farklı nedenler içinde tartışılmaya çalışılacak.
İkinci Elden Modernizm
Sanayi, teknoloji gibi üretim altyapılarına, matbaa gibi eğitim ve kültür altyapısına geç ve başkaları aracılığı ile ulaşan, sanata mesafeli davranan buna karşın hızlı bir göç ve kentleşme baskısı ile karşı karşıya kalan coğrafyalarda modernizm ve onun arka planını oluşturan girdiler de eklektik bir dönüşüm içinde karşılık buldu. Paul Ricoeur kültür ve modernleşme ilişkileri üzerine düşüncelerinde, modernliğin “ithal edilmesi” durumunda yaşanabilecek kimlik kaybına işaret eder, modernleşmenin her toplumun kendi kültürel bağlamında yeniden üretilmesi gerektiğini savunur (2). Öte yandan özellikle Türkiye gibi coğrafyalarda karşı karşıya kalınan hızlı ve kaynak sınırlılığı içindeki kentleşme baskısı altında bu tür bir yeniden üretim süreçlerine odaklanmak yerine modernizmin soyut ve sade dilini hızlı ve ucuz üretim için bir kısa yol olarak işlevselleştirilmesi tercih edildi. Planlama süreçleri de her şeyden çok mülkiyet bölüşümünü esas alan kolay üretilebilir kent parçaları elde etmeye yöneldi. Büyük sermaye birikimi ve makina desteği gerektirmeyen parsel ölçekleri ve bunların mimari karşılığı olan apartmanlar kentlerin ana dokularını oluşturdu. Sermaye birikimi ve kentsel rantın artması ile birlikte daha büyük ölçekli kentsel alanlar oluşsa da bunlar genellikle mevcut doku ile eklemlenen eklektik bir kentleşmenin arka planını oluşturdu. Konut edinme ve barınma sorununun konut niteliklerinin önüne geçtiği ortamlarda konut mimari değerinden çok yatırım ve güvence değerleri ile öne çıkıyor. Modern yaşam konutu her şeyin önünde bir yandan doğrudan tüketim aracı öte yandan da tüketilenler için mazeret üretme ortamı olarak görüyor. Bu toplumsal öncelik modernizmin indirgenmiş bir dil ve hızlı üretime odaklanmış üretim süreci olarak meşruiyet kazanmasını getiriyor.

Resim 1. Samsun’un eski dokusu.

Resim 2. Samsun, planlama sonrası.
Tek Tip Yönetmelikle Kent Tasarlamak
Türkiye’de yapı büyüklük, nitelik ve standartları büyük ölçüde imar yasa yönetmeliklerin oluşturduğu sınırlamaların sonucudur. Gerek 2017 yılına kadar belirleyici olan tip yönetmelikler daha sonra da onun yerine geçen Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği bölgeler arasındaki coğrafi, ekonomik, kültürel, geleneksel ve sosyal farkları gözetmeksizin ve yerel değer ve karar önceliklerini gözetmeyen uygulama çerçeveleri tanımladı. Şüphesiz mevzi imar planları ve bazı alanlar için geliştirilen plan notları bunun dışında kalsa da alternatif düzenlemelerin çoğu bağlam odaklı olmaktan çok imar haklarına, bina büyüklüklerine yönelik kısıt ve olanakları öne aldı. Bu yapısı içinde yönetmelikler özgün ve bağlamsal olana yer açmak yerine olası ihlal ve sorunların önüne geçmek, minimum güvenlik ve sağlık koşullarını sağlamak üzerine kuruldu. Foucault’a göre mekan, sadece işlevsel bir barınma aracı değil, iktidar ilişkilerinin üretildiği bir düzenleme alanıdır. Yapı üretmek sadece teknik bir süreç değil, normatif bir düzen kurma biçimidir. Standartlaşma da bir kontrol aracına dönüşmektedir (3). Bu saptamalardan hareketle kentleşmenin niteliği ile toplumların demokratikleşme süreçleri arasındaki ilişkiyi okumak mümkündür. Benzer şekilde James Scott modern devletin karmaşık, bağlamsal özellik ve farklılık barındıran yerel yapıları kolay haritalayabilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve böylelikle denetlenebilir hale getirmek için standartlaştırdığını ve bu sürecin mekansal tasarımda tek tipleşmeye yol açtığını ileri sürer (4). Bunun sonucunda kent bağlamsal referanslar içeren ve yaşayan bir organizma olmaktan çok şematik ve soyut, tekrarlardan oluşan bir kurguya dönüşür.

Resim 3. Trabzon’un eski dokusu.

Resim 4. Trabzon, planlama sonrası.
Bu tek tip uygulama özellikle Karadeniz kentleri gibi özgün topoğrafya ve iklim özellikleri barındıran bölgesel yapı yapma geleneklerine sahip bölgelerin hızla tahribatını ve bu bölgelerde sıradan kent dokusunun oluşumunu getirmiştir. Birçok Karadeniz kentinde sert eğimli topoğrafik yapıyı düzleyerek yerleştirilen apartmanlar coğrafyadan habersiz bir yapılaşma getirmektedir. Benzer biçimde deniz dolguları, sahil yolları, Uzungöl ve çeşitli yayların denetimsiz yapılaşması, arkeolojik alanların tahribi kent ve coğrafya arasındaki bağı kesintiye uğratmış, coğrafyasından bağımsız sıradan kentlerin oluşmasını getirmiştir. Benzer gelişmeler başta Akdeniz, Ege yerleşkeleri olmak üzere tüm bölgelerde gözlenmektedir. Özellikle yoğun bir yeniden yapılaşmanın gerçekleştiği deprem bölgelerinde yaşama geçirilen tip konut uygulamaları Antakya gibi özgün bir bağlam ve güçlü bir bellek değeri barındıran coğrafyanın tahribatını ve coğrafya ile bağını koparması getirdi. Antakya’nın yeniden planlanması üzerine alternatif düşünce üretimlerinin derlendiği kitapta İlhan Tekeli, Türkiye’de kurumsallaşmış olan planlama anlayışını “Kapalı Kent Planı Anlayışı” olarak nitelemekte ve kentin büyümesinin önceden ve dıştan belirlenen bir kalıba uydurulmaya çalışılmasının sorunlarından bahsetmektedir (5). Kapalı planlama anlayışının sonucunda üzerinde adres bilgisi olmayan konut ilanlarının fotoğraflarına bakarak onları yer ve bağlamla ilişkilendirmek olanaksız hale geliyor.

Resim 5. Antakya’nın eski dokusu.

Resim 6. Antakya, deprem sonrası yapılaşma.

Resim 7. Antalya, 1960’lar.

Resim 8. Antalya’nın yeni dokusu.
Büyüyünce İstanbul Gibi Olmak
Türkiye’de büyük ölçekli ve farklı alanların birbirleri üzerindeki dönüştürücü etkisini gözeten planların yaşama geçirilememesi bölgesel ve planlanmış çekim merkezlerinin oluşması yerine pek çok işlevin büyük kentlerde toplanmasını ve buna bağlı ivmelenmiş bir büyümeyi getirmiştir. Saskia Sassen’e göre metropoller, diğer kentleri organize eden, yönlendiren ve bazen de onlara bağımlılık yaratan merkezlerdir (6). Şüphesiz Türkiye’de bu kentlerin başında yar alan İstanbul finanstan sanayiye, eğitimden turizme, hizmet sektörün ulaşıma hemen tüm işlevleri bünyesinde toplamakta, ulaştığı yoğunluk sadece kentle sınırlı olmayan, başka kentlerin önceliklerini sınırlayan bir sorun alanına dönüşmektedir. Öte yandan bu büyüme ve çekim gücü İstanbul’u pek çok konuda bir rol modele dönüştürmekte farklı bağlamsal özellik ve önceliklere sahip pek çok küçük yerleşim İstanbul yapı tipolojisini yeniden üretme çabası içine girmektedir.
Bugün çoğu Anadolu kentinin yapı stoku kendi coğrafya özelliklerinden bağımsız, metropollerde görülen yapı dilini benzer biçimde ya da bir alt ölçekte tekrar etmeye çalışan, yapı ve dokulardan oluşmaktadır. Tarihi merkezler dışında içinde olduğunuz herhangi bir sokak ya da doku içinde yer alan binalara bakarak hangi kent ve bölgede olduğunuzu ayırt etmeniz giderek güçleşmektedir. İstanbul AVM’sinin, hastanesinin, cam ofisinin benzeri ya da bir küçüğü kentin büyüme ve gelişme sembolü olarak algılanır. Değerlerini kendi coğrafyası, kültürel geçmişi, doğal varlıkları, tarihi dokusu üzerinden oluşturamayan kentler çekim alanı haline gelmiş kentleri taklit etmeyi bir kısa yol olarak görüyor.
Eski Kartpostalların Dereleri
Paris, Budapeşte, Londra gibi birçok Avrupa kenti akarsuların etrafında gelişmiştir. Su sadece kenti besleyen, kentin planlama ve gelişmesini yönlendiren bir unsur değil aynı zamanda kentin kimlik ve bellek oluşumunda etkili olan yerel bir değerdir. Çok sayıda yapı ve açık alan suya göre düzenlenir, kente özgün bir kimlik katarlar. Türkiye’de ise Amasya, Kırşehir gibi birkaç kent dışında ağırlıklı gelenek derelerin üzerini örterek kent mekanını sürekliliğe kavuştururken sıradanlaştırmaktır. Bunun belirgin örneklerinden biri Ankara’dır. Mehmet Tunçer “Ankara’nın Kaybolan Doğal ve Kültürel Değerleri” başlıklı makalesinde üzerleri kapatılarak kolektöre dönüştürülen derelerden bahseder (7):
“Ankara Çayı, Bendderesi (Hatip Çayı), Çubuk Çayı gibi akarsuların büyük bir kısmı daha ilk yıllarda kanalizasyona dönüştüğünden üstleri kapatılmış̧ ve birer kanalizasyon kolektörüne dönüştürülmüştü. Jansen’in Antik Roma Bendi’ni bir yüzme havuzuna dönüştürmeyi amaçlayan tasarısı, Jansen’in işine 1939 yılında son verilmesi ile rafa kaldırılmıştı.”
Bentderesi gibi Bülbülderesi, Kavaklıdere, İncesu, Cevizlidere, Hoşdere, Aksu ve benzeri mahalle adlarının çoğunun kaynağı eski doğal varlıklarıdır. Tunçer bunların dışında başta bağlar ve bağ evleri olmak üzere, korunması gereken yapılardan coğrafi tahribata pek çok konuda kentin değer kaybının altını çizmektedir. Aslında en önemli coğrafi belirleyicilerden olan akarsuların üzerini kapama tercihi Ankara ile sınırlı olmaksızın İstanbul’dan Antalya’ya pek çok kentte izlenen bir olgudur. İstanbul’da Ayamama, Kağıthane, Alibeyköy, Cendere dereleri ile Kurbağalıdere’nin büyük bölümü kapatılarak altyapıya dönüştürülmüştür. Kente özgünlük katabilecek coğrafi özelliklerin yok edilerek altyapı ve yeni yapılaşmaya yol açılması Türkiye gibi ortamlarda bir kısa ve kolay yol olarak algılanmıştır. Coğrafi referansları yok edilen ya da saklanan kentlerde onların üzerinde yer alan dokunun yapay ve aynılaşmış bir fiziki çevreye dönüşerek referanslarını kaybetmesi ve sıradanlaşması şaşırtıcı değildir.

Resim 9. Ankara, Bentderesi 1930’lar.

Şekil 1. Hermann Jansen, Ankara Kale Çevresi ve Hatip Çayı çizimi, 1933.

Resim 10. Kale’den Ankara.
Kentin Meydanı Olarak AVM
Coğrafyası ile bağını koparma yaklaşımı küreselleşme, tüketim toplumu, esnek sermaye yapılanması gibi olguların getirdiği yeni dünya düzeni içinde sadece Türkiye ile sınırlı olmaksızın ve kaçınılmaz olarak hemen her yerde karşımıza çıkan bir durumdur. Ancak Türkiye gibi hızlı kentleşen, altyapı sorunları barındıran, ekonomisini büyük ölçüde inşaata dayandıran coğrafyalarda bu dönüşüm daha ivmelenmiş ve radikal olarak izlenmektedir. Kentler hızla birbirlerine benzemekte, aynı tip ve benzer yapılar barındırmakta kendi geçmişi, coğrafyası ve kültürü ile bağlarını kopararak “yersizleşen” ortamlara dönüşmektedir. Şüphesiz özellikle yapı cephelerinde bazı kültürel ve tarihi çağrışımlar barındırarak yeri ile temsiliyet ilişkisi kurmaya çalışan bazı yapılardan, bu anlamda Osmanlı, Selçuklu ya da geleneksel mimarlık dillerini yeniden çağırmaya çalışan tasarımlardan bahsetmek olası. Ancak bu çabaların çoğu naif, romantik, soyut indirgemelerin, yapıştırma cephe arayışlarının ötesine geçemeyen, yer ve bağlamla gerçek anlamda ilişki kurma çabası barındırmayan örneklerdir. Bu tek tipleşme içinde kent bir yaşam alanı olmaktan çok bir altyapı ve servis alanına dönüşüyor, coğrafyası ile kurduğu aidiyet ilişkisini yitiriyor. Kentin oluşturduğu bu boşluğu ise her şeyden çok hızlı tüketime odaklanan yeme içme mekanları ve alışveriş merkezleri doldurmaya çalışıyor. Bu tür işlevsel yoğunlukları barındıran büyük yapı ve dokular kent mekanını simüle ederken içe kapalı kurguları içinde yer ve coğrafya ile iletişime girme zorunluluğu hissetmiyor. Nerede ve nereli olduğumuzun, yerle beraber biriktirdiklerimizin, aidiyet ve kimlik değerlerimizin önemini yitirdiği bir coğrafyayı kabullenmek zorunda kalıyoruz.

Resim 11. İstanbul, Arnavutköy ve Kandilli Burnu.

Resim 12. Arnavutköy sahil.

Resim 13. Yeni İstanbul.

Resim 14. Yeni İstanbul.

Şekil 2. Cengiz Bektaş, Kuzguncuk çizimi.
Kaynaklar
- Norberg-Schulz, C. (1979). Genius loci: Towards a phenomenology of architecture. New York, NY: Rizzoli. Norberg-Schulz, C. (1971). Existence, space and architecture. New York, NY: Praeger.
- Ricoeur, P. (1965). “Universal civilization and national cultures.” In History and truth.
- Foucault, M. (1977). Discipline and punish: The birth of the prison. New York, NY: Pantheon Books.
- Scott, J. C. (1998). Seeing like a state: How certain schemes to improve the human condition have failed. New Haven, CT: Yale University Press.
- Tekeli, İ. (2025), “Kapalı Plandan açık Plana”, Antakya için Toptan İyileşme (ed: Süveydan, Ş.), Ortak Akıl-Antakya, s:14-17
- Sassen, S. (2001). The global city: New York, London, Tokyo (2nd ed.). Princeton University Press.
- Tunçer, M. (2019). Ankara’nın kaybolan doğal ve kültürel değerleri. Türkiye Peyzaj Araştırmaları Dergisi, 2, 108–138.


