Mimarlıkta Mikro-Bağlamsal Paradigmalar
Büşra Ağaç, Dr.
Gebze Teknik Üniversitesi
Fitnat Cimşit Koş, Doç. Dr.
Gebze Teknik Üniversitesi
Dirençli Oluş: Mikro-Oluşlara Bağlı Tektonik Algoritmalar
Mimarlıkta bağlam, konvansiyonel olarak fiziksel çevre ve mekansal veriler üzerinden tanımlanmıştır. Ancak günümüzde disiplinler arası yaklaşımlar, bağlamın yalnızca fiziksel bir veri değil, aksine dinamik, sürekli dönüşen ve yaşayan bir sistem olduğunu ortaya koymaktadır. Bağlam, sabit bir lokasyon veya durağan bir mekansal bileşen olmanın ötesinde, bedenler, bedenler arası ilişkiler, dış faktörler, ekosistemler ve maddesel akışlarla şekillenen bir süreç olarak ele alınmalıdır. Bağlamın dönüşen yapısı, mekan üretiminin yalnızca verili parametrelerle değil, süreçler ve etkileşimler aracılığıyla nasıl şekillendirilebileceği sorusunu ortaya çıkarmaktadır. Özellikle beden, bedenler arası simbiyotik ilişkiler ve fiziksel değişkenlerin bir araya gelerek oluşturduğu bu süreçler, mimari üretim biçimlerini yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Bu çalışmada, tasarım yoluyla araştırma yöntemiyle, bağlamın doğadaki direnç ve adaptasyon süreçleriyle nasıl üretilebileceği tartışılmakta ve ağaç kovuğu gibi doğal mikro-bağlamların bağlam üretimi açısından nasıl bir model oluşturabileceği araştırılmaktadır.
Bağlamın durağan bir veri olarak görülmesi, günümüz mimarlık yaklaşımlarının eleştirdiği bir noktadır. Oxman (2015), mimarlıkta dijital ve biyolojik süreçlerin birleşerek kendi kendini üreten ve evrimleşen mekanlar yaratabileceğini savunurken, Estevez (2009) biyodijital mimarlığın, doğal ve yapay olanın birleşimiyle bağlamın dinamik olarak yeniden üretilebileceğini belirtmektedir. Dolayısıyla, organik olan ile mekanik olanın birlikteliğine doğru ilerleyen, süreç odaklı, kendi kendinin referansı olan, kendini üretebilen, gelişebilen bir mimarlık anlayışının oluşmaya başladığını söylemek mümkündür.
Doğada bağlamın direnç ve adaptasyon süreçleriyle oluştuğu gözlemlenebilir. Örneğin, su akışları, rüzgar hareketleri ve ekosistem dinamikleri mekansal biçimleri etkileyerek, onları sürekli dönüştürmektedir. Bir nehrin yatağı değişebilir, rüzgarın etkisiyle kumullar hareket edebilir veya bir ağaca sürekli tırmanan bir organizma, ağacın büyüme yönünü değiştirebilir. Bu bağlamda, “Bağlamın üretkenliği, doğadaki direnç ve adaptasyon süreçleriyle modellenebilir mi?” sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, ağaç kovuğu bir mikro-bağlam örneği olarak incelenmiştir.
Çalışmada bağlam alternatif, öteki ve beklenmedik alanlar açan, tamamlanmamış, canlı gibi kavramlarla ifade edilmiş ve evrimsel bir sistemi olacağı öngörülmüştür. Bu sebeple bağlam için kullanılan dirençli oluş tanımlaması süregiden evrimsel bir sistemin parçası olduğunu ifade eder. Dirençli oluş, bedenin yeniden inşasını bedenin ortam olma, ekosistemin parçası olma ve tektonik canlılık üretme halleri ile gerçekleştirecektir. Bu noktada, üçlü ağı bedenler arası ilişkiyle oluşturan bağlam, yaşam içinde varoluşsal bir anlam edineceğini düşündürmektedir.
Merleau Ponty (2020), duyumun nesneyi olduğu gibi algılama biçimi olmadığını, duyumsayabilmek için nesnenin kendisi olmayı bırakması gerektiğini ve nesnenin (duyumsananın) kendi gerçekliğini beden ile çakıştığı sürece yeniden oluşturduğunu söyler. Dolayısıyla, zihin beden ile bütünleşiktir. Bedensel ve duyumsal ilişkilere dayanır. Bu yaklaşım, beden ve fiziksel dünya arasında mesafe üzerinden değil ilişkiler üzerinden bir yakınlık kurmak gerektiğine odaklanmalıdır. Beden üzerinden üretilen bağlamın dirençli oluş sunmasının başat sebebi ise bedenin fiziksel mesafesinin değil ilişkilerinin sorgulanmasıdır.
Beden, nesnelerle ilişki kurmamı mümkün kılan koşul ve bağlamdır. Hem içkin hem aşkındır (Grosz, 2020).
Beden ile nesneler arasındaki ilişki tek taraflı ve sabit bir ilişki değildir. Beden kendisiyle, diğer bedenlerle ve nesnelerle ilişki kurmasını sağlayan sonsuz sayıda çizgilerden oluşur. Bu süreçte, mimari mekan için en temel sorgulamalar şüphesiz ki bedenin potansiyel çizgi aralıklarında açığa çıkar. Beden, mimarlık için her dönem sorular üreten bir süreci oluşturmakta ve beden üzerinden yapılan tanımlar mimarlığa yeni düşünce biçimleri kazandırmaktadır. Bu sebeple, beden, mekan üretimi için bir iş birlikçi olarak görülmeli mekanın bedene, bedenin mekana dönüşümü için alternatif oluşlar açığa çıkarmaya zemin hazırlanmalıdır. Böylece, canlı-cansız, görünen-görünmeyen etmenlerle ilişkilenen, onlara eş zamanlı tepki veren beden, mimarinin yaşayan bir organizmaya dönüşmesine dirençli bir oluş haline gelmesine sebep olacak diğer etmendir.
Bedenin ekosistemin bir parçası olma halini öncelikle beden ve çevresi arasındaki ilişkiyi sorgulayarak ele almak gerekir. Bilinen anlamda (fiziksel) çevrenin insan davranışını, bilişini ve sosyal etkileşimini etkilemesi bağlamında edilgen bir tavrı barındırdığı düşünülen yaklaşımlar mimarlıkta yıllardır tartışmalara sebep olmuştur. Başka bir yaklaşımla, verili olan, yapay olana kendi koşullarını dayatan, ona uyum sağlamaya iten bir güç gibi algılanmıştır. Mimari bir perspektifle bakıldığında, verili olana uyum sağlama, sadece oraya ait olma, yapayı verili olandan beslenerek üretme, yapay olanı bilginin sabit olduğu bir tasarım sürecine götürmekte ve beden ile tek taraflı bir ilişki kurmaktadır. Ancak, beden çevre arasında etkileşimli ilişkiler barınmaktadır.
Lewontin’e göre (2021) organizmaların dışındaki dünyanın parçaları, organizmaların kendi yaşam faaliyetleriyle ilişkili hale gelmektedir. Bu ifadesini Lewontin, kuş örneği ile anlatır; profesyonel bir çevrebilimciden bir kuşun çevresini tarif etmesi istendiğinde; yuvasını yerden birkaç metre yükseklikte ağaç gövdesine yaptığını, yılın belli dönemlerinde böcekle, böcek olmadığındaysa tohum ve kabuklu yemişle beslendiğini, kışın güneye yazın kuzeye uçtuğunu, yüksek dallara tüneyip yiyecek aradığını söyleyeceğini belirterek çevrenin organizmanın davranışları ve eylemleri bağlamında tarif edildiğini vurgular. Dolayısıyla, kendine özgü davranışları, eylemleri olan her beden çevreyle etkileşim halindedir ve çevreyi tanımlayabilir denebilir.
Başka bir yaklaşımla ekosistem canlıların birlikte oluşuna açık bir yaşam ağıdır. Bu bağlamda, belirli ortamlarda uzun süre birlikte yaşayan canlıların yeni gövdeler, yeni organlar, yeni türler oluşturması ortak yaşam bağlamında canlıların karşılıklı olarak birbirlerini yarına aktarması ve yeni yaşam formları oluşturmasına olanak sağlayan birlikte-oluş sunmaktadır (Çelik, 2019). Postmodern ekoloji bağlamında kolektif öznellik anlayışı geliştiren Jim Tarter’a göre (1966): “Topluluklarımız daha öncesinde özne olarak düşünülmeyen, hayvanlar ve bitkiler gibi birçok şeyi kapsar; ancak aynı zamanda hücre veya bağışıklık sistemi gibi ‘insan olmayan’ türleri ve havzalar veya biyolojik bölgeler gibi makro sistemleri de kapsayabilir. Öznellik anlayışımızı genişletince kimin ve neyin topluluklarımıza dahil olduğu algısını da dönüştürürüz.”
Öznelliğin bu şekilde genişletilmesi, insan-merkezli olmayan, çok katmanlı bir çevre ve topluluk algısını beraberinde getirir. Mimarlığın bu çok özneli yapıyı tanıması, doğayı yalnızca arka plan olarak görmekten vazgeçip onu kurucu bir aktör olarak kabul etmesi anlamına gelir. Buradan hareketle, Oron Catts ve Ionat Zurr’un (2008) doku mühendisliği ve yarı-canlı sistemler üzerine yaptıkları deneyler mimarlık için yeni bir metafor sunabilir. Catts’ın sorduğu gibi: “Eğer bir organ kadar karmaşık bir şeyi vücudun dışında büyütebiliyorsak, neden onları tekrar vücuda yerleştirelim? Bir organ kadar karmaşık bir şeyi büyütüp uzun süre canlı tutabiliyorsak neden orijinal tasarıma sadık kalalım? Bu mümkünse neden bizim kullanımımız için araçlar geliştirmiyor/inşa etmiyoruz? Ve eğer bu mümkünse, bu yoldan gitmeli miyiz?”
Bu sorular mimarlık için şu sorulara evrilir; bir beden gibi çalışan ama artık yapay bir sistemde konumlanan bir mekan üretilebilir mi? Ya da bedenin bilgisiyle programlanan bir strüktür, kendi bağlamını kendisi oluşturabilir mi?
Bu sorular mimarlıkta bedeni yeniden düşünmeye çağırır. Artık beden, yalnızca ölçü alınacak bir nesne değil; çevresiyle etkileşerek bağlam kuran, değişen, canlı ve üretken bir bileşendir. Doku mühendisliğinde laboratuvar ortamı bedenin geçici bağlamıysa, mimarlıkta da tasarım sürecinin kendisi, bedenden aldığı verilerle yeni bir bağlam üretme potansiyeline sahiptir. Bu, bedeni merkez alan ölçekler ötesi, çok özneli ve açık uçlu bir tasarım yaklaşımını mümkün kılar.
Sonuç olarak, mimari bağlam, sabit, verili ve fiziksel bir dış unsur olmaktan çıkar; bedenin davranışları, hafızası, ilişkileri ve dönüşümleriyle birlikte oluşan, yaşayan bir yapı halini alır. Bedenle çevre arasındaki bu ilişki, mimarlığın tasarım sürecini de dönüştürür. Artık tasarım, veriliyle uyumlu değil, birlikte-oluşa açık, karşılıklı üretim süreci olarak şekillenir.
Araştırmanın Amacı, Kapsamı ve Yöntemi
Bir organizmanın canlı olarak tanımlanması için sergilemesi gereken davranışsal ve işlevsel özellikler vardır. Bu özellikler temelde dış uyaranlara tepki verme, adaptasyon ve direnç gösterme, büyüme ve dönüşüm geçirme gibi davranışsal durumlardır. Başka bir deyişle, bir oluşumun canlı sayılması, sadece fiziksel varlığı ile değil, çevresi ile dinamik bir ilişki kurabilmesi, kendine özgü koşullarda aktif davranış geliştirmesi ve fiziksel değişikliklere adapte olabilmesi ile ilgilidir. Bu yaklaşımdan yola çıkarak, deney kapsamında canlılık kriterleri; simbiyotik ilişki, biriktirme-oyma, sarılma-tutunma, yönelim, yayılma-yoğunlaşma, esneklik-uyumlanma, hal değişimi-dönüşümü olarak belirlenmiştir. Bu kriterlerin belirlenme sebebi, canlılığın yalnızca biyolojik özelliklerle sınırlanmayıp, organizmaların çevreyle kurduğu ilişkiler, değişen fiziksel koşullara verdiği tepkiler ve dinamik süreçleri anlamanın temel koşulu olarak değerlendirilmesidir.
Deneyin amacı; beden, bağlam ve mimarlık arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak ve bu ilişkilerin dirençli (resistant) ve dönüşüme açık (becoming) süreçlerini anlamaktır.
Deney sürecinde ayrıca,
- Doğadaki mikro-oluşların canlılık davranışlarını incelemek ve yeni mikro-oluşları üretmek,
- Canlı organizmaların tasarım sürecine dahil edilmesinin mimarlık ve sürdürülebilirlik açısından potansiyellerini araştırmak,
- Biyolojik süreçleri algoritmik olarak modellemek,
- Doğal organizmaların “direnç” ve “dönüşüm” süreçlerini analiz ederek mimarlıkta alternatif üretim yöntemleri geliştirmek,
- Beden, bağlam ve malzeme arasındaki ilişkiyi daha dinamik bir süreç olarak görmek,
- Doğal süreçleri hızlandırılmış bir zaman diliminde gözlemlemek, mikro-ekolojik bir sistemin nasıl şekillendiğini anlamak,
- Bağlamsal verilerle şekillenen organik mimari modeller üretmek de amaçlanmıştır.
Deneyler algoritmik varyasyon, operatif diyagramlama, operatif materyalizasyon ve eko-adaptif artikülasyon olmak üzere süreç içinde dört farklı yaklaşımlar ile yorumlanmış ve bulguları paylaşılmıştır. Dört yöntem için belirli bir hiyerarşi kullanılmayıp, çarpraz okuma yapılacaktır. Buna göre;
Algoritmik Varyasyon: Parametrik tasarım ortamı olan Rhino/Grasshopper kullanılarak yapılan bu çalışma, seçilen mikro-oluşun davranışsal özelliklerinin algoritmik olarak üretileceğine odaklanır. Burada model yalnızca bir üretim değil aynı zamanda araştırma alanıdır.
Operatif Diyagramlama: Bu aşama, kavramsal düşüncenin, Vizcom ve Midjourney yapay zeka araçları kullanılarak görseller oluşturulmasını sağlar. Görseller salt temsili değil, üretken araçlardır; yeni anlamlar, bağlantılar ve organizasyonel yapılar önerir. Bu sayede mimari düşünce, sezgisel ve hesaplanabilir alanlar arasında yeni bir ara-yüz kazanır.
Operatif Materyalizasyon: Bu yöntem, dijital modelin fiziksel ortama aktarılmasını sağlayan 3D baskı teknolojileriyle ilgilenir. Burada malzeme yalnızca algoritmanın taşıyıcısı değil, bilgi işleme arayüzü haline gelir. Dijital-analog arasında mimarinin potansiyelini sorgulatır.
Eko-Adaptif Artikülasyon: Simülasyonların doğaya bırakılması ve bu yolla fiziksel gözlem yapılmasını kapsayan bu yöntem, dirençli oluşun fiziksel-davranışsal izlerini gözlemler. Yapının doğayla teması onu salt bir nesne olmaktan çıkarıp süreçsel bir organizmaya dönüştürür.
Bu dört yaklaşımın eş zamanlı kullanımı, mimari bilgi üretiminde dikey, hiyerarşik bir yapıdan uzaklaşır. Bunun yerine, her yöntemin diğeriyle konumlandığı, birlikte var olduğu bir oluş alanı tanımlar. Dirençli oluşun çok katmanlılığına ve süreksizliğine uygun bu metodoloji, mimarlığın insan-merkezli olmayan, ekolojik ve çok özneli bir geleceğe doğru evrilmesine katkı sunmayı amaçlar.
Mikro-Bağlam Olarak Ağaç Kovukları
Deney için ısı, ışık, nem gibi özellikleri ile çevresinden farklılaşması ve belirli türlerin yaşamasına olanak tanıması sebebiyle ağaç kovukları bir mikro-bağlam olarak ele alınmıştır.
Bir tür olarak değil beden olarak gözlemlenen mikro-bağlam bir ekosistemi oluştururken aktörleri (iş birlikleri) ile birlikte değerlendirilmiştir. Her mikro-bağlamın aktörler arası iş birliği ile oluşmuş bir algoritması olduğu varsayılmış ve algoritmayı oluşturan etmenleri açığa çıkarmak için araştırmalar yapılmıştır. Görünen ağsı yapıyı analiz ederken öncelikle maddesel akışlarında yoğunlaşma, dağılma, birikim, oyulma, sarılma, yönelim, tutunma, yayılma gibi davranışlarını tespit etmek, sonrasında birbirlerini tetikleme, bir kararlı halden diğerine geçme yetilerini ve bu akışlardan doğan yapıları açığa çıkarmak hedeflenmiştir. Başka bir deyişle, kovuk sadece bir yaşam alanı olarak görülmemiş, içerisinde yeni ekolojik datalar oluşmasına izin veren döngüsel ve etkileşimsel bir sistem barındırdığı da düşünülmüştür. Bu aşamada öncelik mikro-bağlamın ekosistem dinamiklerini anlamak ve yorumlamak olmuştur.

Tablo 1. Ağaç kovuğunun farklı zamanlara ait görselleri. Table 1. Images in different times for the tree hallow.
Bu aşamada donmuş bir ana bakmamak adına ölçülebilir parametreler belirlenmiştir (Tablo 2). Seçilen kovuğun kendi oluş algoritmasını oluşturmak için fiziksel yapısı, maddesel akışları ve yapısal davranışları belirlenmiştir.

Tablo 2. Kovuk için kendi oluş algoritmasını belirleyen parametreler. Table 2. Parameters that determine the algorithm for the hollow.
Her gözlem esnasında (Tablo 1), fiziksel yapısında farklılaşmalar gözlenmiştir. Fiziksel yapısını, analiz etmek, davranışsal yaklaşımlarını belirlemek amacıyla tasarım yoluyla araştırma yöntemleri kullanılarak mikro-bağlamın oluş süreci incelenmiş ve yorumlanmıştır.
Algoritmik Varyasyon 1: İlk deney için mikro-bağlamın iç yüzey özelliklerini analiz etmek amacıyla morfolojisi haritalandı. Bunun için, mikro-bağlamın farklı açılardan fotoğrafları çekilmiş fotogrametri yöntemi ile 3d nokta bulutları haline getirilmiştir. Bu aşamada fotoğraflar “meshroom” programı ile birleştirilerek kovuğun iç ve dış yüzeyindeki yoğunlaşma, birikim ve oyulma gibi morfolojik süreçler dijital olarak analiz edilmiştir. Nokta bulutu verileri mesh (ağ) sistemine dönüştürülerek, kovuğun iç yüzeyindeki boşluklar, çukurlaşmalar ve yüzey dinamikleri incelenmiştir.

Şekil 1. Mikro-bağlamın morfolojisi. Figure 1. Morphology of micro-context.
Görseller (Şekil 1), mikro-bağlamın iç yüzeyinin detaylı analizini ve parametrik modellemeye ve 3d baskıya aktarım sürecini göstermektedir. Bu analiz, mikro-bağlamın oluşum sürecini anlamak ve algoritmik tasarımlar geliştirmek için bir altlık oluşturmaktadır.
Operatif Diyagramlama 1: Bu çalışmada 3D baskı ile üretilen modelden referansla, tutunma, hal değiştirme davranışları üretilmiştir.

Şekil 2. Adaptasyon becerileri ile ilgili olasılıklar (URL 1). Figure 2. Probobalities related to adaptation skills (URL 1).
Üç diyagram da ağsal bir doku sisteminin içinde tek bir yüzey için farklı yoğunluk ve geçirgenlik alanları yaratarak adaptasyon davranışını görselleştirmeye odaklanmaktadır (Şekil 2). Başka bir deyişle, yüzeyin incelip kalınlaşması, boşluklu yapılar ortaya çıkarması onu pasif bir kabuk değil adaptif, dönüşebilir davranışlar gösteren bir araç haline geldiğini göstermektedir.
Operatif Diyagramlama 2: Bu diyagramlarda, mikro-bağlamın 3D baskı sonrası halinden referans alınmış ve kendi iç dinamikleri ve çevresiyle olan potansiyel ilişkisi görselleştirmek amaçlanmıştır. Görsellere göre (Şekil 3), kendini mevcut dokuya eklemleyen, mevcut boşluklara sızan, boşlukları doldurarak tutunan ve çevresi ile ilişkilenerek (onu dönüştürerek) büyüyen sistemi görmek mümkündür.

Şekil 3. Etkileşim alanlarının oluşumuna dair olasılıklar (URL 2). Figure 3. Possibilities for the formation of interaction fields (URL 2).
Ayrıca fiziksel çevresi de lifli yapısının dağılımıyla ele alınırsa dokusal yüzeylerde yoğun ve geçirgen bölgeler arasında geçişler olduğu ve bu geçişlerin yayılım ve farklı yoğunlaşma alanları yarattığını da söylemek mümkündür. Dolayısıyla, sabit fiziksel çevreyi de dönüştüren bir canlılık halinin görselleştirmesi üretilmiştir.
Operatif Diyagramlama 3: Şekil 4’te, katmanlar arası ilişkiler tekil düşünülmeyecek kadar iç içe geçmiş ve birbirini tamamlayan hibrit alanlar oluşturmaktadır.

Şekil 4. Etkileşim alanının oluşumuna dair olasılıklar (URL 2). Figure 4. Possibilities for the formation of interaction fields (URL 2).
İç içe geçmiş katmanlar derinliklerini farklılaştırarak akışkan geçişler sağlarken kendi sınırlarını da esnetip ve yeniden tanımlamaktadır.
Algoritmik Varyasyon 2: Bu deneyde kovuğun derinlik analizlerini yapmak hedeflenmiştir. Ağaç kovuğundan alınan bir görsel greyscale formatına dönüştürüp kontrastlığı arttırılmıştır (Şekil 5).

Şekil 5. Derinlik analizi için seçilen mikro-bağlam. Figure 5. Micro-Context selected for depth analysis.
Greyscale haline dönüştürülen görsel Grasshopper’da image sampler bileşeni aracılığıyla içe aktarıldıktan sonra görsel verilerinden faydalanarak nokta tabanlı bir grid sistemi oluşturulmuş ve görsel yükseklik verisi olarak kullanılarak 3d grid sistemine entegre edilmiştir. Kovuk yüzeyinin analizi için düzenli bir grid oluşturulmuştur. Oluşan grid noktaları görselin parlaklık değerine göre yükseltilip, derinlik verileri bir nokta bulutuna dönüştürülmüştür.

Tablo 3. Derinlik noktalarının yüzeyleşmesi. Table 3. Surface of depth points.
Görselden elde edilen değerler, Z ekseni üzerinde birer yükseklik verisi olarak grid noktalarının yukarı taşınmasını sağlamış ve böylece topografik bir yüzey oluşturulmuştur (Tablo 3).
Oluşturulan yüzey mesh surface ile üçgenlerden oluşan bir mesh sistemine dönüştürülmüş ve elde edilen mesh geometriye kalınlık verilerek baskıya hazırlanmıştır. Hazırlanan derinlik değerleri farklılaştırılarak simülasyon üzerinden gözlem yapılmıştır.
Algoritmik Varyasyon 3: Bu deneyde mikro-bağlamın simbiyotik ilişkiler, yönelme, sarılma-tutunma gibi davranışlarını parametreleştirerek bir tasarım modeli kurgulanmıştır. Kangaroo fiziksel simülasyon motoru ile etkileşimli çizgisel bir ağ sisteminin deformasyonu sağlanarak direnç ve dönüşüm potansiyelleri incelenmiştir.
Grasshopper’da yönelme, tutunma, yoğunlaşma ve simbiyotik ilişkilenme davranışlarının etki alanlarını oluşturmak için Populate 3D ile noktalar belirlenmiştir. Noktalar arası Proximity 3D ve Line bileşenleri ile ilişkisel bir ağ yapısı kurulmuştur.

Tablo 4. Mikro-bağlamsal dış kuvvetlerin tanımlanması. Table 4. Defining of micro-contextual external force.
Field Line ve Point Charge bileşenleri ile oluşturulan alan yönelme ve tepki verme kuvvetlerinin bir formasyon aracı olarak okunmasını sağlamaktadır. Kangaroo Solver ile çizgisel ağ sistemine Anchor, Length ve Load kuvvetleri uygulanarak fiziksel tepkileri modellenmiştir. Kangaroo çıkışından elde edilen geometriler Pipe bileşeni ile hacimlendirilmiş ve mesh’e dönüştürülmüştür (Tablo 4).
Operatif Diyagramlama 4-5: Algoritmik varyasyondan referansla üretilen diyagramda görüldüğü üzere (Şekil 6), düzensiz ve organik bir formda ilerleyen yönelme davranışı, içeride ağ yapısına tutunarak var olurken dışarıya doğru yayılım göstermektedir. Ayrıca, içinde taşıyıcı ve yönlendirici ağ elemanları ve ağın farklı yönlerde genişleyebileceği potansiyel alanları da yaratmaktadır.

Şekil 6. Örgütlenme ve ağsı yayılım davranışlarına dair olasılıklar (URL 2). Figure 6. Possibilities of organization and interconnection dissemination behaviour (URL 2).
Ayrıca, yapının, sistematik ağın içine ve dışına doğru sızması (burrowing), kendi varlığını devam ettirmek için ağ sistemine bağımlı bir yaşam formu gibi davranmasını ifade eder. Bu simbiyotik ilişki yapısal ve hücresel sistem arasında karşılıklı bağımlılığı ortaya çıkarmaktadır.
Operatif Materyalizasyon: Bu aşamada, oluşan kabuk 3D Printer’da basıma hazırlanmıştır. Baskı aşamasında Bambu Lab. A1 3D Printer’da baskı için destekleme yöntemleri çeşitlendirilerek bu aşamanın sadece modelden gelen bilgiyi somutlaştırma işlemi olmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Şekil 7. Bambu Lab. A1 3D Printer baskı süreci. Figure 7. Bambu Lab. A1 3D Printer printing process.
İlk aşamada (solda), düz, sert ve strüktürel destekler, ikinci aşamada (sağda) akışkan, sarılan destekler gözlenmiştir (Şekil 7).
Eko-Adaptif Artikülasyon 1: Formun yalnızca fiziksel bir üretim değil; dış etkenlerle etkileşim halinde bir beden olarak nasıl davrandığı analiz edilmiştir.

Tablo 5. Mikro-bağlamda gelişen dirençli stratejiler. Table 5. Resilient strategies that develop in micro-context.
Kendi halinde doğaya bırakılan sistemin etkileşime geçmekte zorlanacağı beklenilen bir durumken, biyoparça eklenmesi ile birlikte etkileşim gözlenmiştir. Buradan yola çıkarak;
- Biyomalzeme, kovuğun ekosistemine besin ve nem sağladığı için mikro canlılar daha aktif hale geldiği
- Modeli oluşturan filament tek başına besleyici veya bozunabilir olmadığı için başlangıçta etkileşim kısıtlı olduğu
- Yeni eklenen biyo parça, doğal süreçleri tetikleyen bir katalizör görevi üstlendiği düşünülmüştür.
- Tutunma bölgeleri, çevredeki yüzeyle temas eden kısımlarda yoğunlaşmıştır. Bu noktalar, modelin doğaya mekanik olarak değil, davranışsal olarak yerleştiğini göstermektedir.
- Yayılma yönleri, formdan çevreye doğru çizilen vektörler üzerinden incelendiğinde; formun yalnızca pasif bir nesne değil, aktif veri taşıyıcısı gibi davrandığı görülmüştür.
- Hal değişimi alanları, özellikle nemin ve ışığın etkilediği yüzeylerde saptanmıştır. Bu, yapının geçici olarak form değiştirebilme kapasitesine işaret eder.
- Organizma dış zorluklara karşı koruyucu bir kabuk oluşturmaktadır.
Sonuç
Dört farklı üretim biçimi ile canlılık kriterlerinin yorumlandığı bu çalışmada, her yaklaşım (algoritmik varyasyon, operatif simülasyon, 3D baskı, eko-adaptif artikülasyon) kendi içinde farklı bir üretim biçimi ve düşünme pratiği barındırır. Bu yaklaşımların amacı, dirençli oluşun (oluş halindeki mimari bedenin) canlılık belirtilerini belirlemek değil, bedenin potansiyellerini çoğaltmak ve onu yeni davranış biçimlerine açmaktır. Dolayısıyla, çalışmada bu davranış biçimlerini üreten tüm deneysel yöntemler bir canlılık tanımı yapmak için değil, bedeni bu tanımın ötesine alarak daha karmaşık, hibrit, üretken, geçirgen bir oluş biçimine yaklaştırmak için yapılmıştır.

Şekil 8. Mikro-Bağlamın Dirençli Oluş Matrisi. Figure 8. Resilient Becoming Matrix of Micro-Context.
Şekil 8, tasarım sürecinde hangi davranışın hangi yöntemle üretileceğini göstermek için değil, süreç sonunda hangi etkileşimlerin bedenin oluş haline yol açtığını görünür kılmak için hazırlanmıştır. Burada, mikro-bağlam için yapılan deney süreçlerinde baskın davranışlar işaretlenmiştir. Oluş halindeki bir şeyin başka bir şeyle etkileşiminde kendi olmaktan vazgeçip birlikte oluşa yönelmeleri gibi, bu matriste de tasarım yoluyla araştırma yöntemlerinin davranışlar üretmesi, alternatif paradigmalar oluşturmuştur. Bu paradigmalar, birden fazla davranış ve araştırma yolunun kesişimleri ile oluşmuş olup yeni stratejilere değinmektedir. Bu stratejilerin her biri, bağlama sadece analitik olarak değil, zamansal dirençleri de içeren yönelimlerle bakmamız gerektiğini ortaya koyar. Ortaya çıkan stratejiler ve bunlara bağlı algoritmalar her mikro-bağlamda farklılaşabilir, çoğalabilir, evrilebilir. Tasarımcı tarafından üretilmez, mikro-bağlamın kendisi tarafından üretilir, dirençli oluş stratejileri ile açığa çıkar. Bu çalışmada ele alınan mikro-bağlam için açığa çıkan stratejiler Mikro-Bağlamın Dirençli Oluş Matrisi ile elde edilmiştir:
Embodipraxis: Yönelim, uyumlanma ve tutunma gibi davranışsal kodları barındıran bu paradigma, bedenin ilişkisel bilgisini, dokunsal verileriyle, tasarım-araştırma pratiğine dökmüş, canlı, adaptif ve dirençli oluş stratejisi üretir.
Autopoietecture: Biriktirme, uyumlanma ve hal değiştirme gibi davranışsal kodları barındıran bu paradigma, kendi kendini yenileyen, ekolojik koşullarını kendisi üreten bir strateji sunar.
Resiliogenis: Yoğunlaşma, sarılma, tutunma gibi davranışsal kodları barındıran bu paradigma merkezde odaklanan kütleler ve bağlama davranışları ile dirençli bir evrim önerir.
EvoTectura: Yayılma, oyma ve uyumlanma gibi davranışsal kodları barındıran bu paradigma, doğal seçilim gibi art arda deneme yanılma yaparak en uygun formasyonun seçilmesini önermektedir.
ContexttoGenesis: Yönelim, biriktirme ve uyumlanma gibi davranışsal kodları barındıran bu paradigma, ekolojik verileri kendi içinde yeniden üreten oluş dinamikleri sunar.
SynBioTectonic: Sarılma, tutunma, yoğunlaşma ve hal değiştirme gibi davranışsal kodları barındıran bu paradigma, kolektif, organik dokular yaratarak adaptif bir oluş sunar.
Tüm stratejiler ve onlardan türeyen paradigmalar mimarlığı cevap veren nesne yerine bir soru sorma pratiğine dönüştürmektedir. Artık, tasarımın inşası yerine var olduğu sürece bedenle, bağlamla nasıl diyalog kurduğuna, nasıl adapte olduğuna, nasıl evrildiğine dair sorularla ilgilenmek gerektiği açıktır. Başka bir deyişle, mimarlık, deneyimler, etkileşimler üreten dinamik arayışlarla ilgilenmelidir.
Not
- Bu makale, Dr. Mimar Büşra Ağaç’ın Doç. Dr. Fitnat Cimşit Koş tarafından yürütülen yayınlanmamış doktora tezinden üretilmiştir. GTU 2024-A-102-01 No.lu BAP projesi tarafından desteklenmiştir.
Kaynaklar
- Berman, M. (1994). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor: Modernite Deneyimi. İstanbul: İletişim.
- Braidotti, R. (2018). İnsan Sonrası. Kolektif.
- Braidotti, R. (2019). İnsan Sonrası, Pek İnsanca: Bir Posthümanistin Anıları ve Emelleri. Cogito(95-96), 53-97.
- Catts, O., & Zurr, I. (2008, November). Growing Semi-Living Structures: Concepts and Practices for the Use of Tissue Technologies for Non Medical Purposes. Architectural Design, 78(6), s. 30-35.
- Cooper, R. (2006, 01). Making Present: Autopoiesis as Human Production. Organisation, 13(1), s. 59-81.
- Çelik, E. (2019). Yerkürelilerin Ortakyaşamı: Mevcut Ortaklıklar, Yeni Yaşamlar. Cogito(93), s. 54-68.
- De Landa, M. (2019). Çizgisel Olmayan Tarih. Metis.
- Estévez, A. (2009). Biodigital Architecture. Session 19: New Design Concepts and Strategies 3 – eCAADe 27, (s. 681-686).
- Grosz, E. (2020). Uçucu Bedenler; Bedensel Bir Feminizme Doğru. NotaBene Yayınları.
- Haraway, D. (2006). Siborg Manifestosu: Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm. Agora Kitaplığı.
- Harrison, A. L. (2013). Charting Posthuman Territory. A. L. Harrison içinde, Architectural Theories of the Environment: Posthuman Territory (s. 3-33). Routledge.
- Lewontin, R. (2021). İdeoloji Olarak Biyoloji: DNA Doktrini. İstanbul: Kolektif Kitap.
- Merleau-Ponty, M. (2020). Algının Fenomenolojisi. İthaki.
- Sünter, E. (2014). Felsefe ve Diğerleri. A. Aytaç , & M. Demirtaş içinde, Göçebe Düşünmek; Deleuze Düşüncesinin Sınırlarında (s. 27-50). Metis Yayınları.
- Tarter, J. (1966). Collective Subjectivity and Postmodern Ecology. Interdisciplinary Studies in Literature and Environment, s. 65-84.
- URL 1: (https://www.midjourney.com/imagine)
- URL 2: (https://app.vizcom.ai)


