Kitap İncelemesi: “Mimarlık Tarihi Nedir?” Kitabı Üzerine Notlar
Arzu Beyza Yanar, Yüksek Mimar
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Mimarlık Doktora Programı Öğrencisi
Mimarlık Tarihi Nedir?, Andrew Leach’in 2008-2009 yıllarında Queensland Üniversitesi’nde verdiği bir dizi konferanstan üretilmiştir. Kanonik mimarlık tarihi anlatısı her dönemin üsluplarındaki evrimi lineer bir kurguda şemalandırır; daha eski yapıtlardan başlayarak zamanın ruhunun ifadesi modern döneme kadar ilerlemeci bu çizgide her üslup yerini almıştır: Mezopotamya-Antik Mısır-Antik Yunan-Antik Roma-Bizans-Orta Çağ-Rönesans-Maniyerizm-Rokoko-Romantizm-Neoklasik-Modern (Günümüz). Eserde Leach’in kronolojik ilerlemesi lineer tarihsel sonuçla ulaşılan modernlik deneyiminin standartlarını hatırlatmaktadır. Leach Batı merkezli (Eurocentric) bir anlatı örneği sunar, mimarlık kuramının kurucusu sayılan Vitruvius’tan modern mimarlığın eleştirisine dayanan mimarlığın kuram dönemine kadar bir anlatı kurar. 19. yüzyılın sonunda Almanca konuşan üniversitelerde sanat tarihinden normatif koşullar, sorular, kavramsal araçlar, metodolojiler, önermeler ödünç alarak bütün kurucu metinlerini sanat tarihi metinlerinin oluşturduğu mimarlık tarihi disiplini ortaya çıkmıştır. “Üslup”, “taksonomi(sınıflandırma)”, “plan”, “form”, “restorasyon”, “mekan”, “zeitgeist”, “morfoloji” gibi çok temel kavramlar mimarlığa doğrudan transfer edilmiştir. Leach bu kavramların mimarlıkta yarattığı kavramsal gerilimlerin düşünülmesi gerektiğini söylerken, bizim mimarlık tarihine özgü saydığımız kavramların özünde sanat tarihi, kültür tarihi ve arkeolojide doğduğunu vurgulamaktadır. Alan çalışmalarını sürdüren post-kolonyal kuramcılar bu morfolojik analizlerin ve kökenlerin modernleşme kuramı bağlamında Batı-dışında farklı tarihsel-siyasi bağlamlarda araştırılması gerektiğini ifade etmişlerdir. Kitap mimarlık tarihini disiplin, mimarlığı alan olarak düşünmekte ancak disiplin, alan, interdisipliner alan, multidisipliner alan, disipliner özerklik konusunda net tanımlar getirmemektedir. Leach’ in birincil sorusu “Mimarlık modern bir tarihsel alan olarak sistematikleşinceye dek nasıl aşamalardan geçmiştir, bir kavram-kurum olarak nasıl dönüşmüştür?” Burada Leach’in mimarlık tarihini “kavramsal akışkanlıkla” düşünmesi bunu anlatıya geçirmesi önemlidir.
Leach, giriş kısmında Architectural Design dergisinin “On the Methodology of Architectural History” (Mimarlık Tarihi Metodolojisi Üzerine) makalesine, Society of Architectural Historians’ın Zeynep Çelik tarafından düzenlenen özel sayısına ve Anthony Vidler’ın “Histories of Immediate Present” (Yaşadığımız Günün Tarihleri) adlı çalışmasına yer vermektedir; star sistemini baz alan seçkide Mark Jarzombek, Francis Ching ve Spiro Kostof gibi Amerika ve Asya’dan bazı çok bilinen tarihçiler yer almamıştır. Leach’in Rönesans ve Maniyerizm betimlemeleri açık olmasına rağmen, “mimari modernizm” ve “görsel kültür” kavramları kitap boyunca net açıklanmamıştır. Örneğin, modernliğin klasik kanona karşı verdiği savaş ve Batının modernleşme süreçlerinin önemli bir mihenk taşı olan grand tour konuları metinde yer almamaktadır.
Birinci bölüm, mimarlık tarihinin sınırlarını çizdiği bir dizi tarihi “retorik”, “analitik”, “tarihselci” gelenekleri incelemektedir. Kanonu “çağdaş binaların kavramsal ve teknik olarak ilişki kurabileceği gelenek ve eserler bütünü” olarak tanımlayan Leach, kanona olumlu bakmaktadır. Oysa 1970’lerden beri mimarlık söylemleri kanona kuşkuyla yaklaşmaktadır. Sözgelimi, Nancy Stieber’in “Architecture between Disciplines” (Disiplinler Arasında Mimarlık) makalesinde mimarlık kanonuna nasıl bakılacağı Society of Architectural Historians (Mimarlık Tarihçileri Cemiyeti) dergisinin yeni logo tasarımıyla belirlenmektedir. (Stieber, 2003, s.176-177) Stieber bu yazısında mimarlık tarihi topluluğu için logo tasarımında Vitruvius’un “kullanışlılık”, “sağlamlık” ve “güzellik” üçlü kavramının yeni yerini konuşmaktadır. Yeni logoda Vitruvius’un üçlü kavramının çepere geçtiğini, merkezde ise mimarlık tarihinin “mimarlık” sözcüğünün durduğunu söylemektedir. Bu yeni logoyla açılan yeni dönemde kültürel üretim sürecinin bütünüyle estetik değeri de yükselten bir değer kazandığı, artık sanatın tarihiyle değil imgenin tarihiyle ilgilenileceği söylenmektedir. Stieber yazısında 1970’den beri “söylemlerin kendilerini gözden geçirdiklerini”, sosyo-kültürel çalışmaların dinamiklerinin önem kazandığını, mimarlık tarihi disiplinin sınırlarını kent tarihi, coğrafya, görsel çalışmalara doğru ilerletecek yazıların dergide dikkate alınacağını yazmıştır. (Stieber, 2003, s.176-177) Leach’e göre ise, kanon beşeri bilimlerdeki postyapısalcı kırılmaya kadar sorgulanmamış; “kavramsal” ve “kategorik” ayrımların başlangıç noktası olarak olumlu görülmüştür. Leach, kanonu mimarlık tarihinin kavramsal ve teknik bağlamda şekillendiği temel bir yapı taşı olarak olumlu görürken, Stieber postyapısalcı kırılma sonrası bu kanona duyulan kuşkuyu ve disiplinlerarası açılımları vurgular. İkisinin kesiştiği nokta, mimarlık tarihinin artık yalnızca sanatın değil, kültürel anlam üretiminin ve söylemlerin dönüşüm sürecinin bir parçası olarak görülmesi gerektiğidir. Tıpkı John Summerson’un klasisizmin koşullarını sıralarken Vitruvius, Alberti ve Serlio’yu alıntılaması gibi, “Modern Bir Disiplinin Temelleri” mimarlık tarihinde çok rastladığımız farklı zamanlara ait mimarları sahne tasarımı formunun imgesini çağrıştıran bir şekilde okuyucuya tanıtmaktadır. Vitruvius, geleneksel yapı yapma eyleminin belgelerini gelecek nesillere aktaran, ilk defa barınak fikrini düzenle buluşturan (kitap IV) aktör olarak tanıtılmıştır; inşaat uygulamalarını belgeleyen Vitruvius 15. Yüzyıla kadar bir model olmamıştır. Serlio, beş düzeni ilk kez kanonize etmiş, Rönesans’ın illüstrasyonlu mimari sözlüğünü yazarak Tuscan, Doric, Ionic, Korint ve Kompozit düzenlerini karşılaştırmış, onların teatral karakterlerini yeniden canlandırmıştır (1). Leach’in anlatısında Kompozit düzenini bulan Alberti, tuğla yapım dünyasını sanatsal-entelektüel alandan ayıran ilk kişidir; uygulama, kuramı takip etmesi gereken bir alan olarak ilk kez kuramdan ayrılmıştır. Mimarın toplumsal statüsü, teolojik belirlenimcilikten ve mitik dünya görüşünden bilimsel düşünce aracılığıyla kurtulmuştur. Alberti üzerine yazarken Leach, aslında daha net bir kanon tanımına ulaşmıştır: “geçmişle kurulan bağların kapsamını ve koşullarını belirleyecek mimarlık haznesi” tanımı kanonu günümüzle ilişkilendirmekte günümüz eserlerini değerlendirmede bir referans noktası ve icat edilmiş bir gelenek olarak algılanmaktadır. Burada kanon sadece bir model, paradigma veya soy ağacı değil, aynı zamanda mimari üretimin geçmişle güçlü bağlantılar kurmasını sağlayan repertuvar olarak görülmektedir (2). Giorgio Vasari, ressamları, heykeltıraşları ve mimarları sanatçılar olarak sınıflandırmış ve mimarinin özünü sanat tarihinden bağımsız olarak çıkarmayı başaran biyografik öyküler sunmuştur. Leach, Vasari’ye tümevarım fikri açısından yer vermektedir; bir sütunun başlığının, binayı düzenleyen geometrik ilkeleri belirleyebileceği fikri. Vasari, “sanatın en yüksek formunun mimesis olduğunu” ve mimarların “doğadaki matematiksel işleyişleri” anlaması gerektiğini belirtmiştir (3).
Vasari’nin biyografik tasvirlerinin yerini alan “formel karşılaştırma kaideleri” diğer deyişle “formel okuma” dönemin ruhunu yakalamayı ve tarihi dönemleri net analizlerle karşılaştırmayı öğretmiştir. Üslupları dönemleri karşılaştıran Ruskin’in çağdaşı Jakob Burckhardt Rönesans’ın büyük keşifçisi olarak bilinmektedir, Sigfried Giedion, 18. yüzyıl geç Barok dönemini ve 19. yüzyıl klasisizmini karşılaştırmış, ancak Burckhardt kadar detaylı ve bir dönemi bütünlük içinde analiz etmeyi başaramadığını belirtmiştir. Kitapta 18. Yüzyılda empirik bilimlerin canlanması çok başarılı ve detaylı aktarılmıştır. 18. yüzyıl, empirik bilimlerin çağıdır; binalar, sit alanları ve heykeller birer artefakt olarak algılanmaktaydı. Leach’e göre arkeoloji ve mimarlık arasındaki etkileşim; arkeolojinin empirik temelleri, binaların belgelenmesi ve mimarların arkeologların ölçüm ve belgeleme araçlarını ödünç alması bakımından büyük önem taşımaktadır. Antik kentler mevcut binaların ölçülmesi, belgelenmesi ve çağdaş binalar için model alınması için birer durum teşkil etmektedir. Mimarlığın arkeolojiyle kurduğu bu ilişki, odağın sanatçı biyografilerinden sanat yapıtının kendisine, nesnel bir inceleme konusu olarak mimari ürüne değişmesine neden olmuştur. Leach, antik binaların belgelenmesinin ideolojik misyonu olduğunu açıklamıştır; “kimi imparatorluk sınırlarını genişletmeyi hedeflerken kimi de yerin altında “yüksek” addedilen bir kültürü destekliyor kimi de antik yapılardan çıkarsanan ilkeleri çağdaş binalara aktarmayı düşlüyordu.” (4). “Mimarlığın Klasik Dili” adlı eserinde John Summerson, Palladio’yu Roma’nın antik mimarisini incelerken ve kaydederken, rekonstrüksiyonlar ve restorasyonlar yapmayı amaçlayan bir mimar olarak tasvir eder. Summerson’a paralel olarak, Leach, Palladio’nun, ayakta duran antik binaları en yüksek mimari olarak gördüğü ve buradan ders çıkarılabileceğini düşündüğü Quattro Libri adlı eserinde belgelediğini belirtir. 18. yüzyılda, antik binaları ve kalıntıları incelemek için geliştirilen araçlar, mimarlık tarihi yazımında kalıcı yer edinmiştir. Empirik yöntembilim tartışmasını Michel Foucault’ya atıfta bulunarak kapatan Leach, hakikatte bilgi yapısından, fayda ve iktidar sorusunu çıkarmanın imkansızlığına, ilk modern mimarlık tarihçilerinin artefaktları estetikle ilişkilendirirken empirizmi kendi yönelimleri doğrultusunda nasıl kullandıklarına değinmektedir (5).
İkinci bölümde tarihçilerin geçmişe dair anlatıyı kurarken ve sistemleştirirken kullandıkları stratejiler belirtilmiştir. Leach, mimarlık tarihinin düzenini sağlayan altı yaklaşımı saymaktadır: “Üslup ve dönem”, “biyografi-monografi”, “coğrafya-kültür”, “tip”, “teknik”, “tema”. Leach, üslup meselesini oldukça kapsamlı bir şekilde ele almıştır; mimarlık tarihindeki üslupların yalnızca estetik bir ifade olmadığını, aynı zamanda dönemin ideolojileri, teknolojileri ve toplumsal yapılarıyla birlikte, toplumsal, kültürel ve tarihsel bağlamların bir yansıması olduğunu vurgular. Leach, üslubun binaya “ayırt edilebilir bir tutarlı dil” kazandırdığını ve çağın ruhunu yansıttığını, “tarihçiler tarafından tarihe uygulanan bir yapı olduğunu, geçmişten çıkarılan bir mantık olmadığını” belirtmektedir (6). Temalar olarak dekorasyon, detaylar, binanın cephesinin görsel organizasyonu, form ve kütleyi üslupsal özelliklere dahil etmektedir.
Daha 1828’de Heinrich Hübsch “Hangi üslupta inşa etmeliyiz?” diye sorarak üsluplar repertuvarına işaret etmiştir. Her üslup, bir dönemi temsil ediyor ve kronolojiyi belirliyordu. Leach’in üslup kategorisini 19. Yüzyılın her şeyi sınıflandıran tavrıyla bağlantılandırması konuyu derinlemesine anlamamızı sağlamıştır. 19. yüzyıl, dünyayı anlama ve sınıflandırma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemdi. Bu dönemde, dünya sergileri ve ansiklopediler gibi büyük ölçekli projeler aracılığıyla, dünyanın çeşitli kültürel ve doğal unsurlarını bir araya getirme ve düzenleme çabaları görülür tıpkı balıkların, elementlerin, canlıların sınıflandırıldığı gibi, dünya sergilerinde ve ansiklopedilerde nesneler belirli bir düzen içinde sınıflandırılıp, tanıtılmıştır. Ackerman’a göre “Üslup kavramının meziyeti, ilişkileri tanımlayarak devasa bir bağımsız nesneler sürekliliğinden çeşitli düzen türleri yaratmasıdır” (7). Yazar burada sınıflandırmanın tarihçi için iyi bir başlangıç noktası olsa bile şüpheyle yaklaşılması gerekli olduğunu söylerken 1896’da Batı-dışı mimarlığı tarih-dışı üslup olarak yansıtan söylemiyle Banister Fletcher’ı örnek vermektedir. Üslup başlığında Rönesans ekonomik, dini ve siyasi koşulların bilimsel bir tezahürüdür ki Santa Maria del Fiore’deki Brunelleschi’nin kubbesi bile matematik üzerine kurulmuştu, Maniyerizm burada, Rönesansın düşüşü, klasik gelenekteki kuralların yıkılması veya bozulması, Roma kilisesindeki evrensel değerlerin gerilemesi ve çağın belirsizliklerinin tezahürü olarak kabul edilmiştir.
“Biyografilerde-monografilerde”, tarihsel zaman, bireysel mimarın yaşamına göre; göçler, cinsiyet, olaylar, seyahatler, önemli eserler, yapılar, sanat eserleri gibi büyük dönüm noktaları üzerinden organize edilir. Devletin, kurumların, mimarların, binaların, kentin kendi ömrü vardır ve bu metot hepsine uygulanabilir. Leach Modern Sanat Müzesi ve Whitney Amerikan Sanat Müzesi’nin Mies van der Rohe’nin çalışmalarını Almanya’dan Chicago’ya göçü doğrultusunda nasıl böldüğünü örnek göstermiştir, Farnsworth Konutunu tasarlaması aşamaları düşünüldüğünde mimar kendi bildiği moderni icra etmek üzere Chicago’ya gelmiştir. Leach biyografilerin esasen taraflı, yüceltici, hagiografik karakterini vurgularken biyografilerin tarihsel olguların bir derlemesini sunduğunun önemini kabul eder (8). Leach, “tip” temasıyla ilgili olarak “biçim”, “karakter”, “organizasyon”u “işlev” ve “amaç” ile ilişkilendirir. Quatremère de Quincy’ye göre, indirgenemeyen “tip” bir imgeden daha fazlasıdır; tip, bir prototip için temel ilkeleri ve kuralları belirlemeyi gerektirir. Bu bağlamda, Quincy’nin tip açıklaması, tip ile model arasında bir sınır çizgisi çizer; model, varyasyonlar üretmeye tekrarlanmaya açık daha pragmatik bir nesnedir, tip ise tarihi arketip kavramını andıran, öznenin yaratıcılığını doğuran, biçimden önce gelen bir durumu temsil eden özgün bir örnektir. Tipin arkasındaki fikir, binaları amaçlarına göre sınıflandırmaktır; tip, yaratıcılığı mümkün kılmak için modellerden daha belirsiz bir oluşumdur, üniversite kampüsü, bazilika, fabrikalar, müzeler, tren istasyonları, operalar, kütüphaneler, havaalanları hepsinin kendi ayrı tarihleri vardır (9). Pozitivist doktrinleri formüle eden, en iyi mimari biçimlerin işlevsel ve yapısal kaygılarda bulunduğunu söyleyen Laugier’in kırsal ilkel kulübesi, metinde “ilk tipoloji” olarak adlandırılmıştır.
Mimarlığın dışsallığını inşa eden “tematik düzenleme”, mimari faaliyetlerin tarihsel faaliyetlerle ne derece örtüştüğünü okumayı mümkün kılar. Tematik düzenleme, 1980’lerden itibaren tarih yazımında yaygın bir yöntem haline gelmiş olup, mimarlık kuramının bir parçası olarak disiplinlerarası çalışmalara olanak tanır ve mimarlık alanını cinsiyet, siyaset ve din gibi disiplinler arası alanlara tanıtır. Leach tekniğin, tipin, üslubun içselliğini disiplin bilinciyle doğrudan merkeze yerleştirirken; temanın dışsallığı, disiplinlerarası bilince bağlı olarak disiplinin sınırlarının ötesine uzanır (10). Manfredo Tafuri’nin “Architecture and Utopia” kitabı, Aydınlanma sonrasında mimarlık, ideoloji ve politika üzerine tematik mimarlık tarihinin bir örneğidir; “Oppositions (1973-1984)” ve “Assemblage” (1986-2000) da tarih yazımında tematik düzenlemeyi kullanmıştır.
Leach, mimarlıkta kanıtı, bir yapının tarihsel bağlamını, ait olduğu dönemi, tasarımını ya da yazarını doğru bir şekilde belirlemek için kullanılan bilgi ve bulgular olarak tanımlar. Kanıt, güvenilir kaynaklardan elde edilen ve gerçekle örtüşen bulgulardır. Yazar mimarlığın tarihsel olmayan sorunlara kanıt sunduğunu belirterek kanıtları üç sınıfa ayırır: “Usule ilişkin kanıt”, “bağlamsal kanıt”, ve “kavramsal kanıt.” Örneğin, Brunelleschi’nin San Lorenzo’sunun geleneksel olarak Rönesans yapısı olarak bilinirken, kanıtlar aracılığıyla Orta Çağ yapısı olarak yeniden değerlendirildiğini vurgular. Matthew Cohen’in prosedürü, binayı “titiz bir gözlem” ile incelemeyi, ölçülü çizimler ve grafikler yapmayı içerir. Bu bulgulara dayanarak, San Lorenzo’nun Orta Çağ kökenli olduğunu ve 15. yüzyıl Rönesansı’na uzanan izler taşıdığını belirtir. Leach, bu değişikliğin Rönesans’ın kategorisi ve kronolojisi üzerindeki etkilerini sorgular. Bu süreçte kanıt ile mahkeme ortamı arasında bir benzerlik kurar; tarihçi önce bir savcı gibi hareket eder ve hazır kanıtları sunarak geçmiş olayları yeniden yapılandırır; anlatımda retorik sanatları kullanır ve bir yargıç gibi, materyalden bazı sonuçlar çıkarır; bu sonuçların doğruluğu, kanıtların gücüne bağlıdır. Her bina ve mimari eser birer artefakt olarak kabul edilir ve bu kanıtlardan gerçekler çıkarılabilir ve test edilebilir. Zamana direnç gösteren bir yapı düşünüldüğünde, her şey kanıt olabilir; yapının resimde, fotoğrafta, eleştiride, popüler imgelerde, edebiyatta, tasarım çizimlerinde ve eskizlerde temsili, kanıt olarak kabul edilebilir.
Kitap, Bauhaus gibi bazı mimari hareketlerin tarihsel modellere karşı çıkmasına rağmen, bu hareketlerin bile aslında modernliğin bir tavrı olan “tarihsel bilinçle” yani geçmişin mimarlık üzerindeki etkisinin bilincinde olarak hareket ettiğini, çağdaş mimarlığın tarihsel referanslara göre değerlendirdiğini belirtmiştir. “Tarihsel araçsallaştırma problemi,” mimarlık tarihinin, özgün tarihsel bağlamından koparılarak sadece güncel mimari ihtiyaçlara hizmet edecek şekilde kullanılmasıyla ilgili bir sorundur. Croce’nin üçlü kategorizasyonu, tarihe farklı açılardan nasıl yaklaşılabileceğini gösterir. “Çağdaş tarih”, günümüzle doğrudan bağlantı kurarken; “kronik”, bu bağlantıyı kaybetmiş, sadece geçmişin bir kaydıdır; “filoloji” ise, tarihsel bilgiyi toplama ve değerlendirme sürecidir, ancak bu bilginin çağdaş dünyayla nasıl ilişkilendirileceği konusunda bir perspektif sunmaz. Dördüncü bölüm, mimarlık tarihine mimarlık pratiğinin sızmasının yarattığı kavramsal sorunlar olan “operatiflik” ve “araçsallık” sorunlarına odaklanmaktadır.
Leach, geçmişin mevcut mimarlık mesleğini biçimlendiren “modeller deposu” olarak görüldüğünü belirtir. Hopkins, Leach’in mimarlık tarihiyle mimarlık pratiğinin ayrı düşünülemeyeceğini kabul etmediğini, çünkü mimari tarihin pragmatik terimlerle uygulamaya faydalı olması gerektiğine inandığını öne sürer (11). Leach, tarih kavramlarını açıklarken Croce ve Carr’a atıfta bulunur; Croce, “çağdaş tarih”, “geçmiş tarih” ve “filoloji” kavramlarıyla öne çıkar. Bu ayrım, Carr’ın “temel olgular” ve “tarihsel olgular” arasındaki ayrımıyla örtüşür; Carr “nesnel gerçeklik” kavramının var olduğunu savunsa da, tarihçilerin-okulların sadece kısmi nesnel gerçekliğe ulaşabileceğini, tarihçinin kaçınılmaz olarak önyargılarını, ideolojik duruşunu, bağlamını arşiv çalışmalarına aktardığını yazmıştır. Leach ve Carr, Alman tarihinden etkilenen bir “tarih felsefesi” oluşturmaya çalışan Croce’yi referans almaktadırlar. Bir “temel olgu” aniden “tarihsel olguya” dönüşebilir. 18. yüzyılda antik Roma’nın yeniden okunması, Roma’nın Aydınlanma üzerindeki etkisinin ne kadar olduğunu keşfetmek meselesiydi. Leach, mimari fakültelerle, müzeler ve sanat tarihi disiplinleriyle ilişkili tarihçileri geçmiş olgular ve kronikler üzerinden eleştirir (12). Bu bölüm aracılığıyla okuyucu, Zevi ile Tafuri arasındaki çatışmaya yönlendirilmektedir; Zevi’ye göre tarih, mimarlık mesleği için öngörücü, ideolojik, eğitici, didaktik, reçeteci olmalıdır ki bu tarihin araçsallaştırılması, geçmişin mevcut durumu meşrulaştırmak için kullanıldığı bir araçsal tarih yazımını savunmaktır; Tafuri ise mimarlık tarihinin mimarlık pratiğini soruşturması gerektiğini savunmaktadır. “Operatif eleştiri”, tarih ile planlama arasında örtük bir uzlaşı olup, gelecekte belirli sonuçlar elde etmek için geçmişi belirli hedeflere uygun şekilde çarpıtarak, geleceği bugünden belirlemeye yönelik bir yaklaşımdır. Bu tanımda Tafuri’nin mimarlığın kapitalist sistemin tüketim döngülerinden bağımsız olamayacağı ya da mevcut kapitalist koşullar hakkında eleştirel olabileceği fikrini reddetmesi büyük yer tutmaktadır. Bu tartışmaya Giedion’ın da katıldığını düşünebiliriz; Giedion da kendi zamanından kopmuş tarihçilerin doğru sorular soramayacağını, donmuş olgular ve kronojilerle zamanla bağdaşmayan ilgisiz tarih yazacaklarını savunmuştur.
Sonuç olarak, Mimarlık tarihi Leach’e göre çağdaş mimarlık pratiğinin bağlamını oluşturur. Uzak geçmişte yapılan günümüzde ayakta kalan bir bina sadece tarihsel önemi için durmuyordur, tarihsel yapılar günümüzde de kullanılıyor, ziyaret ediliyor ve değerlendiriliyor, bu açıdan bugünün mimarlık pratiği için de bir referans noktası oluşturuyorlar. Dolayısıyla, Leach mimarlık tarihini anlatılaştırma stratejisi olarak teknik stratejisini ve mimarlığın özerkliği tartışması kapsamındaki bir “planimetrik düşünce” gibi tartışmalarla interdisiplinerlik tartışmalarına dengeli yer vermiştir. Bugün için referans olma noktasının en büyük riski mimarlığın anakronizme düşmesi olarak görülüyor. Burada çağdaş mimarlığın kökenini ne sanayileşme örüntüleri, ne kapitalist dünya pazarı ne de özerk burjuva oluşturmaktadır; 18. Yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin yön verdiği klasik geleneğin öneminin azalmasıyla estetiğin yükselmesiyle oluşan modernlikten söz edilmektedir. Mimarlık tarihindeki büyük düşünsel ve kurumsal değişimlere rağmen, tarih yazımındaki temel sorular (mimarlık tarihçisinin rolü, tarih yazımında kullanılan yöntemler gibi) özünde çok fazla değişiklik göstermemiştir. 1960 ve 1970’lerde tarih yazımında büyük bir paradigma değişimi yaşanmıştır; modernliğin Pevsner, Giedion, Zevi gibi birkaç isimle özdeşleştirilmesine karşı çıkan Tafuri, Banham, Venturi gibi yazarlar savaş sonrası modern mimarlığın gerilemesini sorgulamışlardır. Form ve işlev üzerine olan sorular, tarihselcilik ve anlam sorularına dönüşmüştür. Kuram kavramı, “mimari kompozisyonun, malzemelerin, süslemelerin entelektüel bir şekilde ele alınması”ndan, “mimarlığın eleştirel-tarihsel analizi”ne değişmiştir (13). Lyotard’ı alıntılayan Leach böyle bir yaklaşımın kendisinin postmodern olduğunda ısrarcıdır; büyük üst anlatılardan uzaklaşarak göreceli bilgiye yönelen bu tavrın beşeri bilimlerle ve Heidegger ve Hegel okumaya hatırı sayılır zaman ayıran kıta felsefesi formasyonunun değerlerinden etkilenmektedir. 1970’ler ve 1980’ler dekonstrüksiyon yani yapısöküm felsefesiyle 1990’ların sonunda mimarlık tarih yazımının tarihi mercek altına alınmıştır ki bu tavır mimarlığı bir söylem olarak düşünmektedir. 1990’larda eleştirel mimarlık tarihi beşeri bilimlerden beslenerek tarihi mimarlık kültürü içinde konumlandırmıştır. Michael Hays’in editörlüğünü yaptığı strüktüralist yaklaşımlarla özdeşleşen Oppositions ve postyapısalcı yaklaşımları temel alan Assemblage dergileri semiyotik ve postyapısalcılıktan deformasyon fikri üzerine dekonstrüksiyonist mimarlığa yönelme olarak ele almıştır. Michael Hays’in demecine atıfla başa dönersek tarihçinin rolü artık yalnızca üslupları sınıflandırmak değil, mimarlık bilgisini mümkün kılan ideolojik ve tarihsel koşulları, bu bilgiye şekil veren aktörleri ve kültürel bağlamları çözümlemek olmuştur.
Teşekkür
2022‑2023 Güz Dönemi’nde, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsünde doktora öğrencisi olarak aldığım AR 523 “Mimarlık Tarih Yazımına Giriş” dersindeki değerli katkıları için Doç. Dr. Kıvanç Kılınç’a teşekkür ederim.
Notlar
- Summerson, J. (1980). The Classical Language of Architecture, Thames and Hudson.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.25.
- Leach, Andrew, 2010, What is Architectural History? MA : Polity Press, Cambridge Malden, s.33.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.36
- Leach, 2015, s.42.
- Leach, 2015, s.45.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.59.
- Leach, 2015, s.67.
- Leach, 2015, s.72-73.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s.83.
- Hopkins, Andrew, 2011, “Review of Andrew Leach, What is Architectural History?” Polity, Cambridge, 2010. Journal of Art Historiography.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2015, s.110.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 125.
Kaynakça
- Carr, Edward, 1961, What is History?, University of Cambridge & Penguin Books.
- David Antonio Vila Domini, 2011, “What is Architectural History?” By Andrew Leach Polity, Cambridge, Architectural Research Quarterly, 15(1), 81-83.
- Hasol, Doğan, 1995, Ansiklopedik Mimarlık Sözlüğü, Yem Yayınları, İstanbul.
- Hopkins, Andrew, 2011, “Review of Andrew Leach, What is Architectural History?” Polity, Cambridge, 2010. Journal of Art Historiography.
- Leach, Andrew, 2010, What is Architectural History? MA : Polity Press, Cambridge Malden.
- Leach, Andrew, 2015, Mimarlık Tarihi Nedir? Çev. H. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
- Philip Goad, 2011, “What is Architectural History?”, Fabrications: The Journal of the Society of Architectural Historians Australia & New Zealand, 20(2), 143–144.
- Sabatino, Michelangelo, 2011, “What is architectural history?” [and] Manfredo Tafuri: choosing history [by] Andrew Leach’, Journal of architectural education, 2(64), 180-182.
- Stieber, N. “Architecture between Disciplines” Journal of the Society of Architectural Historians (JSAH), VOL.62, NO.2, June 2003, pp.176-177.
- Summerson, John, 1980, The Classical Language of Architecture, Thames and Hudson.
- Tafuri, Manfredo, 1976, “Operative Criticism”, Theories and History of Architecture, New York: Harper & Row.


