Savaşın Mekansal Mekanizmaları: Kontrol, Gözetim ve İşgal Mimarisi

YAPI Dergisi’nin 503 Mayıs-Haziran 2026 sayısının “Savaşın Mekansal Mekanizmaları: Kontrol, Gözetim ve İşgal Mimarisi” dosya bölümünde; yapılı çevrenin siyasi tahakküm, demografik kontrol ve sistematik yıkımın bir aracına dönüştüğü bir dünyada mimarlığın suç ortaklığını ve direnç olanaklarını tartışmaya açıyoruz.

Hazırlayan: Ebru Şevli, Mimar

Mekanın fiziksel varlığını, üretimini mümkün kılan sosyal ve politik ilişkiler ağından yalıtarak anlamaya çalışmak bizi soyut bir kavramsal tanımlamanın ötesine taşımıyor. İçinde bulunduğumuz dönemi şekillendiren, tanık olduğumuz küresel krizlerin ortasında mimarlığın ve kentsel mekan üretimiyle ilişkili tüm disiplinlerin yüzleşmesi gereken bir suç ortaklığı bulunuyor. 1948’den bu yana süren ve modern dünyanın en uzun işgali olarak karşımıza çıkan İsrail’in Filistin işgali, mekanın üretiminin ve denetiminin iktidarın alanını genişleten ve onu koruyan mekanizmalara nasıl dönüşebileceğine dair nadir netlikte bir örnek ortaya koyuyor. Bu kontrol enstrümanları, içerisinde tarihi, politik ve sosyal anlamlar barındırırken bir çatı detayı, bir yerleşim planı, yüksek bir duvar, bazen de bir mekansal kuşatma biçiminde aktif hale gelebiliyor. “Savaşın Mekansal Mekanizmaları: Kontrol, Gözetim ve İşgal Mimarisi” başlıklı dosyada, yapılı çevrenin siyasi tahakküm, demografik kontrol ve sistematik yıkımın başlıca araçlarından biri haline geldiği bir dünyayı hareket noktası olarak kabul ediyoruz.

Devlet ve onu oluşturan kurumların her biri, bir mekan varsayar ve bunu kendi ihtiyaçlarına göre düzenler.

Henri Lefebvre, Mekanın Üretimi, sf. 110

Bu şiddetin coğrafyası ne tekil ne de istisnai. Doğu Türkistan’da Uygur topluluklarının yerleşim alanları, ibadethaneleri ve kentsel dokusu sistematik bir yeniden yapılanma politikasıyla dönüştürülüyor; camiler yıkılıyor, mahallelerin üzerine devlet eliyle başka bir mimari dil yazılıyor. Sudan’da ve Yemen’de iç savaşların bıraktığı yıkım uluslararası gündemde çok daha az yer buluyor olsa da mekansal mantığı tekrar ediyor: Sivil altyapının, hastanelerin, pazaryerlerinin, okulların öncelikli hedef alınması, yerinden edilmenin kalıcı bir nüfus mühendisliğine dönüştürülmesi, tarihsel olarak var olmuş topluluklara ait mekansal izlerin silinmesi. Dünyanın farklı köşelerinde tekrar eden bu örüntüye göre, mekansal şiddet belirli bir ideolojiye ya da coğrafyaya özgü değil; günümüz iktidar pratiklerinde yapısal bir araç olarak işlev görüyor. Lübnan ve İran’da kültürel alanlar, hastaneler ve sivil kurumlar hava bombardımanının ilk hedefleri arasında yer alıyor; yapılarla birlikte toplumsal bellek de yıkılıyor. Küresel Güney’in dört bir yanında ise Amerikan askeri ve jeopolitik altyapıları, üsler, sınır duvarları, insansız hava aracı koridorları ve gözetim mimarileri topraklar ve topluluklar üzerinde mekansal düzen dayatıyor.

Savaş ve işgalin yalnızca toprak yüzeyinde değil, altında (akiferler, tüneller, temeller) ve üstünde de süren (hava sahası, dronlar, gözetim) üç boyutlu mekansal mantığı, mekanın onu biçimlendiren kuvvetlerle nasıl bir devinim içinde şekillendiğini gösteriyor. Bu nedenle söz konusu mekanlar sabit bir form ve konumla değil, sürekli olarak yeniden üretilen ilişki ağlarıyla örülüyor. Yıkımın ve işgalin biçimlendirdiği tek yaşam insanlara ait değil; ekokırım gibi sorunlara neden olan ekolojik boyut da tartışma için önemli bir noktada duruyor. Savaşlar sadece binaları yok etmiyor; ekosistemleri, su sistemlerini, toprağı ve toplulukların bağlı olduğu manzaraların yavaş biyolojik zamanını da hasara uğratıyor. Yerleşim için sökülen zeytinlikler, altyapı tarafından yönlendirilen dereler, bombardımanların değiştirdiği kıyı şeridi gibi etkileriyle herhangi bir ateşkesi aşan mekansal şiddet biçimleri de dünyanın üzerindeki tüm canlıları ilgilendiren sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu dosyada teoriden pratiğe, yerelden küresele uzanan sorular üzerine perspektifler sunmaya davet ediyoruz. Kendimizi tarafsız gözlemciler olarak konumlandırmadan, mekansal bilginin etik sorumluluk taşıdığına ve mimarlığın bir silah olarak kullanıldığı yerde sessiz kalmanın bizzat siyasi bir eylem olduğuna inanıyoruz.

Dosya bu kapsamda bir dizi soru etrafında şekilleniyor: Mimarlık ve şehir planlama hangi eşikten sonra bir “barınma” pratiği olmaktan çıkıp mekanın üretimini sağlayan bir kontrol teknolojisine, stratejik bir silaha dönüşüyor? Tarihi ve kültürel yapıların sistematik imhası yalnızca fiziksel bir yıkım mı, yoksa toplumsal belleğin ve mekansal kimliğin yeryüzünden silinmesini amaçlayan bir “bellek kırım” pratiği olarak mı okunmalı? Duvarlar, kontrol noktaları ve altyapı ağları ırksal, etnik ve sınıfsal dışlamayı hangi mekanizmalarla meşrulaştırıyor; iktidarın ördüğü bu fiziksel engeller hangi noktada “güvenlik” adı altında birer “apartheid” enstrümanına evriliyor? Yerleşim planları ve bina tipolojileri bir nüfus mühendisliği aracına dönüştüğünde, mimarlık bu “tasarlanmış şiddete” karşı nasıl bir direnç dili geliştirebilir? Tünellerden dron koridorlarına, yeraltından hava sahasına uzanan üç boyutlu işgal, toprak ile egemenlik arasındaki ilişkiyi nasıl radikalleştiriyor? Su sistemlerinin tahribi, tarım alanlarının insansızlaştırılması ve peyzajın yıkımıyla beliren ekolojik boyut, ateşkesleri aşan ve kuşaklara yayılan bir mekansal şiddet biçimi olarak nasıl ele alınmalı? İşgal altındaki “gayri resmi” mimari pratikler ve mekansal direniş biçimleri kurumsal planlama disiplinine ne öğretiyor; “yeniden inşa etme hakkı” yalnızca bir yapı faaliyeti değil, bir siyasi irade beyanı olarak nasıl geri kazanılabilir? Ve nihayetinde, mimarın, plancının ve araştırmacının teknik bilgisi işgale hizmet etmeye başladığında “tarafsızlık” iddiası ne zaman bir suç ortaklığına dönüşüyor; mimarlık için hangi reddetme ve etik duruş pratikleri mümkün? 

“‘Yıkıntı edebiyatı’ savaşın mekanını enkaz imgeleriyle hafızada inşa eden bir mimarlıktır.”

Erdem Ceylan, Dr. Öğr. Üyesi
MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü


Yıkıntı Edebiyatı Mimarlıktır 

Selaniklinin Mezarı

Gözetledim onları günlerce
Gecenin içine sürünerek ilerlediklerini
Kaplumbağalar gibi yavaş yavaş.
Şimdi onların izindeyim ben de
Öldüren ateştir, dövüşme değil ki –
Zamandır, ama değildir savaş (1).

Rudyard Kipling, “Salonikan Grave”, Epitaphs of the War 1914-1918 (1919)

İngiliz sömürgeciliğinin savunucusu gazeteci, şair, roman ve öykü yazarı Rudyard Kipling, Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz savaş propagandası içeren, askerlik görevinden kaçanları eleştiren broşürler ve kahramanlık öyküleri kaleme alır. Dahası görme bozukluğu nedeniyle orduya başvurusu reddedilen oğlu John’un Batı Cephesi’ne gidecek İrlanda Muhafızları’na kabul edilmesi için yüksek makamlardakilerle arasındaki sıkı ilişkilerden destek almaktan çekinmez.

Ne var ki John katıldığı ilk muharebede ölecektir. Babasınaysa başta Batı Cephesi olmak üzere tüm savaş alanlarında gömülü İngiliz askerlerinin mezarlarının düzenlenmesinden sorumlu İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu’na katılarak, 1936 yılındaki ölümüne dek Batı Cephesi’nde oğlunun meçhul mezarını boş yere aramak düşecektir (2). Kipling bu süre boyunca karşılaştığı isimsiz mezar taşlarına “Known unto God (Tanrının Bildiği)” ifadesinin yazılmasını sağlar. 1919 yılındaysa oğlunu ölüme sürükleyen bir babanın yasını ve vicdan azabını savaş karşıtı bir politik tavırla harmanlayan kısa şiirlerden oluşan “Epitaphs of the War (Savaşın Mezar Yazıtları)” başlıklı kitabını yayımlar.

Kipling kitaptaki “Selaniklinin Mezarı” başlıklı şiirini insanı öldürenin aslında savaş değil zaman olduğunu vurgulayarak bitirir. İnsan savaş olmasa da ölecektir, ne de olsa -yazgısı gereği- doğduğu andan itibaren teslim olmuştur zamanın acımasızca geçişine, yaşam denen asıl savaşa (3). Her ne kadar zaman babayı da öldürecekse de, yine zamanla “Savaşın Mezar Yazıtları”nın her okunuşunda şiirlerdeki tüm ölü askerler musallat olacaklardır okuyucunun zihnine. Retorikle (edebiyat) mimarlığı birbirine örerek  “hafıza sanatı”nı inşa eden insan tek yolunu bulmuş gibidir ölüme direnmenin de.

Mimarlığın somut; tarih ve hafızanınsa belirsiz, kaygan, sabit bir anlayışa sığmayan olgular olduğunu belirten Jale Erzen, mimari nesnelerin tarihin tanığı olmaları nedeniyle “mimarlığın tarih olduğu”nu iddia ediyor (4). Bense bu metinde söz konusu iddiayı ters yüz edip tarihin, tarihyazımının, hafızanın mimarlık olduğunu, bir tür mimarlık pratiğine karşılık geldiğini iddia edeceğim. İddiamı kanıtlamada da özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve İngiltere’de hava bombardımanları nedeniyle meydana gelen kentsel ölçekteki yıkımları konu edinen, savaşın “hafızakırım”ına “hafıza sanatı”nın teknikleriyle direnmeyi, kolektif ve kentsel hafızayı olabildiğince onarmayı hedefleyen “yıkıntı edebiyatı” (5) janrının bazı yapıtlarına başvuracağım. Çünkü günümüzde çevremizde cereyan etmekte olan savaşlara, bir yandan bu savaşlardan nemalanırken öte yandan gündelik dilimizi (6) baskı ve kontrol altında tutan egemen ideolojilere ve iktidardaki zihniyetlere dair farkındalığımızın bizi “yıkıntı edebiyatı”nın yapıtları üzerinden mimarlık ve hafıza arasındaki etkileşimi yeniden düşünmeye sevk etmesinin olanaklı olduğuna inanıyorum.

Londra’da Bombalanmak

Endişeyle kaçıyordum askerlikten denizde ve karada
Ta ki günün birinde o beni yakalayana dek havada (7)!

Rudyard Kipling, “Bombed in London”, Epitaphs of the War 1914-1918 (1919)

Antik Yunan’daki icadının ardından Roma uygarlığı üzerinden Avrupa edebiyat geleneğine nüfuz eden “hafıza sanatı” kitabın olmadığı çağlarda bilginin ezberlenmesini, korunmasını, -özellikle söylevler sırasında- hatırlanmasını ve -dinleyicilere- aktarılmasını imgelerin zihinde oluşturulan mimari nesnelerin belirli yerlerinde (avlular, odalar, salonlar, vd.) konumlandırılması, bu yerlerin eşyalar, heykeller, vd. ile düzenlenmesi ve gerektiğinde hayali olarak ziyaret edilmesi üzerinden yaşama geçirmişti (8). Dolayısıyla hatırlamayla -görme duyusu aracılığıyla- yeri tanıma, mekanı düzenleme, hatta mimari temsili üretme ve mimari nesneyi inşa etme pratikleri arasındaki bu sıkı bağlantı insanlığın kolektif hafızasında mevcuttur. Hatırlamak isteyen kişi bir balmumu tablete harfler kazır gibi hafızasındaki yerlere imgeler yerleştiriyordu. Başka deyişle, yeryüzündeki mekansal düzenin bilgisiyle şeylerin hafızada düzenlenmesinin bilgisinin elde edilme yöntemleri aynıydı.

Nitekim bin yıllar sonra Virginia Woolf da “Thoughts on Peace in an Air Raid (Bir Hava Taarruzu Sırasında Barış Üzerine Düşünceler, 1940)” başlıklı metninde insanın savaşta hafızasına sığınma gereksiniminden söz ederken karanlıkta bile yaratımın olanaklı olmasını “hafıza sanatı”na bağlayacaktı adeta: “Tuhaf bir tecrübe bu, karanlıkta kıpırdamadan yatarken her an sizi sokup öldürebilecek bir eşek arısının vızıltısını dinlemek gibi. (…) Korku hissi ve nefret hissi steril ve kısırdır. O korku geçer geçmez zihin harekete geçiyor ve içgüdüsel olarak bir şeyler yaratmaya çalışarak kendini canlandırıyor. Oda zifiri karanlık olduğu için ancak hafızadan faydalanarak yaratabilir” (9). 

“Yıkıntı edebiyatı” işte savaş sırasında ve sonrasında insanın insanlığın içine sürüklendiği derin karanlıkta kentleri, binaları, yaşamı ortadan kaldırmak üzere az önce cereyan etmiş olanı hafızaya nakşetme çabasıdır. Bu işlem sırasında yazarlar kentleri, binaları sağlam olarak değil, harabeye, moloz yığınlarına dönüşmüş durumları içinde hatırlarlar. Zihinlerinde belirli yerlere konumlandırdıkları da bu enkazların imgeleridir. Başka deyişle, “yıkıntı edebiyatı” savaşın mekanını enkaz imgeleriyle hafızada inşa eden bir mimarlıktır.

Ne var ki çok derin ve içten örnekleri bulunan “yıkıntı edebiyatı” bile özellikle Alman ulusuna ülkesini yıkan Müttefik bombardımanının neden olduğu travmayı kolektif hafızası üzerinden dışa vurma gücünü vermekte yetersiz kalacaktır. Hatta W. G. Sebald 1997 yılında Zürih Üniversitesi’nde verdiği “Luftkrieg und Literatur (Hava Savaşı ve Edebiyat, 1999)” başlıklı derslerinde söz konusu yıkımın gerek ulusun kolektif hafızasında gerekse savaş sonrası edebiyatında görmezden gelinmesini eleştirecektir: “Sıkça alıntı yapılan, bir program çerçevesinde şaşmaz bir gerçeklik bilinci oluşturmayı kendisine hedef koymuş yıkıntı edebiyatı bile… daha yakından incelendiğinde, bireysel ve kolektif hafıza kaybına çoktan hazırlanmış, muhtemelen otosansürün bilinçaltı süreçleri tarafından yönetilen ve bir tanımının yapılmasına imkan kalmamış bir dünyayı gözlerden saklamaya yarayan bir araç olarak ortaya çıkar. (…) Daha sonraki yıllarda, savaş ve bölge tarihçilerinin Alman şehirlerinin yıkımını belgelendirmeye çalışmaları da, tarihimizin bu feci döneminin imgelerinin, ulusal bilincimizin eşiğini hiçbir zaman gerektiği gibi aşamadığı gerçeğini değiştirememiştir” (10).

Bu yerinde eleştirilere rağmen “yıkıntı edebiyatı” savaş travması yaşayanların derin suskunluğunun dile getirilişidir aynı zamanda. Tam da Stig Dagerman’ın “Tysk höst (Alman Sonbaharı, 1947)” başlıklı anlatısında vurguladığı gibi: “Onlar suskunluklarına rağmen değil, suskun oldukları için önemliydiler, çünkü söylenenler, söylenmeyenler kadar tehdit edici olamazdı” (11). Dolayısıyla, söylenmeyenin söylenmesi değil, söylenmeyenin söylenmediğinin söylenmesiydi. Öte yandan belli ki -hayatta kalanların gördüklerini, düşündüklerini saklayan- söylenmeyenin tehdit ediciliğiyle hatırlanamazlığı doğru orantılıydı. Nitekim 8 Nisan 1945 tarihinde Halberstadt’a yapılan hava saldırısının ardından Amerikalı bir askeri psikolog saldırıdan kurtulabilenlerden şu izlenimi edinecektir: “Halkın açıkça bir anlatma arzusu olduğu görülüyor; ama hatırlamak için gereken psikolojik gücü, tam olarak şehrin tahrip olmuş bölgesiyle örtüşen sınırlarda kaybetmişler” (12). Öyleyse, bu toplumsal ölçekteki hafıza ve konuşma yetisi kayıplarına neden olan kentin yıkılmış alanları beynin amneziyi tetikleyen hasarlı bölgelerine benzemektedir. Toplumsal ketumluğu sorunsallaştıran Sebald da hayatta kalanların “içlerinde yaşadıkları harabeleri, savaşın ‘terra incognita’sı” (13) olarak tanımlarken bu analojiden hareket etmiş olmalıdır.

Hatırlamak için yazmak (14) olarak da tanımlanabilecek “yıkıntı edebiyatı” söz konusu bedensel ve coğrafi/topoğrafik analoji üzerinde temellenir; okurunu savaşın “bilinmeyen toprakları”nda gezintiye çıkarır; harabelerin, moloz yığınlarının, bombaların açtığı kraterlerin, (15) mimari fragmanların, enkaz altında kalarak parçalanmış nesnelerin imgelerini yıkık kent peyzajına mekansal bir düzenleme içinde yerleştirerek kendi “hafıza sanatı”nı icra eder. Yıkıntılar kent morfolojisini deformasyona uğratmış yaralardır adeta. “Berlin’de kiliseler yarı yıkık kuleleriyle kolları kopmuş insanları andırıyor”dur (16). Yazmak istediklerini teker teker hatırlayamayanların hafızalarını harabelerle beden parçalarının karışımından oluşan peyzaj imgeleri istila etmiştir: “Kafasında kalan sadece taş çölünün ortasında kapkara yükselen katedralin resmi ve bir moloz yığınının içinde bulduğu kopmuş parmaktı” (17). Yıkılan binalardan geriye kalan boşluklar çoğu zaman ampute edilmiş uzuvlar gibi algılanırlarken, kimi zamansa savaştan sonra yerlerinde icra edilecek mimarlığın kuracağı yeni kente yönelik umutları yeşertirler: “Hikayelerimden birinde, (…) gözüme hiçbir şeyin, yeni şehrimde sıra evlerin kimi yerlerde üzerinde yıkıntı olan arsalarla kesilmesi kadar vaatkar görünmediğini anlatmıştım. Bu boşluklar bana ümit veriyordu; çünkü bir keresinde Münih’e gitmiştim ve bu seyahatten beri benim için hiçbir şey, molozla kaplı araziler, yangına dayanabilmiş duvarlar ve içinden göğün boşluğu görünen pencere delikleri kadar şehir kavramıyla doğrudan bağlantılı değildi” (18). Hatta doğanın yıkıntıların üstünü yara bantları gibi kapladığı bile görülür: “Savaşın sonunda Köln’deki yıkım bölgesinin görüntüsü, üzerini hızlı ve sık büyüyerek yer yer kaplayan yeşil bitki örtüsüyle gerçekten de değişir – sokaklar ‘sakin kır yolları gibi’ uzanır bu yeni manzaranın ortasında” (19). Ama aslında savaş bombardımanlar dursa da hafızalara musallat olmayı sürdürecek gibidir: “(…) Bugün bile savaşa ait fotoğraflar gördüğümde veya belgesel filmler izlediğimde, sanki ondan bir parçaymışım gibi gelir bana, bu aslında hiç yaşamadığım korkunç hadiselerin -hiçbir zaman tamamen kurtulamayacağım- gölgesi üzerime düşer adeta” (20).

Ağır endüstrileşmeye, otoriter devlete ve tiran kültüne hayranlık besleyen genç bir teğmen olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’ndan on dört yara, beş madalya ve savaşın gerçekliğini keskin bir nesnellikle anlatan başyapıtı “In Stahlgewittern (Çelik Fırtınalarında, 1920)” ile dönen Alman romancı Ernst Jünger, İkinci Dünya Savaşı öncesinde etik-eleştirel bir “dönüş”ün ardından tüm ilgisini “minör” olanlara yöneltmişti. Jünger’in yaşamını yönlendiren “dönemeçler”i irdeleyen yazısının başlığınıysa “ebedi yaralı” (21) şair Joë Bousquet’nin “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” dizesinden ödünç alan Ulus Baker, “Dünya, Tarih ve Hayat’ın, büyük harflerle başlasalar da hep küçük şeylerin gücüyle ayakta durduklarını” (22) belirterek bitirmişti yazısını.

Gündelik yaşamdan tanıdığımız inşa eden “Mimarlık” da büyük harfle başlıyor. Ama “yıkıntı edebiyatı” yaşamın ve insanlığın ne olduğunu unuttuğumuzda bize “hafıza sanatı”nın küçük harfle başlayan “mimarlığı” aracılığıyla “her şey”i hatırlatıyor.

Şok

Unutmuştum adımı, konuşmayı, hatta kendimi
Karımla çocuklarım geldiler – tanımadım hiçbirini.
Öldüm. Sonrasında annem de düştü ardıma
Çağırınca beni, hatırladım her şeyi kucağında (23).

Rudyard Kipling, “Shock”, Epitaphs of the War 1914-1918 (1919)


Notlar

  1. Çevirisi E. Ceylan’a ait şiirin orijinali şöyledir: “I have watched a thousand days / Push out and crawl into night / Slowly as tortoises. / Now I, too, follow these. / It is fever, and not the fight – / Time, not battle, – that slays.” Kipling, Rudyard, Epitaphs of the War 1914-1918, https://www.poetryfoundation.org/poems/57409/epitaphs-of-the-war (Erişim Tarihi: 02.05.2026).
  2. 1992 yılında John Kipling’e ait olduğu iddia edilen bir ceset bulunur, ancak iddia kanıtlanamaz. İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu 2015 yılında Kipling’in gömüldüğü yeri doğru olarak tespit ettiğini, ölüm tarihini 27 Eylül 1915 olarak belirlediğini, ardından Haisnes’deki St. Mary’s A.D.S. Mezarlığı’na gömüldüğünü açıklar.
  3. Ölüm, yaşam adlı savaşın sonudur, şair İsmet Özel’e göre: “Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” Özel, İsmet, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, Şûle Yayınları, İstanbul, 1995, s. 9.
  4. Erzen, Jale, “Mimarlık Tarihtir”, Tarih ve Mimarlık, der. Celal Abdi Güzer, Fol Kitap, Ankara, 2026, s. 125-129, s. 125, 129.
  5. Michel Serres’e göre, tarih dört etkinliğin etkileşimiyle ilerler: formatların istikrarlı düzenleri kurması; yıkıcı kazaların yeniliklerin ortaya çıkmasını tetiklemesi; keşiflerin doğuşu; ve araçların icat edilmesi. Savaşlar, bu bağlamda gerçekliğin ancak kırıldığı zaman ifşa olabildiği yıkıcı kazalar olarak görülmeli. Serres, Michel, Branches: A Philosophy of Time, Event and Advent, trans. Randolph Burks, Bloomsbury Academic, London, New York, 2020.
  6. Nazi ideolojisinin gündelik yaşamın dilini istila edişinin, ırkçılık ve fanatizmin olağanlaştırılmasının, Üçüncü İmparatorluğun Dili’nin (Lingua Tertii Imperii (LTI)) inşasının tarihine odaklanan bir çalışma için bkz., Klemperer, Victor, LTI Nasyonel Sosyalizmin Dili – Bir Filologun Notları, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018.  
  7. Çevirisi E. Ceylan’a ait şiirin orijinali şöyledir: “On land and sea I strove with anxious care / To escape conscription. It was in the air!” Kipling, R., a.g.e.
  8. “Hafıza Sanatı”nın Batı uygarlığındaki tarihsel duraklarını inceleyen çalışmasında Frances A. Yates, söz konusu sanatın Antik Yunan’daki doğumunu mitolojik bir öyküye dayandırır. Teselya’da Skopas adlı bir soylunun verdiği davette Keoslu şair Simonides davet sahibinin onuruna bir şiir okur. Şiirin bir bölümünün üvey ikiz kahramanlar Kastor ve Polydeukes’i övmesi nedeniyle Skopas şairi kınar, anlaştıkları ücretin yalnızca yarısını ödeyeceğini belirtir. Az sonra Simonides iki kişinin kendisiyle görüşmek istediği haberini alınca dışarıya çıkar, ancak çevrede kimse yoktur. Bu sırada davetin verildiği binanın çatısı çöker, misafirlerin tümü enkaz altında kalır. Ölenlerin yakınları yüzleri parçalanmış cesetleri teşhis edemezler. Ancak Simonides tüm misafirlerin ziyafet masasındaki yerlerini hatırlamaktadır. Bu sayede cenazeleri yakınlarıyla doğru biçimde eşleştirir. Belli ki Kastor ve Polydeukes kendilerini öven şairi -çöken çatının altında kalmaktan kurtararak- ödüllendirmişlerdir. Yates, Frances A., Hafıza Sanatı, çev. Ayşe Deniz Temiz, Metis Yayınları, İstanbul, 2020.
  9. Woolf, Virginia, “Bir Hava Taarruzu Sırasında Barış Üzerine Düşünceler”, Bir Hava Taarruzu Sırasında Barış Üzerine Düşünceler, çev. Turgay Bayındır, Epsilon Yayıncılık, İstanbul, 2015, s. 5-13, s. 5, 11.
  10. Sebald, Winfried G., Hava Savaşı ve Edebiyat, çev. Hulki Demirel, Can Yayınları, İstanbul, 2016, s. 23, 24. Burada “hafıza sanatı”nın bir binanın yıkımıyla doğduğu hatırlanmalıdır.
  11. Dagerman, Stig, Alman Sonbaharı, çev. Ahmet Arpad, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2026, s. 9.
  12. Kluge, Alexander, “Unheimlichkeit der Zeit”, Neue Geschichten, Sayı: 1-18, Frankfurt a. M., 1977, s. 106; aktaran Sebald, Winfried G., a.g.e., s. 35. Alexander Kluge’nin fotoğraflar ve diyagramlarla desteklenmiş “Der Luftangriff auf Halberstadt am 8. April 1945 (8 Nisan 1945 Halberstadt Hava Saldırısı, 1970)” başlıklı raporu bulut örtüsüyle karşılaşan Amerikan hava filosunun salt havalanmış ve geri dönemeyecek olmaktan dolayı stratejik ve ekonomik açıdan önemsiz Halberstadt’ı neredeyse tamamen yok eden bombardımanını konu edinir. Kluge o tarihte on üç yaşındadır. Sebald “Hava Savaşı ve Edebiyat” başlıklı derslerinde bu travmatik yıkımın dile getirilişindeki çeyrek yüzyıllık gecikmenin, otosansürün nedenlerini irdeler.
  13. Terra incognita: Lat. Bilinmeyen topraklar. Sebald, Winfried G., a.g.e., s. 41.
  14. Marco Lupo, 1943 yılındaki hava bombardımanlarının Hamburg’da neden olduğu yangınların ortasında geçen “Hamburg. La sabbia del tempo scomparso (Hamburg. Kayıp Zamanın Kumu, 2018)” başlıklı romanında hafızayla nesneler ve yazma arasındaki ilişkiyi şöyle ifade ediyor: “Manfred bir uyuşturucu bağımlısıydı, uyku hapı içiyordu ve 1987 yılında elli sekiz yaşındayken aşırı dozdan öldü. Hayatı boyunca objelerin sessiz beyanlarının peşinde koştu ve biriktirdiği şahsi buluntular, dekorasyon eşyaları ve tuhaf şeylerle meydana getirdiği dev müze, daha sonra Dresden’in kayıp belleğini hatırlamak için halka açıldı. (…) Yazar, Manfred’de bellek saplantısı olduğunu ve elinde onu somutlaştırmaktan başka bir silah olmadığını düşünüyor. Belleği aynı bir heykeltıraş gibi ham maddeden çıkarması gerekiyordu ve ona hatırlatıcı bir değer vermek için malzemenin ağırlığını hissetmeye ihtiyacı vardı. İhanete uğrayan bellek, ancak reenkarnasyon aracılığıyla dirilebilirdi. Bana ise tam tersi oldu, diye düşünüyor yazar. Yitirdiklerimi hiçbir zaman hatırlayamadım ve her şeyi hayal ederek, yazarak yeniden oluşturmaya çalıştım.” Lupo, Marco, Hamburg. Kayıp Zamanın Kumu, çev. Betül Parlak, Can Yayınları, İstanbul, 2024, s. 103.
  15. Harabeye dönüşen kentler molozlarla bedenlerin tuhaf bir amalgamıdır: “Şehir yok. Yerinde yüzlerce kilometreye yayılan bir kraterler ağı. Yok olan şehrin harabeleri arasında hayatta kalanlar trans halinde yürüyorlar. Bilinmedik diyarlara bir geçit açan, cesetlerin etrafından ağır ağır akan yoğun bir nehir gibiler.” Lupo, Marco, a.g.e., s. 117.
  16. Dagerman, Stig, a.g.e., s. 19. Kentler Birleşik Krallık ordusu tarihinin en fazla savaş yarası almış askeri Adrian Carton de Wiart’ın paramparça olmuş bedenini andırsalar da tam da onun gibi olağanüstü bir biçimde hayatta kalmayı başarırlar. Boer Savaşı ile Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda görev yapan de Wiart gözünden, kulağından, başından, karnından, kasığından, bileğinden, bacağından ve kalçasından vurulmuştu. Yaklaşık yarım yüzyıl boyunca savaşıp iki kez uçak kazası geçiren, bir kez de esir kampından kaçan, bu sürede bir gözünü ve sol elini kaybeden, adeta savaşmak için doğmuş de Wiart’ın neredeyse sonsuz bir hayatta kalma inadı vardı.
  17. Sebald, Winfried G., a.g.e., s. 42.
  18. Sebald, Winfried G., a.g.e., s. 78-79.
  19. Sebald, Winfried G., a.g.e., s. 48.
  20. Sebald, Winfried G., a.g.e., s. 75. Alan Burns’ün “Europe After the Rain (Yağmurdan Sonra Avrupa, 1965)” başlıklı deneysel romanı, tamamen harabeye dönmüş Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında savaşın tam anlamıyla sona ermediği, yeniden inşanınsa bir türlü başlamak bilmediği bir zamansal arafı ve mekansal karmaşıklığı konu edinir. Bkz. Burns, Alan, Yağmurdan Sonra Avrupa, çev. Feride Evren Sezer, Can Yayınları, İstanbul, 2024. William Faulkner’ın ilk romanı “Soldiers’ Pay (Askerin Payına Düşen, 1926)” de Birinci Dünya Savaşı’nın ardından evine yüzü parçalanmış, yürüme yetisini ve hafızasını kaybetmiş olarak dönen bir askerin “bitmeyen savaş”ının öyküsü üzerinden kahramanlıkların perde arkasındaki derin boşluğu işler. Bkz. Faulkner, William, Askerin Payına Düşen, çev. Emirhan Burak Aydın, Holden Kitap, İstanbul, 2026.
  21. Fransız gerçeküstücü şair Joë Bousquet, Birinci Dünya Savaşı biterken Aisne yakınlarında yaralanarak felçli kalır. Yaşamının geri kalanını kitaplarla dolu odasında yatağına bağlı olarak sürdürür. Son yılları morfin ve afyon bağımlılığının pençesinde geçen şairin geniş sanat yapıtları koleksiyonunu barındıran, perdeleri hiç açılmayan Carcassonne’daki evi günümüzde “Maison des mémoires (Anılar Evi)” adlı bir müzedir.
  22. Baker, Ulus, “Yaralarım Benden Önce de Vardı…”, Birikim, Sayı: 4, Ocak 1988, https://birikimdergisi.com/guncel/1052/yaralarim-benden-once-de-vardi (Erişim tarihi: 29.04.2026).
  23. Çevirisi E. Ceylan’a ait şiirin orijinali şöyledir: “My name, my speech, my self I had forgot. / My wife and children came – I knew them not. / I died. My Mother followed. At her call / And on her bosom I remembered all.” Kipling, R., a.g.e.

“Son iki buçuk yıl boyunca Gazze yalnızca bir yıkım bölgesi değil, aynı zamanda İsrail’in tasarımına göre yeniden şekillendirilen bir şantiye oldu.”

Eyal Weizman, Prof.
Forensic Architecture
Goldsmiths, University of London


Bulacakları Tek Şey Kum: Gazze’nin Sarı Hattı

1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi, bir grubu kısmen ya da tamamen yok etme niyetiyle işlendiğinde soykırım sayılan beş eylemi sıralıyor. İlk ikisi toplu öldürme ile ciddi bedensel ya da zihinsel zarara ilişkin. Dördüncü ve beşinci eylem bir grubun biyolojik sürekliliğini kesintiye uğratmayı kapsıyor. Madde II(c) çerçevesinde tanımlanan üçüncü yasak ise “grubun fiziksel yıkımını sağlamak üzere hesaplanmış yaşam koşullarının gruba kasten dayatılmasını” içeriyor. Bu madde, insan bedenlerini değil, onları ayakta tutan çevreyi hedef alan dolaylı öldürme biçimlerine işaret ediyor. Yeterli “yaşam koşulları” için binalar, hastaneler, sosyal altyapı, kanalizasyon ve su sistemleri, elektrik şebekeleri ve tarım gerekli. Bu yapıların kasıtlı olarak yok edilmesi ya da bozulması, bir halkın hayatta kalma kapasitesini zayıflatıyor ve daha yavaş, daha eziyetli bir yok ediş biçimine yol açıyor.

Yapılı çevrenin bir grubun yaşam koşullarını belirlediği fikri, “soykırım” kelimesinin ilk kez Polonyalı Yahudi hukukçu Raphael Lemkin tarafından 1944 tarihli “Axis Rule in Occupied Europe” (İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Yönetimi) adlı kitabında ortaya atılıp tanımlandığı dönemde yaygın olan modernist mimarlık anlayışını çağrıştırıyor. Modern mimarlık, yaşam koşullarını hesaplamayı ve iyileştirmeyi vaat ediyordu. Kentler halk sağlığı ilkelerine göre tasarlanacak, evler de Le Corbusier’nin meşhur tanımıyla, biyolojik gerekliliklerin, ısı, hijyen, hava sirkülasyonu, yiyecek, hatta cinsel üreme, sağlanmasını azamiye çıkaracak biçimde ayarlanmış “içinde yaşanacak makineler” olacaktı.

Alman modernist mimar Ernst Neufert’in Architects’ Data (Yapı Tasarımı; 1936) kitabı, mutfaklar, yatak odaları ya da park bankları için en verimli ölçüleri arayan mimarlar tarafından bugün hala kullanılıyor. Neufert, 1920’lerde Bauhaus’un yöneticisi Walter Gropius’un asistanıydı. Sonraları Nazi Partisi adına, büyük ölçüde köle emeğine dayanan Alman yapı sektörünün standartlaştırılmasını yürüttü. Bauhaus mezunlarından birkaçı toplama kampları tasarladı. Yaşam koşullarının kasıtlı biçimde bozulması, modern mimarlığın görevini yaşamı iyileştirmekten ölüm üretmeye doğru tersine çevirdi.

Lemkin, soykırımı “ulusal grupların yaşamının ana temellerinin yıkılmasına” yönelik bir eylem olarak tanımladı. Nazilerin Yahudi gettolarını ve köle emeği kamplarını yavaş, dolaylı bir imha yöntemi olarak gördüğü gerçeğini düşünüyordu. Ama bu yıkım biçiminin sömürgeci kökenlerinin de farkındaydı. Sömürgeleştirilmiş topraklarda her yerde doğrudan katliamlar yaşansa da, yerli halkları yok etmenin yolu çoğu zaman yavaş ve dolaylı öldürmeler oldu. Atalardan kalma yaşam alanlarından koparılan, geçimini ve ritüellerini bağladıkları topraktan ayrılan, rezervasyonlara hapsedilen yerli nüfuslar, en verimli toprakları Avrupalı yerleşime açmak için yok edildi.

7 Ekim 2023’ün üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra Gazze Şeridi’nin büyük bölümü, kentler, mülteci kampları, okullar, üniversiteler, camiler, sağlık altyapısı, tarım, kuyular ve toprağın kendisi; bombalar, top atışları, tank mermileri ve istihkam birlikleri tarafından yok edildi ve zehirli hale getirildi. En sistematik yıkıma ise ABD’li Caterpillar şirketi tarafından üretilen D9 buldozerleri yol açtı. Bu dev zırhlı makineler bıçaklarını toprağa saplayarak tarlaları altüst etti, meyve bahçelerini devirdi, evleri yerle bir etti, yolları parçaladı ve mezarlıkları sürdü. Yıkım dalgası Gazze’nin çevre çitlerinden içeriye doğru aktı; Filistinlileri, İsrail ordusunun “güvenli bölgeler” ve “insani bölgeler” diye adlandırdığı ama asla güvenli ya da insani olmayan bölgelere doğru itti. Çorak kum tepelerinin yer aldığı el-Mevasi gibi aşırı kalabalık kıyı alanlarında ne barınma ne sağlık ne de başka hizmet vardı; üstelik buralar havadan sürekli bombalandı ve karadan saldırıya uğradı. Buldozerler doğu Gazze’nin tarımsal açıdan verimli topraklarını, bölgenin sarımsı toprağıyla karışmış ezilmiş gri çimentodan oluşan tek renkli bir çöle dönüştürdü. Refah gibi koca koca kentler, Beyt Hanun gibi kasabalar, Cibaliya gibi mülteci kampları silindi. Binalar bombalandığında ya da buldozerle yıkıldığında, kalıntıları -plastikler, kablolar, çözücüler, yalıtım malzemeleri, asbest- toprağa zehirli kimyasallar salıyor. Bazı bombalar patlamadan önce toprağa giriyor ve yerin derinliklerine uranyum, kurşun, arsenik gibi ağır metaller ya da yarı metaller bırakıyor. Bu maddelerin çoğu yavaş bozunuyor ve toprağın bileşimini onlarca yıl boyunca etkileyecek. Yaşam dolu bir peyzaj, eski İsrailli general Giora Eiland’ın deyimiyle “hiçbir insanın var olamayacağı” bir yere dönüştürüldü.

Lemkin yaşam koşullarını yalnızca biyolojik varoluşu sağlayan altyapıyı değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel sürekliliği de; dini yapıları, okulları, kütüphaneleri, miras alanlarını kapsayacak biçimde anlıyordu. Gazze’de bunların büyük bölümü de sistematik olarak yıkıldı. 1948’de onaylanan Soykırım Sözleşmesi, Lemkin’in dahil edilmesini savunduğu “kültürel soykırım”dan söz etmiyordu. Sözleşmeden bölümler tamamen çıkarıldı. O sırada sömürge karşıtı ayaklanmaları bastırmaya çalışan İngiltere, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi emperyal güçler, soykırımın kendi faaliyetlerini kısıtlamayacak şekilde tanımlanmasını istedi. Yerli halkların fiziksel mirasını, kültürünü ve dilini yok etmiş olan yerleşimci-sömürgeci devletler -Avustralya, ABD ve Kanada- da itiraz etti. Ne var ki, ulusal hayatta kalma söz konusu olduğunda kültürel ve biyolojik yaşam birbirinden ayrı alanlar değil. Gazze’de çevrenin -tarlaların, su kaynaklarının ve balıkçılık sektörünün- sistemli biçimde tahrip edilmesi, toplumun kendini besleme kapasitesini yok etti. Okullara ve camilere yönelik saldırılar ise toplumun örgütlenme ve kıtlığın en kötü etkilerini hafifletmek için karşılıklı dayanışma sunma kapasitesini azalttı; bu da açlığı daha da ağırlaştırdı. Bir alanın yıkımı, eşzamanlı olarak diğer alana verilen zararı katlıyor.

13 Ekim 2023’te, Hamas’ın Gazze çevresindeki İsrail yerleşimleri ve üslerine saldırısının altı gün ardından, İsrail Gazze kentinin boşaltılmasını emretti ve kuzey Gazze’deki Filistinlileri Mısır ile olan güney sınırına doğru yöneltti. İsrail İstihbarat Bakanlığı tarafından hazırlanan ve +972 adlı çevrimiçi dergiye sızdırılan bir belge bunun nedenini açıklıyordu: Belge, Filistinlilerin Gazze Şeridi’nden Mısır’ın Sina yarımadasına topyekun sürülmesini öneriyor ve bunun “İsrail için uzun vadeli olumlu stratejik sonuçlar doğuracağını” savunuyordu. Yaşam koşullarının yok edilmesi, Gazzelilerin göçünü hızlandırma amacı taşıyordu. Havadan bombardıman tarihinin en büyük kampanyası, kuzeyden güneye bir ateş halısı gibi yayıldı.

Filistinlilerin Gazze’den Mısır’a toplu olarak sürülmesi, ordunun Filistin’in Akdeniz kıyısı boyunca kalan bu son sığınak bölgesini etnik temizleme girişimini ilk kez denediği ve başarısız olduğu Aralık 1948’den bu yana İsrail hükümetlerinin amacı oldu. İsrail bunu 1950’ler boyunca yeniden denedi; Gazze Şeridi’ni ve Sina çölünü işgal ettiği 1967 Savaşı’nın ardından çabalarını yoğunlaştırdı. Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı İsrail’e bir fırsat daha sundu. Sürgün planları İsrailli politikacılar ve medya sözcüleri tarafından açıkça duyuruldu. Benjamin Netanyahu Filistinlileri Gazze’den çıkarmak için aktif olarak çalıştığını teyit etti. İsrailli ve bazı ABD’li yetkililer Mısır’ı çok sayıda mülteciyi kabul etmesi için ikna etmeye girişti. İsrail ordusu sekiz ay boyunca Refah yakınındaki sınır bölgesini işgal etmekten kaçındı ve Mısır’a çıkışı açık bıraktı.

1948’deki toplu yerinden edilmenin sonuçlarını hatırlayan pek çok Filistinli evlerinden ayrılmayı reddetti. Bombardımana ve yardımların engellenmesine rağmen Gazze kentinin yıkıntıları arasında kaldılar. Mısır sınırı sıkı biçimde denetledi ve Filistinlilerin toplu girişine izin vermedi; yalnızca fahiş meblağlar ödeyebilenleri içeri aldı. Hedefine ulaşamayan İsrail bunun yerine, bir sonraki yerinden etme fırsatı çıkana dek Filistinlileri Şerit’in giderek küçülen bir alanına sıkıştırmaya çalıştı. Bu bölgelerin dışındaki tam yıkım ise, sürgün edildikleri yerlere geri dönmelerini önlemeyi amaçlıyordu.

Yıkım, Gazze’nin çitlerine yakın yerlerde en son noktaya ulaştı. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), İsrail’e sınır oluşturan bölgeye “tampon bölge” diyor. Burası Filistinliler için bir yasak bölge; İbranicede “imha bölgesi” anlamına gelen “shetah hashmada”; bölgeye giren, hatta bazen yaklaşmaya kalkan her Filistinli görüldüğü yerde vuruluyor. Kurbanlar arasında, çoğu çocuk olan ve evlerinin yıkıntılarından ne kurtarılabileceğini görmek isteyen, paraşütle atılan gıda yardımını almaya çalışan ya da yeniden tanınmaz hale gelen manzarada yolunu kaybetmiş Filistinliler de vardı. Tampon bölgedeki tüm yapıların yerle bir edilmesi, başka şeylerin yanı sıra, saklanacak yerleri ortadan kaldırarak Filistinlileri keskin nişancılara açık hale getirmeyi amaçlıyordu. Ekim öncesinde bölgenin genişliği 300 ila 500 metre arasındaydı. Savaşın ikinci haftasında bir kilometreye çıkarıldı. 2025 baharında iki kilometreye uzandı; kısa süre sonra üç kilometreye, ve içindeki her şey sistemli olarak buldozerle yıkıldı. Tampon bölge artık o kadar geniş bir alanı kapladığından, her yerde keskin nişancı kullanılamıyordu; bunun yerine Filistinliler bombaatarlarla donatılmış quadcopter dronlar (dört motorlu insansız hava araçları) tarafından öldürüldü. Gündüz insanlar tek renkli arka plana karşı kolayca seçilebiliyordu; geceleri ise dronların termal sensörleri vücut ısılarını kaydediyordu.

Askeri tarih boyunca tampon bölgeler -1919 Versay Antlaşması’ndan sonraki Rhineland, 1991 Körfez Savaşı’nın ardından Kuveyt ile Irak arasındaki şerit, Kuzey ve Güney Kore arasındaki Askerden Arındırılmış Bölge (DMZ) ya da Türk ve Rum Kıbrıs’ı arasındaki topraklar- orduları birbirinden ayırarak ateşkesleri sürdürmenin bir aracı oldu. İsrail’in kuruluşundan bu yana geçen sekiz on yıl boyunca ise tampon bölgeler işgalin, yerinden etmenin ve silmenin aracı olarak kullanıldı. Filistinli tarihçi ve haritacı Salman Abu Sitta’nın gösterdiği üzere, 1948 savaşını sona erdiren Mısır-İsrail ateşkes anlaşmasının koşullarına göre İsrail’in ileri mevzileri, Gazze’nin bugünkü sınırının yaklaşık üç kilometre doğusuna çekildi. Bu hat, Abu Sitta’nın doğduğu ve 14 Mayıs 1948’de ailesinin geri kalanıyla birlikte sürüldüğü el-Ma’in köyünden geçiyor. El-Ma’in ve diğer Filistin köyleri kısa süre içinde boşaltıldı ve yerlerini 7 Ekim 2023’te saldırıya uğrayan tarımsal kibbutz yerleşimleri aldı. Yerleşimciler İsrail topraklarını ekim yoluyla genişletti; Filistin evlerinden, yollarından ve tarlalarından kalanları sildi. Mezarlıkları sürdüler, çünkü buralar Filistinlilerin sık sık geri döndüğü yerlerdi. Askerlere ve yerleşimcilere bölgeye geçen silahlı ya da silahsız herkesi vurma talimatı verildi.

1967 Savaşı öncesinde Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail işgal etmeyeceğine söz verirse Batı Şeria’yı bir tampon bölge olarak tutmayı gizlice teklif etmişti. İsrail bölgeyi yine de işgal etti. Savaşın ardından eski askeri komutan Yigal Allon’un hazırladığı bir güvenlik ana planı, Ürdün Vadisi’nde on ila on beş kilometre genişliğinde bir şeridin (kabaca Batı Şeria’nın üçte birini kaplayan bir alanın) ilhak edilerek İsrail’in doğu tampon bölgesi olacak biçimde yerleşime açılmasını öngörüyordu. Bölgedeki Filistinli çiftçi topluluklarının etnik temizliği bunun hemen ardından başladı ve o günden beri kesintilerle de olsa sürüyor. Sürgünler Ekim 2023’ten bu yana radikal biçimde hızlandı; ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının başlamasından bu yana ise daha da arttı. İsrail ordusu, kalan Filistinli topluluklar boyunca yerleşimci pogromlarını teşvik etti ve bunlara bizzat katıldı. Batı Şeria yerleşimcisi ve İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, daha 2025’in başında Batı Şeria’daki Filistin köy ve kentlerinin “Refah ve Han Yunus’a benzeyeceğini, bunların da yaşanamaz yıkıntılara dönüştürüleceğini ve sakinlerinin başka ülkelerde yeni bir yaşam aramak üzere göç etmeye zorlanacağını” söz vermişti. Ülkenin kuzeyinde benzer bir süreç işledi. 1967 Savaşı sırasında İsrail, Suriye ordusu ile İsrail’in yukarı Ürdün Vadisi’ndeki tarımsal yerleşimleri arasında bir tampon bölge oluşturma açık amacıyla Golan Tepeleri’ni işgal etti. İşgal edilen alana yeni yerleşimler kuruldu ve 1981’de İsrail bölgeyi resmen ilhak etti. Aralık 2024’te, Beşşar Esad’ın düşüşünün ardından IDF “steril savunma bölgesi” sınırlarını Suriye topraklarının daha içine taşıdı; Suriyeli sakinleri yerinden etti, Kuneytra’daki el-Golan Hastanesi ve el-Endülüs Sineması dahil askeri ve sivil yapıları yıktı, meyve bahçelerini, ormanları ve tarlaları buldozerle düzledi ve askeri karakollar, siperler ve toprak setler inşa etmek üzere toprağı yığdı.

İsrail’in Lübnan’a son işgali, yeni bir tampon bölgeden 600.000 Lübnanlının sürülmesini de kapsadı. İsrail, bölgeyi Lübnan’ın geri kalanından koparmak için sınırın otuz kilometre uzağındaki Litani Nehri üzerindeki tüm köprüleri bombaladı ve sınıra en yakın köyleri sistemli biçimde yıkmaya başladı. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, Lübnanlı sakinlerin bu köylere dönüşüne “İsrail’in kuzeyindeki sakinlerin emniyeti ve güvenliği sağlanana dek” izin verilmeyeceğini söyledi; imkansız bir koşul. İsrailli bir yerleşimci örgüt “güney Lübnan’ın yerleşime açılması” planları yayımladı; Lübnan köylerine İbranice adlar veren haritalar üreterek ve satılık arsa parsellerinin reklamını kışkırtıcı biçimde yaparak.

Bu durum, Siyonist yerleşimci-sömürgeciliğinin döngüsel mantığını örnekliyor: Yerleşimler devletin sınırını işaretlemek ve korumak için kuruluyor, ama bu onları saldırıya açık hale getiriyor, dolayısıyla onları korumak için bir tampon bölge oluşturuluyor. Sonrasında bu tampon bölgenin kendisi de yeni genişletilmiş sınırları işaretlemek ve korumak üzere yerleşime açılıyor; o noktada da başka bir tampon bölge gerekli hale geliyor. Bu yolla kırılganlık üretiliyor ve ardından soykırım araştırmacısı A. Dirk Moses’in “kalıcı güvenlik” diye adlandırdığı bir geri besleme döngüsüne sokuluyor.

Son iki buçuk yıl boyunca Gazze yalnızca bir yıkım bölgesi değil, aynı zamanda İsrail’in tasarımına göre yeniden şekillendirilen bir şantiye oldu. Buldozerle yıkılan binaların kalıntıları toprak setlerden oluşan bir manzaraya yığıldı; bu setler de bariyerlere, gözaltı tesislerine ve İsrail tanklarının ve keskin nişancılarının hayatta kalanların toplandığı alanı kontrol ettiği askeri karakollara dönüştürüldü. Toprak işlerinin ölçeği o kadar büyüktü ki İsrail’in iki yüz buldozeri çok yetersiz kaldı; pek çoğu Filistin direnişi tarafından hasara uğratıldı ve İsrail acilen iki yüz tane daha buldozere ihtiyaç duydu. 2024 sonunda Biden yönetimi bunların ihracatını geciktirdi ve Trump göreve gelene dek gönderilmediler. Bu arada IDF, çoğu Batı Şeria yerleşimcisi olan özel buldozer operatörleri kiraladı.

Abraham Zarbiv adlı İsrailli bir buldozer operatörünün dediğine göre, Filistinliler yıkılmış bölgelere dönmeye kalkışsalar bile “hiçbir yere dönmüş olacaklar. On binlerce aile evraksız, çocukluk fotoğrafları olmadan, kimlik kartları olmadan kaldı, hiçbir şeyleri kalmadı. Dönerlerse evlerinin nerede olduğunu bilemeyecekler. Bulacakları tek şey kum olacak.” Yapılı çevrenin silinmesine, ona ait kayıtların yok edilmesi eşlik etti. Belediye planları, tarihi haritalar ve tapu belgeleri, İsrail’in Kasım 2023’te Gazze kentinin Merkez Arşivi’ni bombalamasıyla yok edildi.

Filistinli şair Omar Moussa o ay, ordunun “Şerit’in topoğrafyasını tanınmayacak şekilde değiştirdiğini” yazdı. “Bu savaştan sağ çıkarsak,” diye bir arkadaşının sorduğunu aktarıyordu, “buluşma noktamız ne olacak?” Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yüksek patlayıcı mermilerinin yol açtığı görülmemiş yüz yaralanmaları askerlerin kimlik duygusunu yok etmişti. Bunun toprağa ilişkin karşılığı, Filistinlilerin eskiden evleri olan yerlerle karşılaştıklarında yaşadıkları yön kaybıdır. Yeni bir psikolojik işkence biçimi ortaya çıktı. Gözleri bağlı Filistinli esirler, artık bir moloz denizine dönmüş eski mahallelerine geri götürüldü. “Bezi gözlerinden çekip aldığımızda,” diye aktardı Zarbiv, “tamamen yönlerini kaybetmişlerdi, nerede olduklarını anlamadılar.” Aynı zamanda haham mahkemesi yargıcı olan Zarbiv, İsrail’in Bağımsızlık Günü kutlamalarında meşale yakmak üzere seçildi.

23 Mart 2025 gecesi İsrail birlikleri on beş ilk yardım görevlisini öldürdü ve cesetlerini Refah yakınlarındaki yüksek toprak yığınlarının altına gömdü. Saldırıdan sağ kurtulan iki kişiden biri olan Filistin Kızılay’ı sağlık görevlisi Asaad el-Nasasra, yakınlarda buldozerlerin kazdığı bir çukurun içinde sorgulandı ve işkenceye uğradı. Yaşadığı çileyi, manzaradaki değişiklikleri modellemek için onun anlatımını kullanan Forensic Architecture araştırmacılarına anlattı. Gözündeki bağ çıkarıldığında “yeri tamamen değiştirmiş olduklarını” fark ettiğini söyledi. “Yeri gördüğümde histerik hissettim. Hiçbir şey anlayamadım.” Olayı yeniden kurgulamak için araştırmacılar, öldürülen sağlık görevlilerinden birinin telefonuna kaydedilen silah seslerini çözümleyen açık kaynaklı ses araştırma birimi Earshot ile birlikte çalıştı. Earshot’ı kuran Lawrence Abu Hamdan bana yıkımın aynı zamanda akustik manzarayı da radikal biçimde dönüştürdüğünü anlattı. Genellikle, dedi, kentsel alanlarda silah seslerinin ses kayıtları, sesin pek çok farklı yönden yankılandığını ortaya koyar. Burada ise yıkımdan bir şekilde sağ çıkmış üç duvardan başka bir şey kalmamıştı. Yeni manzara net yankılara olanak verdi ve olayları ses imzalarından yeniden kurmayı mümkün kıldı.

Katliamın ardından geçen haftalarda bu alandaki toprak ve moloz, alanın hemen yanında bir dizi yapıya yığıldı. Bu yapılar açık bir alanı çevreliyordu; burası kısa süre içinde, ABD’li ve İsrailli girişimciler tarafından finanse edilen ve BM’yi devre dışı bırakarak sözde gıda yardımı dağıtma rolünü üstlenen yeni kurulmuş Gaza Humanitarian Foundation’ın işlettiği yerleşkelerden birine dönüştü. Vakfın gıda dağıtım noktaları, açlık çeken Filistinlileri hepsi İsrail askeri tesisleri yakınında, üçü Mısır sınırına yakın olan dört belirli noktada topladı. Yüzlerce kişi, paylar için yarışmaya zorlandıklarında İsrailli askerler ve ABD’li paralı askerler tarafından katledildi.

Mevcut “ateşkes” 10 Ekim 2025’te yürürlüğe girdi. Anlaşma koşulları uyarınca Gazze, kabaca tampon bölgenin sınırı boyunca uzanan bir Sarı Hat ile iki bölgeye ayrıldı ve Gazze’nin yüzde 54’ü İsrail ordusunun denetiminde bırakıldı. Aralık ayına gelindiğinde İsrail tek taraflı olarak hattı batıya kaydırdı ve denetimindeki alanı yüzde 58’e çıkardı. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Sarı Hat’tı İsrail’in Gazze ile “yeni sınırı” olarak tanımladı.

Hat, kıyıya paralel uzanan, yaklaşık üç kilometre içeride yer alan bir kumtaşı sırtı boyunca çizildi. Deniz seviyesinden yaklaşık yetmiş metre yüksekteki bu sırt, İsrail kuvvetlerine denize yakın bölgeye sıkıştırılan Filistinlileri kontrol etme olanağı veriyor. Sırt, antik çağlardan bu yana bölgedeki yaşamı düzenliyor. Her yıl Etiyopya yaylasından milyonlarca metreküp granit aşınarak kuma dönüşüyor; bu kum Nil aracılığıyla Akdeniz’e taşınıyor. Gelgitler bu kumun büyük miktarlarını Filistin kıyısı boyunca biriktiriyor. Binlerce yıl önce bu eski kumullardan biri taşlaşarak kumtaşı sırtına dönüştü; kıyı boyunca diğer kum tepelerinin doğuya doğru sürüklenmesini durduran zorlu bir bariyer. Sırtın batısındaki alan ağırlıkla kumluk; doğusundaki toprak ise verimli. Pek çok kuşak boyunca Filistin’in buğday ve arpa tarlalarının çoğu, Bi’rüssebi (Beersheba) bölgesinin verimli ovalarında Bedevi kabileleri tarafından ekilip biçildi. Bu çiftçiler, 1948’in son aylarında topraklarından sürülen ve Refah ile Gazze kasabaları arasındaki kıyı şeridinde bir sığınak bölgesine hapsedilen iki yüz bin Filistinli arasındaydı. Bu toprağın üç ile dört kilometre genişliğinde ince bir şeridi Gazze sınırları içinde kaldı. Son on yıllarda bu verimli arazi Gazze’nin tahıl ambarıydı. Şimdi bu arazinin tamamı Sarı Hat’tın İsrail kontrolündeki tarafında kalıyor.

Forensic Architecture’da, Sarı Hat’tın güzergahının büyük bölümü boyunca inşa edilmiş yeni bir toprak set ile yedi yeni askeri karakol tespit ettik. Bunlardan biri bir mezarlığın bulunduğu alana kuruldu. Sarı Hat’tın doğusunda toplam 48 karakol var. Zamir, bunların gerek duyulması halinde kıyı bölgesine yönelik yeni baskınların yapılacağı üsler olduğunu söyledi. Başlangıçta yeni karakollar, çeşitli biçimlerde düzenlenmiş muhafazalar oluşturan toprak ve moloz yığınlarından ibaretti. Ama son aylarda bu kapalı alanlar ve buralara giden yollar asfaltlandı. Elektrik direkleri dikildi ve yollar aydınlatıldı. Üslerin içine sıkışık biçimde dizilmiş prefabrike binalar kuruldu; çevredeki yüksek kuleler iletişim ve gözetim ekipmanı taşıyor. Üsler artık Trump’ın ateşkes planının iddia ettiği gibi geçici düzenlemeler değil, kalıcı işgal araçları gibi görünüyor. Yeni asfaltlanan yollar üsleri, İsrail’in karayolu ağına ve iletişim şebekesine bağlı bir kontrol matrisine bağlıyor.

Sarı Hat’tın batısında yönetici güç Hamas. Hayatta kalanlar yıkıntıların içinde ve arasında ya da devasa çadır kamplarında yaşıyor. Kış soğuğu —sıcaklık beş dereceye kadar düşebiliyor— özellikle bebekler arasında hipotermiden ölümlere yol açtı. Kırk dereceyi aşan sıcaklığı getiren yaz hızla yaklaşıyor. Geçmiş yazlarda çocuklar plastik örtüden yapılmış ya da derme çatma teneke çatılı kapalı alanlarda boğuldu: Kalıcı yapılara izin verilmiyor. Su birikintileri sivrisinekler için üreme alanı; çöp yığınları yüksek; pis su serbest akıyor ve her yerde kemirgen var. İsrail bu sorunları gidermeye yardım edebilecek kimyasalların ve haşere ilaçlarının Gazze’ye girişine izin vermiyor. Filistinli sağlık görevlileri ve uluslararası STK’ların çabasıyla bazı sağlık hizmetleri kısmen yeniden başlatılmış olsa da sağlık sistemi neredeyse hiç işlemiyor. İlaç kıtlığı ve bozulan hijyen, küçük yaralanmaların bile enfeksiyona yol açması anlamına geliyor. Gazze’deki diyaliz hastalarının yüzde 40’ından fazlası tedavi eksikliği nedeniyle hayatını kaybetti. Gazze’nin hayatta kalan nüfusu, katil dronların ve bombardıman uçaklarının sürekli uğultusu altında dinmek bilmeyen açlık ve susuzluğa maruz, yalın varoluş koşuluna indirgendi. İsrail ne kadar yardımın içeri girebileceğini kontrol ederek —Mart’ta ABD-İsrail’in İran saldırısı başladıktan sonra yardım geçici olarak tamamen kesildi— yaşam koşullarını ayarlamaya devam edebiliyor. İsrail, Filistinlilerin gitmesini ya da yavaş yavaş ölmesini istiyor. Yine de, soykırım altındaki Gazze yaşamını kaydeden videolar, ortak ateşlerde yemek pişiren, açık havada okul yürüten ve binaları artık var olmayan üniversitelere tez teslim eden insanları gösteriyor.

Yerleşimci hareket, İsrail hükümetinin son derece genişletilmiş tampon bölge içinde yerleşimler inşa etmeye başlaması için yoğun bir lobi yürütüyor. Aralık ayında Katz, İsrail’in “Gazze’yi asla terk etmeyeceğini” ve askeri karakolları, sivil yerleşimlere dönüşmek üzere tasarlanmış “Nahal karakolları” olarak bilinen yapılara dönüştüreceğini söyledi. Gazze çevresindeki yerleşimlerin bir kısmı 1950’lerin başında Nahal karakolu olarak başladı; Batı Şeria’daki yerleşimlerin çoğu için de aynı şey geçerli.

Donald Trump bile Gazze’de Yahudi yerleşimlerinin inşasına resmi olarak karşı çıktığından, Netanyahu Katz’ı açıklamasını geri çekmeye zorladı. İsrail hükümeti muğlak bir tutum benimsemeye ve ordunun geri çekilişini geciktirip Sarı Hat’tın doğusundaki mevzilerini ve altyapısını güçlendirerek zaman kazanmaya karar verdi. Bu askeri karakolların sivil yerleşimlere dönüşmesi, dünyanın dikkati başka yöne kayana dek bekleyecek.

Bu arada, Gazze’deki Filistin yaşamının süregelen yıkımının gerçeğini örtbas etmek için hayal ürünü gelişim planları gündeme atılıyor; Gazze, politikacıya dönüşmüş emlak akbabaları için bir av sahasına dönmüş durumda. 4 Şubat 2025’te, Trump’ın ikinci yemin töreninin ardından iki ay süren ateşkes sırasında başkan beklenmedik biçimde ABD’nin “Gazze Şeridi’ni devralacağını” duyurdu. Trump’a göre Gazze’nin “muhteşem bir konumu… deniz kenarında, iyi bir havası” vardı ve “Orta Doğu’nun Riviera’sı” olacaktı. ABD daha önce yıkımı küçümserken, Trump yönetimi onu abartmaya başladı. Bu, insani bir kaygıdan doğmadı. Yönetim Gazze’yi bir “yıkım bölgesi” olarak nitelendirerek, gelişimin tam bir tahliye gerektireceğini söyledi. Sahil kıyısındaki toplama bölgesinde yer alan Filistinlilerin başka bir yerdeki “güzel bir yere” taşınması için teşvik edilecekti. Gelişim, İsrail ordusunun savaş sırasında başaramadığı nüfus yerinden etmesini sağlayacaktı.

Trump’ın Riviera planının önüne geçmek için Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve BAE kendi ana planlarını önerdiler. Bu da insani bir kaygıdan doğmadı; aksine Filistinlilerin kendi topraklarına sürülmek yerine Şerit içinde kalmasını sağlamak üzere tasarlandı. “Yenilenebilir enerjiyle çalışan yeşil ve akıllı bir kent” önerildi. Plan açıkça İsraillileri memnun etmek üzere kurgulanmıştı. Tampon bölge plana dahil edildi ve hiçbir yapının inşa edilmeyeceği bir “açık yeşil alan” olarak temsil edildi.

2025 yazında bir grup İsrailli girişimci, “Gaza Reconstitution, Economic Acceleration and Transformation Trust” (Gazze Yeniden Yapılanma, Ekonomik Hızlandırma ve Dönüşüm Vakfı) ya da kısaca GREAT adlı başka bir girişimi sundu. Bunun arkasındaki isimler —risk sermayedarı Michael Eisenberg, teknoloji girişimcisi Liran Tancman ve diğerleri— güney Gazze’de askerileştirilmiş gıda dağıtım noktaları kuran Gaza Humanitarian Foundation’ı da öneren ve yöneten kişilerdi. GREAT, Trump’ın Riviera vizyonunun bıraktığı yerden devam ediyordu. “Dünya çapında” bir sahil tatil yerleşkesi ve onun gerisinde “yapay zeka destekli” bir dizi kent öneriyordu. BAE cumhurbaşkanının adını taşıyan bir “MBZ Merkezi Otoyolu”, Suudi veliaht prensin adını taşıyan bir “MBS Çevre Yolu” ve bir “Elon Musk akıllı üretim bölgesi” bu kişileri masrafların bir kısmını karşılamaya ikna etme amacı taşıyordu. Bazı Filistinliler kalabilirdi; diğerleri başka yere taşınmaları için cüzi bir mali destek alacaktı.

Ekim 2025 ateşkesi bu planın güncellenmesi için bir fırsat yarattı. Barış Konseyi (Board of Peace) popülist otoriterliğin bir “kim kimdir” listesi gibi: Ömür boyu başkan Trump’a Benjamin Netanyahu, Arjantinli Javier Milei, Macaristanlı Viktor Orbán, Ürdün Kralı II. Abdullah ve Türkiye’den Recep Tayyip Erdoğan eşlik etti. Marco Rubio, Jared Kushner, Tony Blair ve diğerleri, Gazze’deki günlük işleri yürütecek Filistinli teknokratları denetleyecek bir komiteyi kurmakla görevlendirildi. Uluslararası İstikrar Gücü (International Stabilisation Force, ISF) olarak bilinen yeni bir askeri yapı güvenlik kontrolünü devralacaktı. Filistinli insan hakları örgütü Al-Haq’ın direktörü Shawan Jabarin’in bana söylediği gibi, öneri işgalin mantığında yalnızca semantik bir değişiklik içeriyordu: ISF, basitçe IDF’nin yerini bir işgalci güç olarak alıyordu.

Kushner, Barış Konseyi’nin mimari vizyonunu Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda sundu. Project Sunrise (Gün Doğumu Projesi), 180 lüks yüksek katlı binaya ait görsellerle Riviera’nın halüsinasyonu andıran vizyonuna ayrıntı kattı; bunların arkasında ise yedi kentsel ve sanayi geliştirme kümesi, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Gazze’yi kontrol edilebilir kesimlere ayırmak üzere inşa ettiği askeri yolların güzergahını izleyen geniş yollarla birbirinden ayrılıyordu. Bunların doğusunda tampon bölge yer alıyor, ama bir tarım alanı kılığına sokulmuş haldeydi. Önerilen kontrol mimarisi siber uzaya kadar uzanıyordu. İsrail’in seçkin siber-istihbarat birimi Unit 8200’ün mezunu olan Tancman, bir Dijital Dönüşüm Planı taslağı hazırlamak üzere Trump tarafından çağrıldı. Bu plan, bu yıl Temmuz ayına kadar ücretsiz yüksek hızlı bir internet hizmetinin tüm sosyal etkileşimi ve finansal alışverişi çevrimiçi ortama taşıyacağına dair bir bildirimi de içeriyordu. Amaç Filistin ekonomisine yardım etmek değil, tüm finansal ve bürokratik işlemleri İsrail gözetimine açmaktı.

İsrail hükümeti için yeniden inşa bir pazarlık aracı sunuyor. Büyük ölçekli geliştirme yıllar alıyor. Kontrol noktalarını ve terminalleri, Gazze’ye giren her çimento ve yapı malzemesi kamyonunu tamamen denetiminde tutarak İsrail, yeniden inşanın sonu gelmeyen bir “proje” olarak kalmasını sağlayabiliyor. On binlerce kişinin toprak yığınlarının altına gömüldüğü tahmin edilen toplu mezarların üzerine inşa edilen lüks kuleler imgesi, 21. yüzyıl soykırımının mantığını cisimleştiriyor. İsrail hükümeti şimdi, eski bakan Ron Dermer’in sözleriyle, “iki yıllık savaşın başaramadığını piyasa güçlerinin başaracağını” umuyor. Gazze’deki Filistin yaşamının silinmesi, sezgilere aykırı biçimde, mimari yollarla başarılabilir.

Ocak ayında Forensic Architecture araştırmacıları, Sarı Hat’tın İsrail kontrolündeki tarafında, Refah’ın yıkıntılarının hemen doğusunda, birkaç askeri karakolla çevrili bir kilometrekarelik alanda yürütülen saha çalışmasını tespit etti. Sızdırılan bir ABD askeri belgesi, bu çalışmanın Alternative Safe Communities (Alternatif Güvenli Topluluklar) adlı bir programın pilot uygulaması olduğunu ortaya koydu. Program, Hamas’tan vazgeçmeye istekli olup olmadıkları açısından elenen on binlerce Filistinliye, su, sanitasyon ve elektrik bağlanmış modüler evlerden oluşan topluluklarda barınma sunacak; camiler ve okullar, BAE’nin kullandığı müfredata uygun biçimde İsrail ile normalleşmeyi teşvik edecek. Emirati Compound (Emirlikler Yerleşkesi) olarak adlandırılan yapının temsili görseli, yeni bir tür mülteci kampının yerleşim düzenini gösteriyor. Planda iki katlı prefabrike birimler —İsrail kuvvetlerini “tehdit edecek” kadar yüksek olmayanlar— İsrail zırhlılarının devriye gezmesine olanak veren geniş sokaklar boyunca diziliyor. Merkezde, tek katlı bir camiyi çevreleyen büyük bir park yer alıyor. Lüks konutlar ve bir Riviera yerine, Filistinlilerin yeniden inşa planlarından umut edebileceği en fazla şey bu. Sakinler çitlerle çevrili kampa biyometrik sensörlerle donatılmış kontrol noktalarından girip çıkacak. Plan ayrıca “yurt dışına seyahat etmek isteyen sakinlere” yardım sunuyor.

Birkaç Filistin yeniden inşa planı öne sürülmüş olmasına rağmen, bu girişimlerin tümü Filistinli planlamacıları ve mimarları görmezden geldi. Bunlardan biri olan Phoenix Gaza Initiative (Anka Gazze Girişimi), Filistin’deki ve diasporadaki Filistinli mimarlarla birlikte çalışan Gazze Şeridi Belediyeler Birliği tarafından hazırlandı ve “Gazze’de süregelen sosyal ve mekansal ilişkilere” dayanıyor. Silinen mahalleler ve mülteci kampları —Refah ve Cibaliya gibi bazıları Filistin ulusal kimliğinin tarihi merkezleri— silinmiş yüzeyin arazi mülkiyeti dikkatle yeniden kurulduktan sonra ev ev yeniden inşa edilecek. Yeniden inşa süreci boyunca her aile yıkılmış evinin bulunduğu yere yakın bir noktada konaklatılacak ve topluluklar yeniden inşaya dahil edilecek.

Gazze’deki Filistin yaşamını yok etmek gibi örtük bir amaçla Filistinlilere dayatılan yeniden inşa planları, Lemkin’in soykırım suçu kavrayışında mimarlığa neden bir yer ayırdığını gözler önüne seriyor. Lemkin, bir halkın mekanını düzenleme biçiminin, o halkın tarihinin ve toplumsal yapısının bir tezahürü olduğunu biliyordu. Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe’da “Soykırımın iki aşaması vardır,” diye yazdı. İlk aşama, “ezilen grubun ulusal örüntüsünün yok edilmesini” içerir — bu, Gazze’de İsrail’in yıkıcı bombardımanı yoluyla gerçekleştirildi. İkinci aşama ise, Gazze için bu yeniden inşa planları gibi, ezenin bir tasarımının dayatılmasını içerir. “Bu dayatma da,” diye yazdı Lemkin, “kalmasına izin verilen ezilen nüfusa, ya da nüfusun çıkarılıp bölgenin ezenin kendi vatandaşları tarafından sömürgeleştirilmesinin ardından yalnızca toprağın kendisine yapılabilir.”


Not 

  1. Eyal Weizman tarafından kaleme alınan, 23 Nisan 2026 tarihinde London Review of Book adlı sitede yayınlanan “All they will find is sand: Gaza’s Yellow Line” başlıklı metin yazarın izniyle Ebru Şevli tarafından çevrilmiştir. (URL: https://www.lrb.co.uk/the-paper/v48/n07/eyal-weizman/all-they-will-find-is-sand)

“Kamp eylemleri, üniversiteye siyaseti soktukları için değil, üniversiteyi zaten siyasallaşmış bir alan olduğunu ortaya çıkardıkları için; savaşın ‘iç cephesi’ olarak rollerini görünür kıldıkları için gerginliği tırmandırmaktadırlar…”

İpek Türeli, Doç. Dr.
Canada Research Chair in Architectures of Spatial Justice
Peter Guo-hua Fu School of Architecture
McGill University


Savaşın İç Cephesi: Kampüs, Kontrol ve Çadır Protestoları

2024 ilkbaharında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaklaşık 120–140 üniversitede ve Kanada’daki 25 devlet üniversitesinde Gazze ile dayanışma amacıyla çadır kampları kuruldu; protestocular tarafından “popüler üniversite” olarak da adlandırılan bu dalga, “Occupy” hareketinden bu yana üniversite kampüslerinde görülen en geniş mekansal işgal biçimini oluşturdu. McGill Üniversitesi’ndeki çadır kampı bu daha geniş ölçekli sürecin temsili bir örneğidir. Bu yazıda McGill kampını; başka, “uzak” coğrafyalardaki savaş ve yönetim mantığını görünür kılan teşhis edici bir vaka olarak ele alıyorum. Dört noktaya değiniyorum: Üniversiteler, çağdaş jeopolitik çatışmalarda birer savaş cephesi haline gelmiştir; kamplar, akademik alanda militarize tepkileri tetikleyerek bu durumu ortaya çıkarmaktadır ve bu durumlar, la paperson (K. Wayne Yang) tarafından “Üçüncü Üniversite” olarak adlandırılan oluşumun ortaya çıkışını görünür kılmaktadır; bu protestolar, (birinci) üniversitenin “tarafsız” ya da soyut bir öğrenim mekanı olmadığını; aksine, küresel savaş ekonomileriyle, kurumsal ortaklıklarla ve giderek yoğunlaşan mekansal kontrol ve gözetim rejimleriyle iç içe geçmiş bir siyasi mekan olarak işlev gördüğünü ortaya koyar.


Protestodan Mekansal Müdahaleye

Resim 1. “Montreal’in Popüler Üniversitesi.” 1 Mayıs 2026 itibarıyla Google Earth üzerindeki hava görüntüsünde hala görünür durumda.

Resim 1. “Montreal’in Popüler Üniversitesi.” 1 Mayıs 2026 itibarıyla Google Earth üzerindeki hava görüntüsünde hala görünür durumda.


Şekil 1. “Montreal’in Popüler Üniversitesi.” McGill Üniversitesi Çadır Kampı, Açıklamalı Eskiz Planı. Çizim: yazarın araştırma grubu.

Şekil 1. “Montreal’in Popüler Üniversitesi.” McGill Üniversitesi Çadır Kampı, Açıklamalı Eskiz Planı. Çizim: yazarın araştırma grubu.

2024 yılında, 27 Nisan’dan 10 Temmuz’a tam 75 gün süren McGill kampı, günlük yaşamı ve toplu etkinlikleri destekleyen, birbirinden ayrı ancak birbiriyle bağlantılı alanlara ayrılmıştı. Bunlar arasında yemeklerin hazırlandığı ve paylaşıldığı bir mutfak; ilk yardım ve sağlık desteği sağlayan bir sağlık çadırı; bağışlanan yüzlerce kitabı barındıran bir kütüphane; gece konaklamaya uygun şekilde düzenlenmiş çadırların bulunduğu uyku alanları; ve toplantılar, atölyeler ve kültürel etkinlikler için ortak alanlar yer alıyordu. Ek çadırlar ise hijyen, atık bertarafı ve hava koşullarına karşı koruma işlevlerini yerine getiriyordu; buna şiddetli yağmur sırasında drenaj yönetimi de dahildi. Öğrenciler, öğretim üyeleri ve Montreal sakinlerinin bağışları sayesinde kampa sürekli olarak gıda, malzeme ve ihtiyaç maddeleri akıyordu; bu malzemeler genellikle acil ihtiyaçları aşan miktarlarda geliyordu ve ziyaretçilere ve yakındaki barınaklara dağıtılıyordu. Mekan düzeni, estetik tutarlılıktan ziyade pratik gereklilikleri yansıtıyordu ve kullanım, hava koşulları ve artan katılımcı sayısına göre değişiyordu. 

Resim 2. Orijinal açıklama: “McGill Üniversitesi’nde Montreal’de kurulan bir Filistin yanlısı çadır kamptaki göstericiler.” Hughes, Graham. “A Look at Where McGill’s Money Goes — and Why Protesters Say It’s a Problem.” CBC News, 27 Nisan 2024, (URL 1). Fotoğraf: Graham Hughes, The Canadian Press.

Resim 2. Orijinal açıklama: “McGill Üniversitesi’nde Montreal’de kurulan bir Filistin yanlısı çadır kamptaki göstericiler.” Hughes, Graham. “A Look at Where McGill’s Money Goes — and Why Protesters Say It’s a Problem.” CBC News, 27 Nisan 2024, (URL 1). Fotoğraf: Graham Hughes, The Canadian Press.

İdarenin düzensizlik, hatta kaos tasvirlerinin aksine, kamp kolektif yönetişim yoluyla işliyordu. Karar alma süreci, katılımcıların stratejileri tartıştığı, toplumsal bakım kurallarını belirlediği ve iç anlaşmazlıkları ele aldığı düzenli genel kurul toplantılarında gerçekleşiyordu. Bu toplantılar aynı zamanda sınırların çizildiği mekanizmaydı; örneğin, kimin hangi koşullarda kampta kalabileceğinin belirlenmesi ve eylemleri üzerinde mutabık kalınan ilkelerle bağdaşmaz görülen gruplara müdahale edilmesi gibi. Günlük yaşamın düzenlenmesi —çamaşır yıkama programları, gıda dağıtımı, temizlik, güvenlik ve bakım— kolektif olarak organize edildi ve koşullar değiştikçe ayarlandı. Bu anlamda kamp, idari otoriteden ziyade ortak sorumluluk ve karşılıklı hesap verebilirliğe dayanan alternatif, kurum içi ama karşıt bir yönetişim biçiminin ortaya çıkışını temsil ediyordu.

Resim 3. Orijinal açıklama: “Bir kişi, McGill Üniversitesi kampüsünde Montreal’de kurulan Filistin yanlısı bir çadır kampının dışında asılan talepler yazısını okuyor.” Morris, Erika ve Matthew Lapierre. “McGill asks police for help as proPalestinian protesters dig in on 4th day of encampment.” CBC News, 30 Nisan 2024, (URL 2). Fotoğraf: Christinne Muschi.

Resim 3. Orijinal açıklama: “Bir kişi, McGill Üniversitesi kampüsünde Montreal’de kurulan Filistin yanlısı bir çadır kampının dışında asılan talepler yazısını okuyor.” Morris, Erika ve Matthew Lapierre. “McGill asks police for help as proPalestinian protesters dig in on 4th day of encampment.” CBC News, 30 Nisan 2024, (URL 2). Fotoğraf: Christinne Muschi.

Kampın görünürlüğü, bulunduğu yerden ayrı düşünülemezdi. Filistin için düzenlenen kitlesel gösteriler, aylardır Montreal şehir merkezinde haftalık olarak gerçekleşiyor ve medyadan sınırlı ilgi görüyordu; ancak McGill Üniversitesi’nin kampüsünün orta açık alanında, ana kapısının hemen yakınında kurulan çadırlar, anında hem yerel hem de ulusal basında sürekli yer buldu. Bu ilgi, zaten geniş çapta dile getirilmiş olan taleplerin kendisinden değil, bu taleplerin seçkin bir kurumun arazisi içinde dile getirilmiş olmasından kaynaklanıyordu. Kamp, tanınmayı zorlamak için üniversitenin sembolik ve mekansal otoritesini kullandı ve çağdaş protestolarda kurumlar üzerinden kamusal görünürlüğün hala önemli olduğunu vurguladı. Kamp alanı, kampüs alanını sürekli bir toplanma, öğrenme ve bakım mekanına dönüştürerek, üniversitenin izni olmadan onun meşruiyetini kendine mal eden bir karşı kurum işlevi gördü. Bu anlamda kamp, müzakere veya diyalog yoluyla siyasi olarak tanınmayı beklemedi; tanınmayı mekansal olarak hayata geçirdi.

Resim 4. Orijinal açıklama: “Filistin yanlısı protestocular Perşembe öğleden sonra McGill kampüsünün içinde dururken, İsrail yanlısı göstericilerin katıldığı karşı protesto Sherbrooke Caddesi’nde gerçekleşti. Polis iki grup arasinda bir barrier olarak dizildi.” Stevenson, Verity. “On Day 6 of McGill Encampment, Pro Palestinian and Pro Israel Protesters Face Off.” CBC News, 2 Mayıs 2024, (URL 3). Fotoğraf: Verity Stevenson, CBC.

Resim 4. Orijinal açıklama: “Filistin yanlısı protestocular Perşembe öğleden sonra McGill kampüsünün içinde dururken, İsrail yanlısı göstericilerin katıldığı karşı protesto Sherbrooke Caddesi’nde gerçekleşti. Polis iki grup arasinda bir bariyer olarak dizildi.” Stevenson, Verity. “On Day 6 of McGill Encampment, Pro Palestinian and Pro Israel Protesters Face Off.” CBC News, 2 Mayıs 2024, (URL 3). Fotoğraf: Verity Stevenson, CBC.

Hukuk ile Savaş ve Mekansal Militarizasyon: Kampüs Güvenlik Tehdidi Olarak Yeniden Tanımlandığında…

Üniversite idaresinin kamp kurma eylemine verdiği tepki, kurumsal çerçevelemede belirgin bir kaymanın ardından geldi: Başlangıçta siyasi bir protesto olarak görünen olay, hızla bir risk olarak, ardından da bir güvenlik sorunu olarak yeniden tanımlandı. İdare, kampı kolektif bir ifade veya toplanma biçimi olarak ele almak yerine, bunu mekansal bir ihlal olarak yönetmek için hukuki mekanizmalara başvurdu. Bu süreç, “hukuk ile savaş” (lawfare) olarak bilinen bir süreçle gelişti: Çatışmayı çözmek için değil, varlığı, hareketi ve süreyi kısıtlamak için ihtiyati tedbirler, mahkeme başvuruları ve hukuki tehditlerin kullanılması… İdarenin, ihtiyati tedbir kararı almak için yapılan girişimleri protestoyu hukuki yollarla disiplin altına almaya yönelik erken bir çabayı işaret ediyordu; kampüs arazisinin işgalini yasadışı izinsiz giriş olarak yeniden tanımlayarak daha zorlayıcı müdahale biçimleri için zemin hazırlıyordu. Böylece hukuk ile savaş, mekansal kontrolün ilk aracı olarak işlev gördü ve kampı, ele alınması gereken bir siyasi muhatap olmaktan ziyade, ortadan kaldırılması gereken bir nesne olarak konumlandırdı.

Bu bağlamda militarizasyon, yalnızca güvenlik personelinin sayısındaki bir artış değildir. Bu, siyasi faaliyetlerin diyalog yerine kontrol, sınırlama ve güç yoluyla yönetildiği mekansal bir süreçtir. Protesto, düzene yönelik bir tehdit olarak çerçevelendiğinde, mekanın yönetimi taleplerin içeriğinin önüne geçer. Önemli olan, bu militarizasyonun kampın kendisi tarafından değil, araziyi yöneten kurum tarafından yürürlüğe konmasıdır. Çadırların, toplantıların ve bakım altyapılarının varlığı, üniversitenin yasal otorite, gözetim ve nihayetinde fiziksel güç yoluyla egemenliğini ortaya koyduğu bir tepkiyi tetiklemiştir. Burada militarizasyon, siyaset üzerinde müzakere etmek yerine bölgeyi güvence altına almaya yönelik kurumsal tercihi tanımlamaktadır.

Bu değişim, kampüs alanının hızlı dönüşümüyle somut bir şekilde ortaya çıktı. Uzun süredir halka açık, serbestçe erişilebilen alanlar çitler ve kapılarla çevrildi. Kampüse giriş, üniversite personeli yerine özel güvenlik görevlileri tarafından izlenen kontrollü giriş noktaları üzerinden yeniden yönlendirildi. Kampın kaldırılmasının ardından, boşaltılan alan yoğun gözetim altında kaldı; güvenlik devriyeleri ve dolaşım kısıtlamaları, olayın kendisinden çok sonra da devam etti. CAT ekipmanları da dahil olmak üzere ağır makineler getirilerek zemin yeniden düzenlendi; bu, daha önce kampüs ortasındaki ortak alanın pek de tercih edilmeyen bu kısmı için olağanüstü bir müdahaleydi. Bu önlemler sayesinde akademik alan, üniversiteyle ilişkilendirilen açıklık normları yerine kontrol noktaları, özel güvenlik görevlileri ve fiziksel bariyerler tarafından yönetilen kontrollü bir bölge olarak yeniden düzenlendi.

Resim 5. Orijinal açıklama: “Yüksek görünürlüklü yelekler giymiş işçiler, Filistin yanlısı protestocuların geride bıraktığı çadırları, brandaları ve pankartları kaldırıyor.” “McGill Dismantles Pro Palestinian Encampment, Ending Months Long Protest on Campus.” CBC News, 10 Temmuz 2024, (URL 4). Fotoğraf: Ivanoh Demers, Radio-Canada.

Resim 5. Orijinal açıklama: “Yüksek görünürlüklü yelekler giymiş işçiler, Filistin yanlısı protestocuların geride bıraktığı çadırları, brandaları ve pankartları kaldırıyor.” “McGill Dismantles Pro Palestinian Encampment, Ending Months Long Protest on Campus.” CBC News, 10 Temmuz 2024, (URL 4). Fotoğraf: Ivanoh Demers, Radio-Canada.

Bu mekansal militarizasyonun son aşaması, bir silme eylemi şeklinde gerçekleşti. Kampın kaldırılması, kampın alternatif öğrenim ve bakım düzenini somutlaştıran yüzlerce kitap, sanat malzemesi, elle boyanmış pankart ve toplu olarak bakılan bir bahçenin imha edilmesini içeriyordu. Bu malzemeler damperli kamyonlara yüklenip atıldı; ardından, önceki işgalin izlerini tamamen ortadan kaldırmak için toprak yenilendi ve yeni çim döşendi. Bu temizlik eylemi hem sembolik hem de altyapısal nitelikteydi: Alternatif bir mekansal düzenlemenin kanıtlarını fiziksel olarak ortadan kaldırarak tarafsızlık görünümünü geri kazanmayı amaçlıyordu. Yeniden yapılan çim alan, sadece kampın sonunu işaret etmekle kalmadı; aynı zamanda, izinsiz yerleşim, öğrenim ve yönetişim biçimlerinin kurumsal arazide hiçbir iz bırakmayacağına dair bir bildiri işlevi gördü. 

Resim 6. Orijinal açıklama: “Montreal polisinden bir sözcü, polis ekiplerinin olay yerinde yalnızca destek amaçlı bulunduğunu belirtti.” Charron, Simon Marc. “McGill Dismantles Pro Palestinian Encampment, Ending Months Long Protest on Campus.” CBC News, 10 Temmuz 2024. Fotoğraf: Simon Marc Charron, Radio-Canada.

Resim 6. Orijinal açıklama: “Montreal polisinden bir sözcü, polis ekiplerinin olay yerinde yalnızca destek amaçlı bulunduğunu belirtti.” Charron, Simon Marc. “McGill Dismantles Pro Palestinian Encampment, Ending Months Long Protest on Campus.” CBC News, 10 Temmuz 2024. Fotoğraf: Simon Marc Charron, Radio-Canada.

Gazze’nin Küreselleşmesi: İhraç Edilen Kontrol Teknolojileri 

Kamp kurulumuna verilen mekansal tepki, askeri işgal bölgelerinde geliştirilen tekniklerin diğer yönetim bağlamlarına aktarılması ve yaygınlaşmasını tanımlamak üzere ortaya atılan “Gazze’nin Küreselleşmesi” kavramı çerçevesinde daha net bir şekilde anlaşılabilir (1).  Gazze sadece bir tecrit bölgesi olarak değil, daha sonra normalleştirilip başka yerlere de uygulanan mekansal kontrol teknolojilerinin –kapatmalar, kontrol noktaları, gözetim rejimleri ve nüfus yönetimi– bir deneme alanı olarak da işlev görmüştür. Burada “Gazze’nin Küreselleşmesi” kavramını kullanmak, son derece eşitsiz mekanlar arasında bir benzetme yapmak değil, işgal mantığının nasıl yayıldığını izleyen analitik bir mercek olarak kullanmaktır. Hareket eden şey, şiddetin eşdeğerliği veya acının boyutu değil, mekanı, hareketliliği ve meşruiyeti yönetmek için paylaşılan tekniklerdir.

Bu çerçeve içinde değerlendirildiğinde, üniversitenin kamp kurma eylemine verdiği tepki, dolaşımda olan bu yönetişim uygulamalarının yerel bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kontrol noktalarının kurulması, daha önce açık olan alanların kapatılması, gözetleme sistemlerinin devreye sokulması ve kontrolün özel güvenlik şirketlerine devredilmesi, toprağın parçalandığı, erişimin düzenlendiği ve bulunmanın şartlara bağlı olduğu daha geniş bir mekansal egemenlik repertuarını yansıtmaktadır. Bu önlemler Gazze’nin maddi koşullarını yeniden üretmedi; öyle yorumlanmamalıdır da. Aksine, aynı kontrol mantığını yeniden ürettiler: Mekanın güvenlikli bölgelere dönüştürülmesi; kolektif varlığın bir tehdit olarak ele alınması; ve hareket ve görünürlüğün kısıtlanması yoluyla otoritenin yeniden tesis edilmesi. “Gazze’nin Küreselleşmesinin” önemi, tam da başka türlü karşılaştırılamaz olarak sunulan bağlamlar arasında bu tekniklerin yer değiştirmesinde yatmaktadır.

Kampüste bu uygulamaların normalleşmesi, üniversiteyi her gün yaşayanların gözünden kaçmadı. Öğretim üyeleri, akademik alanın hızla güvenlik odaklı hale gelmesini gözlemlediler ve resmi açıklamalar ile çitlerle çevrili alanlar, kontrol edilen giriş noktaları ve özel güvenlik görevlilerinden oluşan yaşanılan gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa dikkat çektiler. Aynı zamanda üniversite, kampüsün uzun süredir devam eden kamusal işlevini reddederek, kontrolü yoğunlaştırmayı sağlayan bir hukuki kurguya başvurarak kampüs alanını resmi olarak “özel mülk” olarak yeniden sınıflandırdı. Bu beyan kritik bir eşiği işaret ediyordu: Üniversitenin yönetimini daha geniş kapsamlı bir kapatma ve dışlama mimarisiyle uyumlu hale getirerek, olağanüstü önlemleri sıradanlaştırdı ve mekanın savunmasını politik olmaktan çok idari bir mesele haline getirdi. Bu şekilde, kamp, kendilerini açıklık, diyalog ve öğrenme alanları olarak çerçevelemeye devam eden kurumlar içinde küresel savaş mantığının ne kadar kolay evcilleştirilebileceğini ortaya koydu.

Üniversiteler Neye Hizmet Ediyorlar? 

Üniversiteler devletler için öncelikle özgür araştırma mekanları olarak değil, meşruiyet, uzmanlık ve anlatı otoritesi üreten kurumlar olarak önem taşır. Bilgiye resmiyet kazandırır, araştırma gündemlerini onaylar, siyasi ve idari elitleri yetiştirir ve sınıfın çok ötesine uzanan ulusötesi tanınma döngülerine katılırlar. Maya Wind’in “Towers of Ivory and Steel” adlı kitabında gösterdiği gibi, İsrail üniversiteleri yerleşimci sömürge devletinin altyapısına derinlemesine yerleşmiştir; askeri araştırmalara, istihbarat eğitimine ve nüfus yönetimine maddi ve epistemik olarak katkıda bulunurken, aynı zamanda kendilerini apolitik öğrenim mekanları olarak sunmaktadırlar (2). Bilgi üretimi ile kurumsal yalıtımın birleştiği bu ikili rol, İsrail’e özgü değildir. Kuzey Amerika ve Batı üniversiteleri de devlet iktidarı, akademik meşruiyet ve küresel itibar ekonomilerinin kesiştiği düğüm noktaları olarak işlev görmektedir. Üniversiteleri stratejik bir alan haline getiren tam da bu konumlandırmadır: Çatışmanın marjinal gözlemcileri değil, bilgi, tanınma ve meşruiyet üzerine jeopolitik mücadelelerin aktif olarak yürütüldüğü iç cephelerdir.

Bu bağlamda Wind, Filistin eğitim sisteminin sistematik olarak yok edilmesini —Filistinli bilgi kurumlarının hedef alınması ve ortadan kaldırılması, Filistinli akademisyen ve öğrencilere yönelik baskı, hareket, araştırma ve öğretim üzerindeki kısıtlamalar— bir tür epistemik isyan bastırma stratejisi olarak tanımlamaktadır. Bu isyan bastırma stratejisi temelde epistemik karşıtıdır: Kurumları parçalayarak, bilgi aktarımını kesintiye uğratarak ve epistemik özerkliği reddederek gelecekteki bilgi edinme imkanlarını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Batı üniversiteleri, asimetrik ortaklık ve tanıma ilişkileri yoluyla bu sürece dahil olmaktadır; İsrailli üniversitelerle mesleki, mali ve kurumsal bağlarını sürdürürken, Filistinli kurumlarla nadiren eşit düzeyde ilişki kurmaktadır. Bu ortamlarda, soykırım üzerine söylem, genellikle eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık gibi idari çerçeveler aracılığıyla engellenmekte veya disiplin altına alınmaktadır. Bu çerçeveler, yapısal şiddet ele alınmazken bile, nezaket, diyalog ve denge çağrıları yoluyla protestoları bastırmak için harekete geçirilmektedir.

Üniversiteler, devletler tarafından kurgulanan anlatı otoritesini ve küresel rızayı sağlayıcı mekanlar olarak açıkça tanımlanan geniş bir cephenin parçasıdır. Kamp eylemleri, tam da bu anlamda, üniversiteye siyaseti soktukları için değil, üniversiteyi zaten siyasallaşmış bir alan olduğunu ortaya çıkardıkları için; savaşın “iç cephesi” olarak rollerini görünür kıldıkları için gerginliği tırmandırmaktadırlar.

Üçüncü Üniversitenin Ortaya Çıkışı 

Üniversite idaresinin tepkisinin boyutu ve şiddeti, yalnızca protesto yönetimi bağlamında yanıtlanamayacak bir soruyu gündeme getiriyor: Neden bu tür bir öğrenci eylemi bu kadar sert bir baskıya yol açtı? la paperson’ın “Üçüncü Üniversite” kavramı, bu tepkiyi anlamak için analitik bir çerçeve sunuyor (3).  la paperson, çalıntı topraklar üzerine kurulmuş ve birikim, sömürü ve yönetişim etrafında örgütlenmiş kapitalist, sömürgeci kurum olan Birinci Üniversite ile, eleştirinin eleştirel teori ve eleştirel pedagoji yoluyla içeri girmesine rağmen büyük ölçüde kurumsal sınırlar içinde kalmaya devam ettiği İkinci Üniversite arasında ayrım yapar. Üçüncü Üniversite, reformist bir özlem olarak değil, her ikisinin de sınırlarını ortaya çıkaran, halihazırda var olan bir uygulama olarak ortaya çıkar. Bu, eleştirinin neden tolere edilebildiğini, hatta övüldüğünü, oysa kampın neden kontrol altına alınması, kaldırılması ve silinmesi gereken bir tehdit olarak değerlendirildiğini açıklamaya yardımcı olur.

Üçüncü Üniversite, kendisini kurumsal aygıtın dışında konumlandırmaz ve ondan onay aramaz. Bunun yerine, Birinci Üniversite’nin araçlarını —mekan, altyapı, görünürlük ve kurumsal meşruiyet— İkinci Üniversite’nin eleştirel bakış açısıyla birleştirerek, bunları kolektif çalışma, bakım ve reddetme yönüne yönlendirir. la paperson’ın vurguladığı gibi, Üçüncü Üniversite, Birinci Üniversiteyi bir kurum olarak dekolonize etmeyi amaçlamaz; onun mekanizması içinde işler ve kaynaklarını kurumsal kontrolün ötesine geçen amaçlar için kötüye kullanır. Bu anlamda Üçüncü Üniversite, çalışmayı sertifikalı bilgi üretimi olarak değil, üniversitenin yönetici mantığının içinde ve ona karşı gelişen paylaşımlı, kaçak bir pratik olarak yeniden icat eder.

Kamp, bu çalışma biçimini somut, mekansal terimlerle hayata geçirdi. Açıkça bir halk üniversitesi olarak işleyen kamp, kurumun maddi ve sembolik kaynaklarını – kampüs arazisi, bağışlanan kitaplar, elektrik, görünürlük ve medyanın ilgisi – kelimenin tam anlamıyla topladı ve izinsiz bir öğrenme, bakım ve yönetişim mekanı üretti. Mutfaklar, kütüphaneler, sağlık çadırları, toplanma alanları ve atölyeler, kolektif yaşamdan ayrı düşünülemeyecek çalışma biçimlerini somutlaştırdı. Tüm bunlar, üniversite tarafından zaten sahiplenilmiş olan, yerli halkın topraklarından gasp edilmiş bir alanda hayata geçirildi; bu da kampüsün kendisini şekillendiren işgalin katmanlı tarihini ortaya çıkardı. Kamp, üniversitenin bir parçası olmak istemedi; sanki o mekan zaten başka türlü olabiliyormuş gibi davrandı.

Bu açıdan bakıldığında, diyalog hiçbir zaman gerçekçi bir sonuç olamazdı. Birinci Üniversite, eleştiri, tartışma ve muhalefeti, bunlar kurumsal prosedürler çerçevesinde anlaşılır kaldığı sürece barındırabilir. Ancak, Stefano Harney ve Fred Moten’in “The Undercommons” kitabında ortaya attıkları “kaçak çalışma” kavramını –yani mekanı yeniden düzenleyen, kaynakları yeniden dağıtan ve idari otoritenin ötesinde kendi kendini yöneten çalışmayı– hoş göremez (4). Üçüncü Üniversite’nin ortaya çıkışı, kurumu, açık sorgulamanın arenası olarak değil, toprak, meşruiyet ve kontrolü savunmakla görevli bir yönetim gücü olarak daha derin işlevini ortaya koymaya zorlar. Dolayısıyla kampın bastırılması aşırı bir tepki değil, yapısal olarak tutarlı bir tepkiydi: Birinci Üniversite, bünyesine katılmayı reddeden ve yönetim rolünü açıkça ortaya koyan bir çalışma biçimine karşı kendini savunuyordu.

Kampın İkinci Yaşamı (2026): Sürekli Bir Uygulama Olarak Üçüncü Üniversite

Kamp, kesintisiz bir biçim olarak varlığını sürdürmedi; ne de koruma ya da anma yoluyla kurumsal bir devamlılık peşinde koştu. Bunun ardından gelen şey süreklilik değil, tekrarlama oldu: Değişen koşullar altında aynı çalışma, bakım ve mekansal sahiplenme mantığının yeniden ortaya çıkışı. la paperson’un vurguladığı gibi, Üçüncü Üniversite, istisnai bir kargaşa anına bağlı bir olay değil; çalışmanın kurumsal kontrolü aştığı her yerde yeniden ortaya çıkan bir uygulamadır. Varlığı kalıcı olmaktan ziyade epizodiktir; yetkili bilginin ve onaylanmış mekanın sınırlarıyla karşılaşıldığında ve bunlar reddedildiğinde ortaya çıkar. Bu anlamda, kampın önemi süresinde değil, başka mekanlarda, kayıtlarda ve zamansallıklarda yeniden ortaya çıkabilecek bir biçimi netleştirmiş olmasıdır. Bu tür bir tekrarlama örneği, 2026 yılında, üniversiteleri iktidar, sömürü ve yönetişim altyapıları olarak incelediğim “Bilgi Kurumları” adlı seminer dersimde ortaya çıktı. Öğrencilerime, kampüs mekanlarına yönelik karşı-anlatılar geliştirecekleri kolektif bir projeksiyon (yansıtma) çalışması önerdim. Her öğrenciden bir mekan seçip o mekana dair hakim söylemi sarsan bir anlatı ve deneme hazırlamasını istedim. Bu etkinliğe katılım tamamen isteğe bağlıydı. Baskı karşıtı eğitim modellerinden beslenerek, öğrencileri not kaygısıyla çalışmaya zorlamayı reddediyorum. Bu sayede ders, la paperson tarafından tanımlanan “Üçüncü Üniversite” mantığının hayat bulduğu bir alana dönüşebiliyor.

Resim 7. İpek Türeli’nin lisansüstü “Knowledge Institutions” semineri kapsamında üretilen öğrenci çalışmalarından biri: Celebrating the Gates for Heard Voices: Education, Land, and Resistance (9 Nisan 2026). Önceki kampüs mücadelelerinden protesto sloganları üniversitenin ana kapısına yansıtılmaktadır. Fotoğraf: İpek Türeli.

Resim 7. İpek Türeli’nin lisansüstü “Knowledge Institutions” semineri kapsamında üretilen öğrenci çalışmalarından biri: Celebrating the Gates for Heard Voices: Education, Land, and Resistance (9 Nisan 2026). Önceki kampüs mücadelelerinden protesto sloganları üniversitenin ana kapısına yansıtılmaktadır. Fotoğraf: İpek Türeli.

Bu çalışmada kullandığımız “yansıtma” yöntemi, kampın kendi doğasıyla (geçicilik ve mülkiyet reddi) uyum içinde. Projeksiyon; kalıcı olmayan, kimseyi sömürmeyen ve bir arşive hapsedilemeyen bir yöntem. Kısa süreliğine beliriyor, kendisine ait olmayan yüzeylere tutunuyor ve kurumsal bir iz bırakmadan kayboluyor. Kampı dondurup bir nesneye dönüştürmek yerine, onun ruhunu yansıtan bir eylem. Böylece Üçüncü Üniversite’nin ilkeleri doğrulanmakta: Bu tarz müdahale, değer ölçütleriyle puanlanamaz, kurumsal onay peşinde koşmaz ve sadece uygulandığı anda var olur. Bu gibi “sonrası” müdahaleler, Üçüncü Üniversite’nin uzak bir hayal değil; kurumsal sınırların ihlal edildiği, dayanışmanın ve kolektif düşüncenin kurulduğu mütemadiyen gerçekleşen bir oluşum olduğunu gösteriyor.


Notlar 

  1. Jeff Halper, “Globalizing Gaza,” CounterPunch, August 18, 2014, (https://www.counterpunch.org/2014/08/18/globalizing-gaza)
  2. Maya Wind, Towers of Ivory and Steel: How Israeli Universities Deny Palestinian Freedom (London and Brooklyn, NY: Verso, 2024).
  3.  la paperson, A Third University Is Possible (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2017).
  4. Stefano Harney and Fred Moten, The Undercommons: Fugitive Planning & Black Study (Wivenhoe, UK, and New York: Minor Compositions, 2013).

Kaynaklar

  • URL 1: (https://www.cbc.ca/news/canada/montreal/protest-palestinian-israel-mcgill-encampment-investments-divest-1.7188777)
  • URL 2: (https://www.cbc.ca/news/canada/montreal/mcgill-asks-police-for-help-as-pro-palestinian-encampment-enters-fourth-day-1.7189054)
  • URL 3: (https://www.cbc.ca/news/canada/montreal/mcgill-encampment-protest-counter-protest-pro-palestinian-1.7191726.)
  • URL 4: (https://www.cbc.ca/news/canada/montreal/mcgill-asks-encampment-to-leave-1.7259095.)

“Mekansal ölçek bir tanıklığın öznesi olabildiği gibi, bir yandan da ölçek, fiziksel bir ölçü ve yapı malzemesinin ötesini aşarak toplumsal ve siyasi bir anlamı da içinde barındırır…”

Pelin Tan, Prof. Dr.,
Sosyolog, Sanat Tarihçisi, Kıdemli Araştırmacı
Batman Üniversitesi
Ulusal Sosyal Bilimler Merkezi, Atina


Arazi, Felaket, Tanıklık: Mekansal Ölçek

İsrail buldozerleri, Gazze’nin yıkılan mahallelerinin toprak ve molozlarını yapay bir araziye yığarak, karakollar, tahkimat hatları, kontrol noktaları, gözaltı alanları ve tank mevzileri de dahil olmak üzere her türlü askeri tesisin inşasında kullandı.

(E.Weizman, Ungrounding: The Architecture of Genocide)

Planlama ve mimarlığın savaş ve işgal sürecindeki rolü ile ilgili 2006 yılında Eyal Weizman ile yaptığım söyleşide, Weizman şöyle belirtiyordu: “Bir yerleşim yeri mimarının topluma hizmet etme zorunluluğunun ötesinde tasarlandığında, bu, iki Filistin köyü arasındaki yolun bozulması, onların birbirinden yalıtılması, büyümelerinin engellenmesi ve onların uzaktan gözlemlenmesi anlamına geliyorsa, tasarımın fonksiyonu somut hasara neden olur. Filistinlilerin “sessiz transfer” olarak adlandırdıkları bu süreç, İsrail siyasetiyle uyumludur. Örneğin, Kudüs’te planlamacılar, Filistinlilerin nüfusunu %26,5 oranında tutmak zorundalar. Bunu yapmak için de ya sürekli olarak İsrailli Yahudi topluluklar getirmeli -ki bu, Filistin’in demografik gelişimi çok güçlü olduğu için yeterince hızlı yapılamaz- ya da Filistinlilerin Kudüs’te yaşayamayacakları ve buradan taşınacakları bir alanın oluşturulmasıdır” (1).

Bir “tabula rasa” olarak görülen “arazi”, birçok tasarım stüdyosunda ve projelerinde nesneleşmiş, şekillendirilebilir, çizim ile anlamlandırılabilir bir hiyerarşi içerisinde ele alınır. Arazinin değdiği yerler, kesiştiği mıntıkalar ve bellek ilişkisi siyasi emellerle ilgilidir. Tasarımda, arazinin ölçeği şehir planlaması ya da bir sınır duvarı bağlamında olsa da, işgal, ayrıştırma, mekankırım gibi eylemler tasarım kararlarının içinde yer alır ve dönüşen mekanı ve içindeki toplulukları etkiler. 2000 yılından bu yana Filistin Batı Şeria örneğinde gördüğümüz, işgal ve kolonizasyonun mekan üretiminde altyapılar, karayolları, mülkiyet hakkı, kontrol noktaları, ayrıştırma duvarı, işgalciler tarafından inşa edilmiş konut yerleşimleri,  A/B/C olarak mülkiyet denetimi amaçlı üç bölgeye bölünmüş araziler… hem yatay hem de dikey olarak Filistinliler üzerinde kontrol mekanizması oluşturmaktadır. Çatışma ve savaş mekanlarında, arazilerinde altyapı ve müşterek yaşam formu yaratmak farklı mekansal ölçeklerde şiddet politikaları ve müzakere ile muhatap olmak anlamına gelir. “Çatışma” bir yandan egemen güçler için “mekankırım” (spaciocide) etkinliğinin meşrulaştırıldığı koşullardır. Sosyolog Sari Hanafi (2), mekankırım kavramını Filistin topraklarındaki mekânsal işgalin organizasyonu ile ilişkili olarak kullanır. İşgalci İsrail aktörlerinin askeri güç, arazi gaspı, kent planlaması, kapitalist emlak spekülasyonu gibi faaliyetleri mekankırım kavramının içinde yer alan yıkımı amaçlayan ideolojik bir süreçtir. Bir yandan çatışma ve işgal ile meşrulaştırılmaya zemin hazırlayan emlak projeleri, bir yandan da yıkım ve zorla göç ile yaşayan topluluğu sömürge öznesi haline getirme gibi, sadece başka ülkelerde değil, Türkiye mekan tarihinde de geçerli  örnekleri bulunan olgulardır. Cizre, Nusaybin’deki mahalleler ya da Diyarbakır Suriçi bölgesinin ablukası ve çatışmaları sırasında gerçekleşen mekankırım süreci, zorla göç, yeniden inşasıyla yüzleşilen felaket ve tanıklığın bellek ve zaman kaybı; arazinin, binanın, mekanın ölçeğinin tanıklığına odaklanıyor. Mekansal ölçek bir tanıklığın öznesi olabildiği gibi, bir yandan da ölçek, fiziksel bir ölçü ve yapı malzemesinin ötesini aşarak toplumsal ve siyasi bir anlamı da içinde barındırır. 2015 ve 2016 yılları arasında, Nusaybin’deki kentsel savaş sırasında uygulanan sokağa çıkma yasağıyla 45.000 kişiden fazla vatandaş yerinden edildi, 16 mahalle yıkıldı, 1.786 yapı hasar aldı, 398’i ise tamamen yıkıldı (3). Şehir geçici olarak güvenli bölge ve çatışma bölgesi olarak iki bölgeye ayrıldı: Nüfusun bir kısmı, evlerine dönme umuduyla güvenli bölgeye taşınmak zorunda kaldı. Daha sonra, Şehircilik ve Çevre Bakanlığı tarafından şehrin bir bölümü  “risk bölgesi” olarak belirlendi. Bu doğrultuda, altı mahalle çitlerle çevrildi ve bu alanlarda yıkım çalışmaları başlatıldı. 

Rapora göre: “3 Haziran 2016 tarihinde Mardin Valiliğinin yaptığı açıklamanın ardından ilçede yıkım çalışmaları başlamış, alanda herhangi bir hasar tespit çalışması ve durum analizi yapılmadan ilçenin önemli bir kısmının haritadan silinmesi süreci başlamıştır. Yürütülen bu yıkım çalışmaları, herhangi bir teknik tespite dayanmadan çatışma süreci ve sonrasında sürdürülmüş, ilçe halkının barınma hakkı gasp edilmiş, ve ilçe halkı zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Yoğunluklu olarak Mardin’in Artuklu, Kızıltepe, Midyat ilçelerine göç eden nüfusun geri dönmesi için gereken koşullar da henüz sağlanmamıştır.” 

2026 yılına kadar olan süreçte Nusaybin’de kentleşme ve konut yapımı, çatışma sonrası TOKİ tarafından başlatılan projelerle büyümüş ve konut fiyatları yükselmiştir. Çatışma döneminde göçe zorlanan birçok aile geri dönmedi. Geçen sene belediye tarafından başlatılan kadınların boş arazi alanlarına bostancılık hareketi, Nusaybin mahallerinin farklı üretimlerle müşterek eşik – altyapıların (4) oluşmasına doğru dönüşmektedir. Diyarbakır Suriçi’ndeki çatışmalar sonrasında günümüzde kullanılan evler de Suriçi sakinlerinin yaşam tarzına uygun ve kullanışlı konut yapıları değiller. Çatışma, soylulaştırma (gentrification) sürecini hızlandırmakta ve Suriçi dışındaki yan mahalleler olan Fiskaya ve Benusen mahallelerinin de devlet ve emlak projelerinin baskısı ile istenen emlak piyasasında değerlendirme adına dönüşümleri meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. 

Resim 1. Nusaybin.

Resim 1. Nusaybin.


Resim 2. Nusaybin.

Resim 2. Nusaybin.


Resim 3. Nusaybin.

Resim 3. Nusaybin.

Karşı-metot ya da karşı-pratik olarak tasarım, hem planlama hem de mimarlık ölçeğinde nasıl gerçekleştirebilir? Fiziksel bir yapı ya da pedagojik düzlemde veya hepsinin birleştiği aktivizm ile birlikte herhangi bir arazi politikasını toplumsallık bağlamında değiştirmek, dönüştürmek mümkün mü? En belirgin örneklerden biri, mimarlar Sandi Hilal ve Alessandro Petti’nin Filistin’in Beytülalim şehrinde, Batı Şeria’da yürüttükleri DAAR inisiyatifidir. DAAR’ın ev sahipliğinde, 2015 yılında Dheisheh Filistin Mülteci Kampı ve Al-fawar Filistin Mülteci Kampı kadın merkezi başkanı Ayet, David Harvey ve Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi lisansüstü öğrencilerim ile “Otonom Altyapılar” (Autonomous Infrastructure) atölyesini gerçekleştirdik. Bu atölyede amaç, bir mülteci kampı ölçeğinin İsrail işgali ve sömürüsü içinde nasıl bir otonom direngeçlik oluşturduğu üzerineydi. Hayatta kalma formu, direngenlik ölçeği olarak, mülteci kampının yalnızca bir felaketin (Nakba, 1948) oluşturduğu mekan belleğini sürdürmesi değil, aynı zamanda geleceğin altyapılarını hayal etme açısından da potansiyeller barındırmasıdır. Eşik altyapıları bize, arada kalmış otonom direngeçliklerin potansiyel mekan ve tasarımlarının imkanlarını sunarlar. DAAR’ın, Beytüllahim kentinin büyümesiyle kentin içinde yer alan kentleşmiş olan Dheisheh Filistin Mülteci Kampı yaşayanları ile birlikte hayal edip tasarladıkları “Beton Çadır” (Concrete Tent) hem felaketin belleğini temsil eden bir barınma formunun güçlü sembolü hem de yaşamsal kırılganlığın potansiyellerini temsil etmektedir (5). Oush Grab (6), diğer bir DAAR projesi, sömürgesizleştirme mimarisi olarak terk edilmiş ve işlevsiz kalmış bu İsrail askeri yerleşimin tasarım fonksiyonlarının mülkiyet ve imar politikaları bağlamında dönüştürme çalışmasıdır. Var olanı yıkmak yerine söylemsel bir zemine çekerek, nesnelliğin performativesi üzerinden spekülatif bir form üzerinden yeniden sömürgesizleştirme söylemi üreterek; bu söylemi katılımcılık, pedagojik ve meclis (assembly) toplantıları ile dönüştürme metotu. 2018 yılından bu yana çalıştığımız diğer bir örnek ise (mimar Dima Yaser ile birlikte – Mimarlık Fakültesi, Birzeit Üniversitesi, Ramallah): 1946-1967 yılları arasında aktif olmuş, Batı Şeria’da Jericho kentine yakın bir yerde kurulmuş bir ziraat okulu (7). Musa Alami çiftliği olarak adlandırılan Al-Mashrou projesi, mimari anlamda konut, üretim, depolar, atölyeler, seminer mekanları ve çiftlik mekanları gibi birçok yaşamsal ve üretim fonksiyonunu birleştiren neredeyse bir ütopik karşı-işgal yaşam alanı. Modernist bir Filistin mimarlık mirası olarak günümüzde kısmi bir şekilde aktif olan bu yerde düzenlediğim eleştirel mekan pratikleri dersleri hem pedagojik olarak yer/yerelliğe dair aktifleştirme, hem de bu 2000m²’lik araziye inşa edilen hemzemin yaşamsal formun felaketin sonraki sürecine tanıdıklığı bağlamında görev üstleniyor.

Mimari ve bina malzemeleri üzerinde sömürgenin izini süren Filistinli Anastas Mimarlık ofisi, İsrail’in yıktığı Filistin binaları ve konutlarının molozlarını, tasarladıkları Hebron Adalet Sarayı inşasının dış cephesinde işgal ve yıkım belleğini taşımak adına kullanmak istemişti. Kentlerin işgal tarihine bakan mimarlar güncel pratiklerine bu tarihi yansıtarak materyalin tanıklığına başvurmak istiyorlar. Anastas Mimarlık’a göre:  “Son 40 veya 50 yılda, Filistin’in kentleşmesi işgal ile yönlendirildi. Gözlemlediğimiz şey, şehirlerin kamulaştırılmasını önlemek için çok hızlı bir kentleşme biçimi. Bu yüzden Ramallah, Nablus ve Hebron gibi büyük şehirlerde bir tür toprak işgaline tanık oluyoruz. Binalar daha çok, birbirleriyle gerçekten konuşmayan ve bir master plan biçimine ya da herhangi bir toprak konfigürasyonunun resmileşmesine bağlı olmayan nesneler gibi görünüyor. Ve bu aslında malzeme kullanımının ve mimarlığın biçimi ve malzemenin biçimi ve mimarlığın topraksal yönünü etkiliyor” (8).

Eleştirel mekansal pratik ve temsiline dair metotlarımız neler olmalı? DAAR (Hilal&Petti) kolektifinin geçmiş bir askeri üstün mimarisini, fonksiyonlarının kullanımını değiştirmeye çalışması bir sömürgesizleştirme metotu sayılabilir: “Sömürgeci yapıların ve altyapının devralınması, kullanıcı açısından her zaman bir ikilem yaratır; çünkü bu durum iki çelişkili arzu arasında bölünmüştür: yıkım ve yeniden kullanım. Yıkıma yönelik halksal dürtü, “özgürleşmeyi”, politik bir deli gömleği, tahakküm ve kontrol aracı olarak anlaşılan bir mimariden kurtuluşu mekansal olarak ifade etmeyi amaçlar. Eğer mimarlık, sömürgeci ideolojilerin iktidar ilişkilerini uygulayan askeri bir cephaneliğin silahlarından biri ise, o halde mimarlık yanmalıdır” (9). Ayrıca, mimarlar Frantz Fanon’un sömürgesizleştirmenin de şiddet içeren, meşakkatli bir yıkım süreci olduğunu belirtmesini hatırlatıyorlar. Tasarım ve mekanın temsil dilini doğrudan nesnelerin söylemine dönüştüren bir metot üzerinden hareket eden Forensic Architecture (Adli Mimarlık), çatışma mekanları, soykırım ve işgal ile ilgili yerlerin tanıklığı için  “engaged objectivity” (angajmanlı nesnellik) yöntemini kullanıyorlar: Doğrudan araştırdıkları ya da olayın gerçekleştiği yerdeki STK’lar, çiftçiler, özneler ve nesneler ile toplanan materyaller ve görsellerin bir araya getirilerek performative bir şekilde söylemsel bir aracının uzun bir zaman diliminde angaje şekilde oluşturulması. İsrail’in Gazze’nin doğusundaki tarım alanlarının yavaş şiddet yoluyla ekokırım stratejisi uygulamasını çiftçiler ile birlikte izleyen ve görünür kılan araştırmacı/hukukçu Shourideh C. Molavi, bu araştırmayı Forensic Architecture ile birlikte uzun yıllardır sürdürüyor (10). Molavi, ekolojik-sosyal ilişkilerin bozulmasının en önemli nedeninin sömürgeci şiddetin sistematik gücü olduğunu belirtiyor (11). Bu sistematik güç, Gazze’de sadece bostan ve tarım alanlarını yok etmeye çalışmıyor; aynı zamanda yerel çiftçilerin, köylülerin arazilerini terk etmesini, yaşamsal üretim alanları olan ve kültürel miras sayılan bu arazilerin, tohumların, toprağı işleme hünerinin de yok olmasına neden oluyor. Ekim 2023’ten bu yana Forensic Architecture, İsrail toprak saldırısı altında olan 2000’den fazla çiftlik, sera, bostan arazileri tespit etmiş. Toprak, iklim ve ekosistem analizlerine göre: “2023 öncesinde Gazze, toplam alanının yaklaşık yüzde 47’sini oluşturan 170 kilometrekarelik bir tarım arazisine sahipti. Bu tarlalar ve meyve bahçeleri, kuşatma altındaki Filistinliler için yerel bir gıda güvenliği kaynağı görevi görüyordu.” Forensic Architecture, bu askeri faaliyetin yol açtığı tarımsal yıkımın boyutunu ölçmek için, bölgenin “bitki örtüsü endeksini” (uydu görüntülerini analiz ederek ölçülen, bitki yaşamının sağlığını ve dayanıklılığını gösteren bir gösterge) işgal öncesi ve sonrasını karşılaştırmışlar (12).

Resim 4. Concrete Tent, DAAR. Fotoğraf: Edmund Sumner

Resim 4. Concrete Tent, DAAR. Fotoğraf: Edmund Sumner


Resim 5. Filistin atölye kampı.

Resim 5. Filistin atölye kampı.

Ekokırım ile arazi gaspı, sömürgeci mekan üretimin en asal stratejilerinin gerçekleştiği Filistin ve Lübnan’da, kentsel altyapı ve mekansal ayrıştırmanın sömürgeci denetim ve kontrolünün ölçeği, bölgesel sınır/tampon alanlarındaki kırsal üretim ve ekolojik yaşamsal formu tehdit ediyor. Dünyada birçok savaş bölgesinde örneğini görebileceğimiz bu sistematik, yavaş şiddete karşı peyzajın hafızası önem kazanıyor: Su havzaları, tohum arşivleri, ekip biçme mirası, botanik kırıma karşı arşivler gibi tümel bir peyzaj arşivini oluşturmak ve korumak; sömürgeci arazi gaspı ve askeri denetimine karşı bir direngenlik pratiği oluşturuyor. Lübnan, Irak, Suriye’de çatışma peyzajları üzerine çalışan Lübnanlı antropolog Munira Khayyat ve Iraklı peyzaj mimarı Jala Makhzoumi müşterek miras pratiği ve peyzaj alanlarındaki yerel dinamiklerin direngenliğine odaklanıyorlar. Khayyat’ın, Güney Lübnan’da sürdürdüğü kırsal topluluklarla angaje çalışmalarında dikkat çektiği nokta, insan ve insan olmayan tabiat ve peyzaj parçalarının birlikteliğinin nasıl gündelik direngenlik pratiklerinin sömürgeci arazi işgaline karşı oluşturulduğudur. Makhzoumi ise ekolojik peyzaj bölgelerini bir kültürel miras bağlamında kent ekolojinden farklı dirençliliklerin varlığına işaret ediyor (13). Her iki araştırmacı mimar ile birlikte, sömürge, yavaş şiddet, kontrol ve denetimin mekansal üretimine karşı eleştirel mekan pratikleri yöntemleri ile hareket ediyorlar.  

Şekil 1. Plan, Al-Mashrou, Musa Alami Çiftliği Ziraat Okulu, Jericho, Filistin.

Şekil 1. Plan, Al-Mashrou, Musa Alami Çiftliği Ziraat Okulu, Jericho, Filistin.


Resim 6. Plan, Al-Mashrou, Musa Alami Çiftliği Ziraat Okulu, Jericho, Filistin.

Resim 6. Plan, Al-Mashrou, Musa Alami Çiftliği Ziraat Okulu, Jericho, Filistin.


Resim 7. Buzuruna Juzuruna, Atatohumu Kütüphanesi, Zahle, Lübnan, 2024.

Resim 7. Buzuruna Juzuruna, Atatohumu Kütüphanesi, Zahle, Lübnan, 2024.


Resim 8. Icarda Tohum Merkezi, Lübnan, 2024.

Resim 8. Icarda Tohum Merkezi, Lübnan, 2024.

Çatışma bölgelerinde kentsel ve kırsal sınır bölgeleri arasındaki kontrol ve denetim stratejileri savaşta ya da uzun süreli sömürgecilikte farklılık gösteriyor. Sınır ve tampon bölgelerinin kontrolü, sınırı yüzeysel bir doğrusal çizgiden çok, farklı ekolojik toplulukları içine alan direniş alanlarına dönüştürüyor. Sınır bölgelerindeki arazilerin felakete tanıklığı, bir bamya gibi bir sebzenin, tohumun, buğdayın, bir bostanın ölçeğinde gerçekleşiyor. Kent bölgelerinde ise daha karmaşık bir ekoloji söz konusu. Çatışma kentlerindeki tartışma genelde zorla tahliye, göç, yapılı tarihi çevrenin korunması, çatışma sonrası emlak spekülasyonu, denetim ve kontrolün meşrulaşması gibi unsurlarla ele alınıyor. Nusaybin kenti örneğinde, hem kentsel hem kırsal sınır bağlamında çoklu bir çatışma bölgesi örneği görüyoruz. 

Son iki senedir araştırma grubum ile Irak’ta sürdürdüğümüz alan çalışmalarında, örneğin Musul gibi hem etnik olarak bölünmüş hem de savaş sırasında yıkılmış kentlerde çok katmanlı felaketin onarılamaz gibi görünen düzlemlerine tanık olduk. Birinci düzlem, Irak Savaşı sırasında farklı etnik ve dinî inançlara sahip toplulukların yaşam alanlarının yıkılması ve yok edilmesi. Kentiçi mahallelerin kontrolünü sağlamak adına tüm altyapıların yok edilmesi toplumsal bir ayrıştırma ve baskı unsuru haline geliyor. İkinci düzlem ise; yeniden inşa sürecinde yaşayanların kaçıp terk ettiği mahallerin boş konutlardan oluşması ve karar verici süreçte herhangi bir muhatap olmamasıdır. 

Resim 9. Musul, tarihi şehir.

Resim 9. Musul, tarihi şehir.


Resim 10. Musul, tarihi şehir.

Resim 10. Musul, tarihi şehir.


Resim 11. Musul, tarihi şehir.

Resim 11. Musul, tarihi şehir.

Üçüncüsü; kültürel mirasın onarılması ve restorasyonu bağlamında (yurt dışı ve Avrupa fonları ile yapılan) ele alınan bina ölçeğindeki tarihi eserlerin ayağa kaldırılarak yıkıntılar içinde sembolleştirilmesi ve bu durumda mimari yapının toplumsal bir kullanım pratiğinden uzak kalması, içermemesidir. Bahsettiğim çelişkiler barındıran bu durumlar; molozlar ve yıkıntılar içindeki Musul şehrinin ayağa kaldırılmaya çalışılan tarihi yapılı çevre mirasının temsilinde yer alıyor. Bu ve bunun gibi birçok yeniden inşa içinde planlanan savaş sonrası şehirler, Batı tarafından fonlanan tarihi yapılı çevrenin restorasyonu veya emlak spekülasyonları altında yeniden kapitalist bir sömürge rejimine teslim oluyor.

Resim 12. Musa Alami çiftliği, Filistin, 2019.

Resim 12. Musa Alami çiftliği, Filistin, 2019.


Resim 13. Musa Alami çiftliği, Filistin, 2019.

Resim 13. Musa Alami çiftliği, Filistin, 2019.


Şekil 2. Demxetname — Güneydoğu Mekan Bellek Projesi, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan & Yelta Köm, 2019–2026.

Şekil 2. Demxetname — Güneydoğu Mekan Bellek Projesi, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan & Yelta Köm, 2019–2026.

Sonuç olarak, tüm bu çatışma bölgeleri örneklerinde de olduğu gibi (genel olarak kendim doğrudan yaşadığım, deneyimlediğim ve çalıştığım kent, bölge, arazi ve mimari yapıları örnekledim), dirençlilik pratikleri olarak eşik yapılar üretebilir ve karşı-metotlar geliştirebiliriz. Örneğin, 2019 yılından beri, Güneydoğu’daki arazi/toprak kırımları, imar yasaları ve olağanüstü hal dönemleriyle birlikte topraksızlaştırma, mülksüzleştirme, mekansal yıkım ve mimari inşa pratiği üzerinden bir toplumsal karşı-arşiv kazıma-oluşturma üzerinde odaklandık. 1853-2026 yılları arasında, Osmanlı Şehremaneti’nden 2026 TBMM Komisyonlarına beş kategori üzerinden inceliyoruz. Bu harita ile amacımız, sürekli yıkılan, sömürge edilen, dönüştürülen ve yeniden üretilen mekanın karşı-bir haritalandırma ile belleğini oluşturmak (14).


Notlar

  1. Pelin Tan, “Mimarlık ve Suç,” söyleşi, Arkitera, 2006, https://www.arkitera.com/soylesi/mimarlik-ve-suc-2 (Son Erişim: 30.05.2026).
  2. Sari Hanafi, “Explaining Spacio-Cide in the Palestinian Territory: Colonization, Separation, and State of Exception,” Current Sociology 61, sayı 2 (2013): 190–205.
  3. TMMOB Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulu, 2015–2016 TMMOB Yıkılan Kentler Raporu (Diyarbakır, 2016), s. 27, https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/tmmob_yikilan_kentler_raporu.pdf.
  4. Pelin Tan, “Eşik Topoğrafyalarında Umursama Altyapıları,” Birikim, sayı 408 (Nisan 2023): 72–80.
  5. “Concrete Tent,” DAAR (Decolonizing Architecture Art Research), https://www.decolonizing.ps/site/concrete-tent.
  6. “Introduction,” DAAR, https://www.decolonizing.ps/site/introduction-2.
  7. Pelin Tan & Dima Yaser, “Al-Mashrou’ Jericho: The Farm as Utopian Pedagogy,” içinde Designing Modernity: Architecture in the Arab World 1945–1973, ed. George Arbid & Philipp Oswalt (Berlin: Jovis; Ramallah: Riwaq, 2022), 170–195.
  8. Anastas Mimarlık (AAU Anastas).
  9. Sandi Hilal, Alessandro Petti & Eyal Weizman, Architecture after Revolution (Berlin: Sternberg Press, 2013), s. 19–20.
  10. Forensic Architecture, “Ecocide in Gaza,” https://forensic-architecture.org/investigation/ecocide-in-gaza.
  11. Shourideh C. Molavi, Environmental Warfare in Gaza: Colonial Violence and New Landscapes of Resistance (London: Pluto Press, 2024), s. 3.
  12. Forensic Architecture, a.g.e.
  13. Pelin Tan & Jala Makhzoumi, söyleşi/röportaj, 2025.
  14. Demxetname — Güneydoğu Mekan Bellek Projesi, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan & Yelta Köm, 2019–2026.
  15. Munira Khayyat, A Landscape of War: Ecologies of Resistance and Survival in South Lebanon (Berkeley, CA: University of California Press, 2022).
  16. Pelin Tan, Landscape As Archive: Spatial Production of Palestine, kısa belgesel film, A. M. Qattan Vakfı desteğiyle, Ramallah/Batı Şeria, Filistin, 2023.
  17. Eyal Weizman, Ungrounding: The Architecture of Genocide (New York: Penguin Press, 2026).
  18. Aksi belirtilmedikçe metin içinde kullanılan tüm görseller Pelin Tan’a aittir.