Türkiye’ye Europa Nostra Ödülü

Ege Üniversitesi öncülüğünde gerçekleştirilen “Kültür Mirası Alanlarında Deprem Hasarının Değerlendirilmesi”, deprem sonrasında 1.500‘den fazla miras alanını belgeleyen çalışmasıyla Türkiye’ye 2026 Europa Nostra Ödülü’nü kazandırdı.

Avrupa Miras Ödülleri / Europa Nostra Ödülleri, Avrupa’nın kültürel miras alanındaki en prestijli tanınırlık mekanizması olarak öne çıkıyor. Avrupa Komisyonu tarafından 2002’de hayata geçirilen ve o günden bu yana Europa Nostra tarafından yürütülen ödüller, AB’nin Creative Europe programı kapsamında ortak finansmanla destekleniyor. Yirmi dört yıldır Restorasyon ve Uyarlamalı Yeniden Kullanım, Araştırma, Eğitim ve Beceri Geliştirme, Vatandaş Katılımı ve Farkındalık ile Miras Savunucuları olmak üzere beş kategoride, yeniliğini ve toplumsal etkisini kanıtlamış projeleri ve kişileri gün yüzüne çıkarıyor.

2026 döneminde 40 Avrupa ülkesinden 261 başvuru açıklandı; bağımsız jüri bu başvurular arasından 18 ülkeden 30 kazananı belirledi. Ödül töreni 28 Mayıs 2026’da Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa’daki Belediye Tiyatrosu’nda gerçekleşecek; etkinlik, “Akdeniz’in Ruhu Olarak Miras” temasıyla düzenlenen Avrupa Kültürel Miras Zirvesi’nin bir parçası olarak şekillenecek. Bu yılki kazananlar etkileyici bir çeşitlilik taşıyor: Budapeşte’deki 1884 tarihli Kraliyet Opera Binası’nın restorasyonu, Karadağ’da neredeyse unutulmuş bir dantel geleneğinin yeniden canlandırılması, Sevilla’da geliştirilen yapay zekâ destekli afet risk aracı ve Birinci Dünya Savaşı cephe hattı boyunca Fransa ile Belçika’da kurulan anma bahçeleri bu mozaiğin parçaları arasında yer alıyor. Otuz kazanandan üçü; ikisi Birleşik Krallık’tan, biri Türkiye’den olmak üzere AB’nin Creative Europe programı dışında kalan ülkeleri temsil ettiğinden, Avrupa Konseyi üyesi tüm devletlerdeki miras başarısını tanıma amacıyla verilen Europa Nostra Ödülleri’ne layık görülmüş.

“Kültür Mirası Alanlarında Deprem Hasarının Değerlendirilmesi projesi Vatandaş Katılımı ve Farkındalık kategorisinde ödüllendirildi. 6 Şubat 2023’te güneydoğu Türkiye ve kuzey Suriye’yi vuran 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki yıkıcı depremler ardından şekillenen çalışma, felaketten etkilenen on bir il, Göbekli Tepe, Arslantepe, Nemrud Dağ ve Diyarbakır Kalesi ile Hevsel Bahçeleri gibi UNESCO Dünya Mirası alanlarını da barındıran, arkeolojik açıdan son derece zengin bir coğrafyayı kapsıyor.

Ege Üniversitesi’nden arkeolog Prof. Dr. Çiler Çilingiroğlu, afetten yalnızca birkaç gün sonra sosyal medya üzerinden bir çağrı yaparak; meslektaşlarını ve vatandaşları tarihi alanlardaki hasarı belgelemeye davet etmişti. Kısa süre içinde Akdeniz Üniversitesi’nden uzaktan algılama uzmanı Doç. Dr. Nusret Demir ile iş birliğine geçmiş ve ardından gelen ikinci çağrıya arkeologlar, koruma uzmanları, mimarlar, mühendisler ve öğrencilerden oluşan elli’den fazla gönüllü yanıt vermiş. Ekip, WhatsApp, Instagram, Google Workspace ve OpenStreetMap gibi herkesin erişebildiği dijital araçlarla ortak bir izleme sistemi kurmuş. Bölge sakinlerinden, kurtarma ekiplerinden, gazetecilerden ve meslektaşlardan derlenen saha gözlemleri, NASA/Caltech ARIA hasar haritaları başta olmak üzere uluslararası bilimsel iş birliğiyle paylaşılan uydu görüntüleriyle birleştirilmiş.

Bu yöntemle on bir ildeki 1.500’den fazla arkeolojik ve tarihi alan belgelenip değerlendirilmiş; bölgede kültürel miras hasarına ilişkin ilk kapsamlı genel tablolardan biri ortaya konmuş. Veriler önemli örüntüleri gün yüzüne çıkarmış: En ağır hasarın Osmanlı dönemi yapılarında yoğunlaştığı görülürken, tarihöncesi höyüklerin çoğunun depreme karşı daha dirençli olduğu saptanmış. 2025’te ise ekip, toplanan tüm verileri araştırmacılara, miras uzmanlarına ve yerel topluluklara açık hale getiren etkileşimli bir çevrimiçi haritayı hakemli bir yayınla birlikte kullanıma sunmuş. Projenin belki de en dikkat çekici yanı, hiçbir bütçe olmaksızın yalnızca gönüllü emeğine ve açık erişimli verilere dayanarak hayata geçirilmiş olması. Jüri, bu yaklaşımı doğal afetlerin ardından hızlı miras değerlendirmesi için ölçeklenebilir ve düşük maliyetli bir model olarak nitelendirmiş; vatandaş biliminin, uydu teknolojisinin ve uluslararası araştırma ağlarının bir araya geldiğinde kültürel korumada ne denli güçlü bir araç oluşturabildiğini gösteren bu girişimi övgüyle karşıladı.