Aliye Pekin Çelik:
“İyi mimarlığın yalnızca iyi bir yapı üretmek değil, insanların yaşamını daha iyi hale getirmek olduğuna inandım…”
Mimar Aliye Pekin Çelik 1968’de ODTÜ Mimarlık Fakültesinden yüksek mimar olarak mezun oldu; iki yıl sonra, Türkiye’deki gecekondular üzerine yazdığı tezle Princeton Mimarlık Okulunun ilk kadın mezunu oldu. Doktorasını İstanbul Teknik Üniversitesinde tamamladı. İlgi alanı daha en başından sadece yapı ölçeği ve tasarımı değil, adil yerleşim alanları oldu. On yılını TÜBİTAK Yapı Araştırma Enstitüsünde pasif güneş mimarisi ve düşük maliyetli konut üzerine çalışarak, sonraki otuz yıla yakınını da Birleşmiş Milletler’de geçirdi. Önce Nairobi ve New York’taki UN-Habitat bünyesinde 1996 İstanbul Habitat II Konferansı’nın hazırlıklarını yönetti, ardından UNDESA’da ECOSOC’un çalışmalarını hazırlayan birimin başına geçti. 2010’da BM’nin kent gündemini mimarlarla buluşturmak için New York’ta Sürdürülebilir Kentleşme Konsorsiyumu’nun (CSU) kurucuları arasında yer aldı. Aliye Pekin Çelik’le mimarlığı bir tasarım nesnesi olmanın ötesinde, bir politika aracı olarak ele alan güçlü ve ilham verici kariyerini ve bu yolda yazıp derlediği kitapları konu alıyoruz.
Hazırlayan: Ebru Şevli, Mimar
EBRU ŞEVLİ 1970’te Princeton’daki teziniz Türkiye’deki gecekondular üzerineydi. Kuşağınızın mimarlık öğrencilerinin çoğu binanın kendisiyle ilgilenirken sizin konunuz daha en başından yerleşim gibi görünüyor; hem de imkanı ve kaynakları kısıtlı olan toplulukların yerleşimleri. Bu ilgi nasıl gelişti? Bize eğitiminizden ve mimarlık anlayışınızın nasıl şekillendiğinden bahseder misiniz?
ALİYE PEKİN ÇELİK Mimarlık bence, sanatla teknolojiyi ve yaratıcılıkla işlevselliği bir araya getiren bir meslekti. Ama zaman içinde benim için daha önemli bir tarafı ortaya çıktı: Mimarlık doğrudan insanların yaşamını etkiliyordu. Her zaman mimarlığın yalnızca belirli bir gelir grubuna ya da belirli bir kullanıcı tipine hizmet etmemesi gerektiğini düşündüm. Varlıklı insanlar ve büyük kurumlar için yapılan yapılardan çok asıl ilgimi çeken, mimarlığın toplumun daha geniş kesimlerine, özellikle de imkanları sınırlı insanlara nasıl katkıda bulunabileceği idi.
Bu düşüncenin oluşmasında ODTÜ’deki öğrencilik yıllarımda Bilgi Denel, Abdullah Kuran, Fritz Janeba ve Cevat Erder gibi değerli hocaların büyük etkisi oldu. Ankara’nın düşük gelirli mahallelerine yaptığımız gezileri ve eski Ankara evlerinde insanların nasıl yaşadığını gözlemlediğimiz zamanları hala hatırlıyorum. İyi mimar olabilmek için önce insanı, onun yaşam biçimini ve ihtiyaçlarını anlamak gerektiğini fark ettim.
Yüksek lisans tezimde de kimsesiz çocuklar için bir yuva ve hastane projesi üzerinde çalıştım. Burada benim için önemli olan, kimsesiz çocukların özel ihtiyaçlarını anlamak ve mimarlık yoluyla bunlara cevap verebilecek güvenli bir ortam yaratmaktı.
Princeton Üniversitesine gittiğimde Kenneth Frampton’ın Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarındaki konut çalışmaları üzerine yaptığı araştırmalar beni çok etkiledi… 1960’ların sonlarında kentleşmenin hızlanması, gecekonduların artması, kırsal kesimden kentlere göç ve bu insanların kentlerde nasıl barınacağı artık yalnızca yerel değil, uluslararası bir sorun haline gelmeye başlamıştı. Eduardo Lozano ile Latin Amerika’daki gecekondu yerleşimleri üzerine çalışırken, aynı zamanda New York’un East Harlem bölgesindeki “tenement (1)” adı verilen eski konut yapıları üzerinde araştırmalar yapıyorduk. Bir tarafta gelişmekte olan ülkelerdeki gecekondu sorunu, diğer tarafta New York gibi gelişmiş bir kentte düşük gelirli insanların yaşadığı zorluklar gözümüzün önündeydi. Aslında farklı coğrafyalarda aynı temel soruyla karşı karşıyaydık: Kentlerde daha iyi yaşam koşulları nasıl sağlanabilir?
Ankara’ya döndükten sonra İmar ve İskan Bakanlığında çalışmaya başladığımda Devlet Planlama Teşkilatındaki konut çalışmalarına katıldım. Böylece öğrencilik yıllarında başlayan bu ilgi, yavaş yavaş akademik ve mesleki hayatımın bir parçası haline geldi. Mimarlık bana hem yaratıcı ve entelektüel bir uğraş alanı sunuyordu hem de insanların yaşamlarını doğrudan etkileyebileceğim bir araç veriyordu. İyi mimarlığın yalnızca iyi bir yapı üretmek değil, insanların yaşamını daha iyi hale getirmek olduğuna inandım.
EŞ Princeton Mimarlık Okulunun ilk kadın mezunusunuz; üniversitenin kadın öğrenci almaya başlamasından yalnızca bir yıl sonra mezun oldunuz. “İlk” olmanın sizin için hiçbir zaman mesele olmadığını birçok kez söylediğinizi okudum. O yıllardan sizde kalan daha çok insanlar olmuş gibi görünüyor: Robert Geddes, Victor Olgyay, Kenneth Frampton, tez danışmanınız Eduardo Lozano; bugün mimarlık tarihine mal olmuş isimler. Her biri size neyin kapısını açtı, o dönemden sonraki işlerinize neler taşıdınız?
APÇ Princeton Üniversitesi Mimarlık Fakültesine kabul edilen ve oradan mezun olan ilk kadın olmam bugün hala birçok insanı şaşırtıyor. Ama aslında ben bunu biraz farklı görüyorum. Biz, meslek seçerken kadın-erkek ayrımının bugünkü kadar konuşulmadığı, bu konuda oldukça şanslı bir kuşağın çocuklarıydık. ODTÜ’de de hiçbir zaman kadın olduğum için bir zorluk yaşamadım.
Princeton’a gittiğimde, Mimarlık Fakültesi Dekanı Robert Geddes son derece ilerici bir mimar ve şehirciydi. Kadınların Princeton Üniversitesine kabul edilmediği bir devirde beni okula kabul etti. O benim için sadece iyi bir eğitim fırsatı yaratmadı; sonraki yıllarda çok yakın bir dost olduk ve pek çok konuda birlikte çalışma fırsatımız oldu. Birleşmiş Milletlerdeki çalışmalarımla da yakından ilgilenirdi. Hatta Habitat II Konferansı’na da geldi. Kendisini kısa bir süre önce, 96 yaşındayken kaybettik. Ölümünden yaklaşık bir ay önce telefonda konuştuğumuzda ona “Nasılsınız?” diye sordum. Bana hala mimarlığı bırakmayan, çok tipik bir Robert Geddes cevabı verdi: “Yatay’ım.” dedi.
Princeton’daki hocalarım arasında Victor Olgyay’ın da benim için çok özel bir yeri var. Bence o gerçekten bir dahiydi, ama uzun süre yeterince keşfedilmemiş bir dahiydi. “Design with Climate”, yani biyoklimatik tasarım üzerine yazdığı kitabı ve dersleri benim düşünce biçimimi çok etkiledi. İlk kez ondan, bir binanın doğal olarak ısıtılması ve soğutulmasında tasarımın, yerleşme biçiminin, güneşin geliş açısının ve iklimin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Bugün pasif ısıtma, pasif soğutma ve enerji tasarrufu dediğimiz konuları o yıllarda bize anlatıyordu. Tasarım hocalarım Charles Gwathmey ve Michael Graves’i, mimarlık tarihçisi ve kuramcısı Anthony Vidler’ı da anmadan geçemem. Hepsi benim için çok değerli hocalardı ve daha sonra Amerikan mimarlığının ve mimarlık eğitiminin önde gelen isimleri oldular.
Tez projemi beğenmeleri sayesinde mezun olurken American Institute of Architects tarafından ödül aldım. Ama benim için asıl önemli olan ödülün kendisinden çok, tez çalışmam sırasında üzerinde durduğum konuların hayatımın geri kalanını nasıl şekillendirmesidir. İnsan yerleşmeleri, düşük gelirli insanlar için konut ve enerji tasarrufu gibi konulara o yıllarda ilgi duymaya başladım. Sanırım daha sonra bütün meslek hayatımı bu konuların farklı boyutları üzerinde çalışarak geçirmemin temeli de Princeton’da, o hocalarla geçirdiğim yıllarda atıldı. Bugün geriye dönüp baktığımda, mimarlık eğitimimin bana yalnızca nasıl tasarım yapılacağını öğretmediğini düşünüyorum. Bana, “Mimarlık kimin için ve ne için yapılır?” sorusunu sormayı öğretti.
EŞ 1970’lerde TÜBİTAK Yapı Araştırma Enstitüsünde pasif güneş mimarisi, enerji tasarrufu ve düşük maliyetli konut üzerine çalışıyordunuz; konuyu televizyona da taşıdınız, enerji kullanımı üzerine geniş kitleye seslenen bir program hazırladınız. Sürdürülebilirliğin bir eğilime dönüşmesinden çok önceydi bu; eğilimlerse çoğu zaman yüzeyselleşiyor ya da asıl hedefinden uzaklaşıyor. O dönemde bu araştırma nasıl yürüyordu, enstitünün dışına, toplumsal dile nasıl taşıdınız?
APÇ TÜBİTAK Yapı Araştırma Enstitüsü, İTÜ’nün değerli profesörü Tulu Baytin’in öncülüğünde gelişen mükemmel bir kuruluştu. Yapı Araştırma Enstitüsüne girmeden önce de İTÜ’de Prof. Lütfi Zeren ile pasif güneş tasarımı konusunda doktora çalışmama başlamıştım. Dolayısıyla enerji konusu benim için tamamen yeni değildi. YAE’de bu ilgimi daha geniş bir araştırma alanına taşıma fırsatı buldum.
Bu genç kuruluşta Türkiye’de mimarlık ve yapı alanında gerçekten önemli değişiklikler yapabileceğimize inanıyorduk. Çok umutlu ve heyecanlı bir ekiptik. Hepimiz çok çalışıyorduk ve yaptığımız araştırmaların yalnızca akademik çevrede kalmasını istemiyorduk. Yayınlarımız, enstitü bültenimiz ve Bilim ve Teknik dergisindeki yazılarımız aracılığıyla araştırmalarımızın sonuçlarını mümkün olduğunca hızlı bir şekilde kamuoyuyla paylaşmaya çalışıyorduk.
Ben dar gelirliler için konut konusundaki çalışmalarımın yanı sıra özellikle enerji tasarrufu üzerinde çalışıyordum. Bu konu beni giderek daha fazla heyecanlandırmaya başladı. Bunun çok somut bir nedeni vardı: O yıllarda Ankara’da ciddi bir hava kirliliği sorunu yaşanıyordu. Kış aylarında yoğun kömür kullanımı nedeniyle hava adeta yaşanmaz hale geliyordu. İnsanlar bunu her gün soluyordu, ama buna karşı yeterince ciddi önlem alınmıyordu. Mimarlığın ve yapı sektörünün bu sorunun çözümünün bir parçası olabileceğini düşünmeye başladım. Araştırmalarımın temelinde çok basit bir fikir vardı: Eğer binalarda daha az enerji kullanabilirsek, hem insanların enerji maliyetlerini azaltabilir hem de özellikle kömür kullanımından kaynaklanan hava kirliliğini azaltabiliriz.
Bu nedenle bir yandan mevcut binalarda enerji tüketimini azaltmanın yollarını araştırıyor, diğer yandan yeni binaların tasarım aşamasından başlayarak daha az enerji kullanmasını sağlayacak pasif tasarım ilkeleri üzerinde çalışıyordum. Mevcut binaların da bu prensiplere göre yenilenebileceğini, yani bugün kullandığımız ifadeyle retrofit edilebileceğini savunuyordum. O dönemde yaptığım çalışmaların gerçekten işe yarayacağına inanıyordum. Bunun benim için güzel bir göstergesi de “Mevcut Binalarda Enerji Tasarrufu” adlı yayınımın gördüğü büyük ilgi oldu. Yayın beklediğimizden çok daha fazla ilgi gördü ve satış rekoru kırdı. Ayrıca yaptığım bir televizyon programı da oldukça geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Bu benim için önemliydi, çünkü araştırmanın yalnızca bilimsel bir çalışma olarak kalmayıp toplumda karşılık bulabileceğini görüyordum. İnsanlara enerji tasarrufunun neden önemli olduğunu anlatabiliyor ve mimarlığın bu konuda nasıl bir rol oynayabileceğini gösterebiliyordum.
O yıllarda benim çıkış noktam Ankara’daki hava kirliliği idi. Fakat zaman içinde bunun çok daha büyük bir sorunun parçası olduğunu fark ettik. Bugün geriye baktığımda, o yıllarda üzerinde çalıştığımız konuların aslında iklim değişikliği tartışmasının temelini oluşturduğunu görüyorum. O zamanlar henüz “iklim değişikliği” kavramı bugünkü kadar hayatımızın merkezinde değildi. Bugün ise iklim değişikliği gezegenimizdeki yaşamı tehdit eden en ciddi küresel sorunlardan biri haline geldi. Bu nedenle o dönemde yaptığım çalışmalar benim için yalnızca bir araştırma konusu değildi. Mimarlığın insanların yaşam kalitesini iyileştirmenin yanı sıra, çevreyi korumada ve geleceğimizi şekillendirmede ve hatta gezegenimizi korumada da önemli bir sorumluluğu olduğuna dair inancımın başlangıcıydı.
EŞ 1981’de Nairobi’de UN-Habitat’a geçtiniz; belki de hiç tanımadığınız bir kıtada politika üretmeye. Bu adımı atmanızda ne etkili oldu, o altı yıl konuta bakışınızda neyi değiştirdi? Bir de, Nairobi’den, son kitabınız “Women and Sustainable Urbanization”a uzanan çizgiden bahseder misiniz?
APÇ UN-Habitat’ın merkezinde çalışırken de enerji, konut, yerel yapı malzemeleri ve yerel yapı yöntemleri üzerine araştırmalar yapmaya devam ettim. Buna zaman içinde kadın konusu da bir odak noktası olarak çalışmalarıma eklendi. Kadınların yapılı çevrenin oluşturulmasında çok daha önemli bir rol üstlenmeleri gerektiğine inanıyordum. Bu konuya da büyük bir hevesle yöneldim. Sanırım bunda annemin de önemli bir etkisi vardı. Annem tam anlamıyla bir Atatürk çocuğuydu; çok ilerici bir kadındı. Çocukken bana “Kadınlar kocalarına bağımlı olmamalı, kendi paralarını kazanmalı derdi.” Dolayısıyla kadınların kendi ayakları üzerinde durması gerektiği düşüncesi benim için çocukluğumdan beri çok doğal bir düşünceydi. 1980’li yıllarda kadınların insan hakları konusunda pek çok çalışma yapılmasına rağmen, kadınlarla yapı sektörü arasındaki ilişki ve kadınların yapılı çevrenin oluşturulmasındaki rolü henüz yeterince ele alınmıyordu. Ben de bunun önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyordum.
1985’de Nairobi’de Birleşmiş Milletler Dünya Kadınlar Konferansı düzenlendi. UN-Habitat beni bu toplantıya temsilci olarak gönderdi. Ben de orada, kadınların yalnızca konutların kullanıcıları olarak görülmemesi; konutun, mahallenin ve genel olarak yapılı çevrenin oluşumunda karar verici ve aktif aktörler olmaları gerektiği düşüncesini savundum. Kadınların hiç adları geçmeden gecekonduları inşa etmeleri, tuğlaları yapmaları, bazı ülkelerde kadınların taşınmazlara sahip olmalarının zorlukları, veraset ile ilgili kanunlar, yapı sektöründe çalışmalarını engelleyen sosyolojik, kültürel engeller gibi konular çok önemliydi.
New York’a atandığımda ise UN-Habitat temsilcisi olarak kadın konusunda yapılan ve UN’in çeşitli kuruluşlarını bir araya getiren bütün toplantılara katıldım, sorumluluklar aldım, New York, Viyana ve St. Vincent ve Grenadinler’de konferanslar düzenledim, konuşmalar yaptım ve yazılar kaleme aldım. Sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve taban örgütleriyle iş birliği yaparak kadınların sorunları, hakları ve özellikle barınma konusundaki çalışmalarımı sürdürdüm. Zaman içinde UN-Habitat’ın da bu konuya yaklaşımı güçlendi. Bu konudaki çabalarımın da katkısıyla, UN-Habitat Birleşmiş Milletler sistemi içinde kadınlar ve konut/barınma konusunda en etkin kuruluşlardan biri haline geldi.
Daha sonra CSU bünyesinde de bu konuyu ele alan bir toplantı yapmanın gerekli olduğunu düşündük. Şansımıza, Türkiye’de bu konunun en önemli otoritelerinden biri olan Yakın Ertürk, UN-Women’da görev yapan Gülden Türköz-Cosslett ve kadınlar konusunda çok iddialı çalışmalar yapan Charlotte Bunch gibi isimler ile UN-Habitat’ın da katılımıyla New York’taki Türkevi’nde çok başarılı bir toplantı gerçekleştirdik. Sözünü ettiğiniz kitap da aslında bu toplantının bir yansıması, yalnızca bir toplantının kaydı değil; yıllar boyunca kadınlar, barınma ve yapılı çevre konusunda yürüttüğümüz çalışmaların ve tartışmaların bir devamı niteliğindedir.
EŞ Habitat II, İstanbul, 1996. Kendi ülkenizde toplanan, barınmanın bir insan hakkı olarak tanınmasına katkı sağlayan bir konferansın hazırlıklarını New York’tan yürüttünüz. Aradan otuz yıl geçti; Habitat II hakkında bugün geriye baktığınızda neler düşünüyorsunuz?
APÇ 1996 yılında dünya kentsel nüfusunun oranı %45,1 idi. Vancouver’da 1976’da Birleşmiş Milletler’in, Habitat I konferansında dünyadaki insan yerleşmeleri konusunda kurulmasına karar verdikleri UN-Habitat, (Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Organizasyonu) 1978’den beri Nairobi’de görev yapıyordu. Kuruluşun başkanı Dr. Arcot Ramachandran, 1992’de New York’taki UN Habitat ofisinde benim de olduğum bir grupta acaba Vancouver’ın 20. yılını kutlasak mı diye bir fikir ileri sürdü. Ben de “Acaba Türkiye ev sahipliği yapsa genel kurul, toplantı masrafları azalacağı için toplantının karar tasarısını daha kolay kabul eder mi?” diye sordum. Türkiye daha önce Mısır’da yapılan nüfus konusundaki toplantıya ev sahipliği yapmak istemiş fakat oylamada kaybetmişti. Ramachandran’ın onayından sonra o zamanki Büyükelçimiz, Mustafa Akşin’le görüştüm, o da konuyu gayri resmi olarak Süleyman Demirel’e götürdü ve onayını aldı. Böylece genel kurula sunulacak olan karar tasarısında Türkiye’nin ev sahipliği yapmak için konferansı davet ettiğini ilave ettik. Vancouver’da 1976’da yer alan Habitat I Konferansı’ndan yirmi yıl sonra hükümetler, insan yerleşimlerinin yaşam kalitesinde geçen yirmi yıl içinde yeterli bir iyileşme sağlanamadığı gerekçesiyle bu konuda ikinci bir konferansı İstanbul’da düzenlemeye karar verdiler.
New York, Cenevre ve Nairobi’de BM hazırlık toplantıları düzenlendi. New York Ofisi danışmanlar ve idareci personellerle büyütüldü. Bu arada kuruluşun direktörleri değişti. O dönemde konferansın Genel Sekreteri ve UN-Habitat’ın İcra Direktörü Gambiyalı Dr. Wally N’Dow, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ise Boutros Boutros-Ghali idi. UNDESA da UN-Habitat gibi konferansın organizasyonunda önemli bir rol üstlendi.
Bu arada ben de New York ofisinin direktörlüğüne atandım. Çok yoğun bir hazırlık döneminden sonra Habitat II, yani İkinci Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı, 3–14 Haziran 1996 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirildi. “Kent Zirvesi” olarak da adlandırılan konferans; ulusal ve yerel yönetimlerin üst düzey temsilcilerinin yanı sıra özel sektör, sivil toplum kuruluşları (STK’lar), araştırma ve eğitim kurumları ile medya temsilcilerini bir araya getirdi. Birleşmiş Milletler Şartı’nın ilkelerinden esinlenen herkes için yeterli barınma sağlanması; insan yerleşimlerinin daha güvenli ve sağlıklı hale getirilmesi ve kentlerin daha yaşanabilir kılınması gibi evrensel hedefler tartışıldı ve kabul edildi. Konferansın sonuçları İstanbul Bildirgesi ve Habitat Gündemi ile bütünleştirilerek sürdürülebilir insan yerleşimlerinin gerçekleştirilmesine yönelik yeni bir küresel eylem planı olarak benimsendi. BM Genel Sekreteri ile UN-Habitat icra direktörüne danışmanlık yapan Seçkin Kişiler Grubu (Eminent Persons Group) arasında eski bakanlar, Habitat I’in Genel Sekreteri ve Kolombiya’nın BM Daimi Temsilcisi Enrique Peñalosa, Curitiba’nın eski Belediye Başkanı ve Valisi Jaime Lerner ile tanınmış Mimar Charles Correa gibi isimler yer alıyordu.
İstanbul’daki konferansa yaklaşık yirmi bin kişi katıldı. Katılımcılar arasında başbakanlar, devlet başkanları ve bakanların yanı sıra Fidel Castro ve Bella Abzug gibi tanınmış isimler de bulunuyordu. O dönemde UN-Habitat Nairobi’de artık köklü bir kurum haline gelmiş ve kentsel sorunlar ile insan yerleşimleri konusunda küresel farkındalığı artırmaya çalışıyordu. Yapılan bütün çalışmalara rağmen kentler büyümeye devam etmiş, gecekondu ve yoksul yerleşim alanları genişlemişti. Hükümetlerin yaptıkları ya da yapmadıkları, kentleşme hızını veya kentlerdeki yaşam kalitesini yeterince etkileyememişti. Bununla birlikte UN-Habitat’ın çalışmaları sayesinde hükümetler yaşanan gelişmeler konusunda artık çok daha bilinçliydiler ve bu kapsamlı sorunları tek başlarına çözemeyeceklerinin farkına varmaya başlamışlardı. İlk kez, kentlerin gecekondu ve yoksul mahallelerinde yaşayan toplulukların düşüncelerine, deneyimlerine ve desteğine; aynı zamanda sivil toplumun ve diğer paydaşların katkısına ihtiyaç duyulduğu açık biçimde kabul edilmeye başlandı.
Habitat II’nin temel amaçları, insan yerleşimlerindeki koşulların kötüleşmesini durdurmak ve kadınların ve kırılgan toplumsal grupların ihtiyaçlarını ve katkılarını dikkate alarak herkesin yaşam çevresinde iyileşme sağlamaktı. Konferans, genel bir ilkeler ve taahhütler bildirgesi kabul etti ve ulusal ve uluslararası çabalara rehberlik edecek küresel bir eylem planı oluşturdu. Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Merkezi’ne (UNCHS), konferansta kabul edilen ve daha sonra BM Genel Kurulu tarafından onaylanan Habitat Gündemi’nin uygulanmasını desteklemek ve izlemek üzere kısmen farklı ve güçlendirilmiş bir görev verildi.
Hükümetlerden bütün konut sorunlarını çözmelerini bekleyen Habitat I’in aksine, Habitat II ortakların ve paydaşların görüşlerine açıktı. Hükümetlerden, kendi konutlarını ve topluluklarını oluşturmak isteyen insanların önünü açan ve onları destekleyen “kolaylaştırıcı” bir rol üstlenmeleri istendi. Böylece hükümetler, paydaşların ve yerel yönetimlerin yardımı olmaksızın yeterli konut sağlama ve sürdürülebilir insan yerleşimleri oluşturma konusundaki sınırlılıklarını kabul etmeye başladılar. Bir Birleşmiş Milletler konferansında ilk kez STK’lar ve sivil toplum kuruluşları konuşmaya ve tavsiyelerin hazırlanmasına doğrudan katılmaya davet edildi.
Dünyanın dikkatini gerektiren başlıca sorunlar, “An Urbanizing World: The Global Report on Human Settlements 1996” (Kentleşen Bir Dünya: İnsan Yerleşimleri Küresel Raporu 1996) adlı raporda özetlendi. Rapor, kentlerin kalkınma stratejilerinin merkezine yerleştirilmesi gerektiğine dikkat çekerken, giderek büyüyen yoksulluk ve kötü konut koşulları sorunlarına ilişkin farkındalığı da artırdı. Konferans, kentlerin küresel büyümenin motorları olduğunun kabul edilmesine katkıda bulundu. Bununla birlikte, yetkin ve hesap verebilir kentsel yönetişimin gerekliliğini ve yurttaş gruplarına, toplum örgütlerine ve STK’lara önem verilmesinin zorunluluğunu da gündeme taşıdı.
“Her şeyi hükümetler yapsın” anlayışından, sorumluluğun toplumun diğer kesimleriyle paylaşılmasına ve kullanıcıların karar alma süreçlerine katılmasına doğru değişti. Hükümetin rolü doğrudan sağlayıcı olmaktan çıkarak giderek daha fazla kolaylaştırıcı ve destekleyici bir niteliğe dönüştü.
Kadın örgütlerinin ve sivil toplumun olağanüstü varlığı ve aktif katılımı ilk kez bu ölçekte görüldü. Buna karşılık özel sektör büyük ölçüde sürecin dışında kaldı. “Yeterli barınma hakkı” kavramı ile hükümet ve paydaşlar arasındaki ortaklık anlayışı yeni ve önemli yaklaşımlar olarak ortaya çıktı. Devletler, yerel yönetimlerin kendi ortakları olduğunu ve Habitat Gündemi’nin uygulanmasında vazgeçilmez bir role sahip bulunduğunu kabul ettiler. Yönetişimin önemi ilk kez bu ölçüde vurgulandı. Yerel yönetimlerin ve diğer paydaşların rollerine yapılan güçlü vurgu, Habitat II’nin en önemli yeniliklerinden biri oldu. Gördüğünüz gibi bu prensipler hala çok geçerli. 2016’da yapılan Habitat III konferansında en önemli gelişme yerel yönetim kuruluşlarının çok önem kazanması oldu. Ayrıca 2015 yılında kabul edilen Sürdürülebilir Gelişme Amaçları’nın (SDG) konferans sonuçlarına etkisi oldu. Ayrıca iklim değişiminin etkileri, sürdürülebilirlik, dayanıklılık ve “regeneration” (yenileme) kavramları kullanılmaya başladı. Ama bu çok derin bir konu.
EŞ Habitat’tan sonra UNDESA’ya geçtiniz; ECOSOC’un çalışmalarını hazırlayan birimin başındaydınız. Artık doğrudan küresel politikanın nasıl işlediğiyle uğraşıyordunuz sanırım. İçeriden bakınca, herkesin hemfikir olduğu hedeflerle hükümetlerin gerçekten yaptıkları arasındaki mesafe nasıldı? Bu süreçten bahseder misiniz?
Bu süreci biraz uzun da olsa benim içinde bulunduğum ECOSOC açısından anlatmaya çalışacağım. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC), seçimle belirlenen 54 ülkenin temsilcilerinden oluşur. Konsey üyelikleri coğrafi temsil esasına göre dağıtılır. ECOSOC üyeleri, Birleşmiş Milletler sisteminin sürdürülebilir kalkınmanın üç temel boyutu olan ekonomik, sosyal ve çevresel alanlardaki çalışmalarının merkezinde yer alır. ECOSOC, sürdürülebilir kalkınmanın bütünleştirilmesi, uygulanması, izlenmesi ve değerlendirilmesi için BM sisteminin temel platformlarından biridir.
ECOSOC, Birleşmiş Milletler Şartı ile oluşturulan BM’nin altı ana organından biridir. Ekonomik, sosyal ve çevresel konularda koordinasyon, politika değerlendirmesi, politika diyaloğu ve tavsiyelerin geliştirilmesinden; ayrıca uluslararası düzeyde kabul edilmiş kalkınma hedeflerinin uygulanmasının desteklenmesinden sorumlu başlıca organdır. Birleşmiş Milletler sisteminin ve uzmanlık kuruluşlarının ekonomik, sosyal ve çevresel alanlardaki faaliyetleri için merkezi bir koordinasyon mekanizması görevi görür; bu alanlarda çalışan yardımcı organları ve uzman kuruluşları gözetir.
BM’nin işlevsel ve bölgesel komisyonlarını, operasyonel kuruluşlarını ve uzmanlık kuruluşlarını bir araya getiren bir şemsiye yapı olarak ECOSOC, küresel normların oluşturulması ile bunların uygulanması arasında bağlantı kurar. Çeşitli platformlarda, sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesine katkıda bulunan farklı aktörleri ve ortakları bir araya getirir. Aynı zamanda sahip olduğu geniş bilgi birikimini ve uzmanlığını paylaşarak kamuoyunun farkındalığını ve eyleme geçmesini destekler.
Birleşmiş Milletler sistemi içinde ECOSOC, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel boyutuyla bağlantılı geçmişte düzenlenmiş büyük uluslararası konferansların sonuçlarının izlenmesinde başlıca sorumluluğa sahiptir. Bu görevi, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının (SKA’ların) uygulanmasının izlenmesiyle birlikte sürdürmektedir. Politikacılar, parlamenterler, akademisyenler, vakıflar, özel sektör temsilcileri ve ECOSOC nezdinde danışmanlık statüsüne sahip binlerce sivil toplum kuruluşu (STK) dahil olmak üzere çok geniş bir paydaş kitlesini sürdürülebilir kalkınma konusunda diyaloğa dahil eder. Konsey, her çalışma döneminde ECOSOC tarafından belirlenen yıllık tema çerçevesinde çeşitli toplantılar düzenler. Böylece farklı paydaşlar arasında sürekli, odaklanmış ve kapsamlı bir tartışma ortamı oluşturulur.
Benim görevim ECOSOC sekretaryası, delegasyonlar ve Birleşmiş Milletlerin çeşitli komisyonları ve kuruluşları arasında ahenkli bir çalışma programı yaratmak ve bu farklı varlıkların hep birlikte çalışmasını sağlamaktı. Karar tasarı teklifleri önce gayri resmi sonra da resmi toplantılarda görüşülür ve teklif olarak ECOSOC idaresine gelir. Her türlü karar tasarısının kabulü çok uzun konsültasyonlar, tartışmalardan, defalarca yapılan düzeltmelerden sonra, ECOSOC ve daha sonra genel kurulda tartışılarak kabul veya reddedilir. Bundan sonra uygulanıp uygulanmaması hükümetlere, yerel yönetimlere ve sivil toplum kuruluşlarına kalır. BM pek çok toplantıda Yıllık Bakanlar Düzeyi, Komisyon Toplantıları, Gençlik Forumu, İşbirliği Forumu, gibi toplantılarda hükümetlerden istediği bilgilerle yapılan ve yapılmayanları açıklar. Ayrıca başta UNDP, UNICEF, UNESCO, UN-Habitat gibi kuruluşlar bunların uygulanması için ülkelerde hem teknolojik hem de finans konusunda destek sağlar. Kararların uygulanmasını kontrol eder. Daha fazlasını yapamaz. Onun için BM genel sekreterliği bütün gayretlerine rağmen belli bir noktaya doğru gelişme konusunda ülkelere yardımcı olur. Gerisi daha önce söylediğim gibi hükümetlerin, belediyelerin, seçmenlerin, sivil toplum kuruluşlarının elindedir.
EŞ 2010’da New York’ta üç mimarla, Lance Jay Brown, James McCullar ve Urs Gauchat’yla birlikte CSU’yu kurdunuz. Mesleğe o güne kadar sahip olmadığı neyi kazandırmak istiyordunuz? Başlangıçta CSU’nun mimarlarla BM arasındaki yerini nasıl hayal ediyordunuz? Bugün CSU programında heyecan veren nelerden bahsetmek istersiniz?
APÇ Amacımız, tasarım dünyası ile Birleşmiş Milletler arasında bir köprü kurmak ve zengin ya da yoksul, küçük ya da büyük tüm kentlerde insanların yaşam koşullarının iyileştirilmesine katkıda bulunmak. Meslektaşlarımızın, mimarların, plancıların ve diğer tasarım profesyonellerinin, zengin ve yoksul ülkelerin temsilcilerinin Birleşmiş Milletler’de kentler ve yapılı çevre konusunda neler tartıştıklarını bilmek ve anlamak isteyeceklerine inanıyorduk. Ancak günlük yaşamlarında sayısız tasarım sorunu, bütçe kısıtlamaları ve altyapı meseleleriyle uğraşan meslek insanları için Habitat konferanslarında, UN-Habitat’ta ve özellikle ECOSOC toplantılarında kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu ve hangi kararların alındığını izlemek ve anlamak kolay değildir.
Birleşmiş Milletlere üye ülkelerin sürdürülebilir kentleşme ve aynı zamanda dar gelirliler için konut, iklim değişiminde kentlerin etkisi konusunda yürüttükleri ciddi ve kapsamlı çalışmaları; kentlerin şekillenmesinde bugün ve gelecekte kritik rol oynayacak mimarlara, kent plancılarına ve tasarım profesyonellerine tanıtmak istedik. Önümüzdeki otuz yıl içinde kentlere taşınacağı öngörülen yaklaşık 2,5 milyar insanı barındıracak kentlerin nasıl planlanacağı ve tasarlanacağı, bu meslek gruplarının önündeki en önemli sorumluluklardan biri olduğunu hatırlatmak, bunu kitlelere de duyurmak, hem BM’deki eksperlerin ve bu alanda başarılı mimar mühendislerin birbiriyle tartışmasını, beyin fırtınası yapmasını istedik.
Yapılı çevre ile bağlantılı sorunlar, iklim değişikliği, yoksulluk, yetersiz veya giderek işlevini kaybeden altyapı ve ulaşım sorunları öngörülebilir gelecekte de kentleri ve dünyayı etkilemeye devam edecektir. Biz mimarlara, tasarladıkları bina, ne olursa olsun, kime hizmet etmek için yapılırsa yapılsın kentlerdeki yaşamın bütün kent sakinleri için daha iyi olabilmesi açısından çok önemli bir rolü olduğunu hatırlatmak istedik.
CSU’nun UN-Habitat ve UNDESA ile el ele çalışmaya devam etmesi; bu kuruluşların sürdürülebilir kentleşme konusundaki misyonlarını daha geniş kitlelere anlatması, yaptıkları önemli çalışmaları görünür kılması ve Birleşmiş Milletler ile tasarım profesyonelleri arasında yeni ortaklıkların kurulmasına katkıda bulunması büyük önem taşımaktadır. CSU’nun temel amacı, Birleşmiş Milletlerin sürdürülebilir kentleşme konusundaki küresel gündemi ile kentleri fiilen planlayan ve tasarlayan profesyoneller arasında bir köprü oluşturmaktır.
EŞ CSU’nun gerçekten kayda değer bir yayın koleksiyonu var: “Public Spaces (2015)”, “Large Movements of Refugees and Migrants (2016)”, “Gateway Portals (2017)”, iki pandemi kitabı ve sonrası. Bir arada okunduğunda, BM’nin kent gündeminin neredeyse on yılını mimarların gözünden izlemek mümkün. Her konferansın ve kitabın temasına nasıl karar veriyorsunuz? Geriye dönüp baktığınızda, bu arşivi nasıl değerlendiriyorsunuz?
APÇ İltifatınıza çok teşekkür ederim çünkü kitaplarla çok övünüyorum. Sürdürülebilir kentleşme konusunda güncel konularda, dünyanın her tarafında gelen eksperlerin görüşlerini, öğretilerini, projelerini, önerilerini yakalayıp o toplantılarda bulunan 400-500 kişinin dışında dağıtma olanağına sahip olduk. Her konferans ve dolayısıyla kitabın konusunun güncel sorunları incelemesini istiyoruz ve CSU’nun idarecileri arasında uzun görüşmelerden sonra konuya karar veriyoruz. Konuşmacıları başarılı mimarlar ve uluslararası bilinen, dünyanın her tarafında çalışan eksperlerden seçiyoruz. Örneğin Avrupa’ya büyük sayıda mülteci geldiği zaman konumuz mültecilerin yerleştirilmesinde, mimarların, yerel yönetimlerin ve kent plancılarının rolleriydi. Covid sırasında sağlık, planlama, binaların etkisi, mevcut binaların farklı amaçlarla kullanılması toplantı konumuzdu. ABD’deki Sandy fırtınasından sonra felaketleri önleyecek tasarı konusu ele alındı. Bazen de önemli ve yeterince üzerinde durulmayan konulara eğildik, örneğin kentlerde kamu alanları, ulaşım merkezleri… Bir hatamız oldu da, o da kitapların yeterince dağıtımına önem vermedik.
EŞ Son kitabınız “Women and Sustainable Urbanization (2023)”, 1980’lerde Nairobi’deyken üzerinde çalıştığınız bir konuyu ele alıyor. Kitabın ana hedefini ve okuyucuya sunduğu bakış açısını sizden dinleyebilir miyiz?
APÇ Toplantının amacı kadın haklarının ve özellikle kent yaşamı, mülkiyet hakları, kadın ve mekan konularında BM’de yapılan çalışmaların ve bunların uygulanmasının dinleyicilere örneklerle anlatılmasıydı. 2016’da Ekvador’un Quito kentinde düzenlenen BM-Habitat III Konferansı’nda kabul edilen Yeni Kentsel Gündem (New Urban Agenda), kentlerin ve insan yerleşimlerinin planlanma, tasarlanma, finanse edilme, geliştirilme, yönetilme ve idare edilme biçimlerinin yeniden ele alınmasında toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve tüm kadınlar ile kız çocuklarının güçlendirilmesinin önemini vurguladı.
Yeni Kentsel Gündem; kadınların tüm alanlarda tam ve etkin katılımının sağlanması, karar alma süreçlerinin her düzeyinde liderlik rollerine eşit biçimde erişmeleri, eşit haklara sahip olmaları, insana yakışır iş olanaklarından yararlanmaları ve eşit işe eşit ücret almaları yoluyla toplumsal cinsiyete duyarlı kentleşmenin gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü ayrımcılığın, cinsel tacizin ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin özel ve kamusal alanlarda önlenmesi ve ortadan kaldırılması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu doğrultuda; herkes tarafından erişilebilir, suç ve şiddetten arındırılmış, güvenli, nitelikli kamusal alanlardan oluşan, iyi tasarlanmış kentsel ağların oluşturulması büyük önem taşımaktadır.
COVID-19 pandemisi her felakette olduğu gibi kadınları ve kız çocuklarını orantısız biçimde etkilemiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi (CEDAW) de pandeminin kadınların ve kız çocuklarının insan hakları üzerindeki orantısız etkisini vurgulamıştır. Bu etkiler özellikle farklı ırk ve etnik kökenlerden gelen kadınlar, engelli kadınlar, çatışma ve çatışma sonrası ortamlarda yaşayan kadınlar, göçmen kadınlar, yerli kadınlar ve bakım hizmetlerini üstlenen kadınlar açısından daha ağır olmuştur. Bu tablonun değiştirilmesi gerekmektedir. Sürdürülebilir, toplumsal cinsiyete duyarlı ve eşitlikçi kentler oluşturmak için yapısal eşitsizliklerle mücadele konusunda cesur taahhütlerde bulunmalı; hiç kimsenin geride bırakılmamasını sağlamak üzere sosyal, ekonomik ve mekansal kapsayıcılığı destekleyen koşullar yaratmalı ve kadınların ve kız çocuklarının güçlendirilmesine yönelik önlemleri artırmalıyız.
Uygun politikalar ve önlemler hayata geçirildiği takdirde, günümüzde yaşanan kentsel krizlere verilen yanıtlar, dünya genelinde kentlerin önceliklerinin yeniden belirlenmesi için önemli bir fırsata dönüşebilir. Böylece ortak refahı, kapsayıcılığı, üretken istihdamı, yenilikçiliği, çevresel sürdürülebilirliği, kentsel hareketliliği ve güçlü toplulukların oluşturulmasını destekleyen toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar geliştirilebilir.
2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi, Birleşmiş Milletlerin tüm üye devletleri tarafından kabul edilmiş bir çerçevedir ve insan hakları ile kadınların güçlendirilmesini temel almaktadır. Kapsayıcı, güvenli, dirençli ve sürdürülebilir kentleri hedefleyen Sürdürülebilir Kalkınma Amacı 11 (SKA 11) ile toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefleyen Sürdürülebilir Kalkınma Amacı 5 (SKA 5) yukarıda belirtilen konuları birlikte ele almaktadır.
Gerçek ve kalıcı eşitliğin sağlanması, ekonomik ve sosyal kurumların yanı sıra bu kurumları biçimlendiren inançların, normların ve tutumların da eşitlik prensiplerine göre köklü biçimde dönüştürülmesini gerektirir. Bu dönüşüm, hanelerden işgücü piyasalarına, topluluklardan yerel ve ulusal yönetimlere ve küresel yönetişim kurumlarına kadar toplumun her düzeyinde gerçekleşmelidir. Bu tür eylemlerin hayata geçirilebileceği başlıca merkezler olan kentlere, mevcut krizleri fırsata dönüştürebilmeleri için gerekli kapasite ve kaynaklar sağlanmalıdır. Amaç; çatışmadan, şiddetten ve yoksunluktan arındırılmış, toplumsal cinsiyete duyarlı toplumlar oluşturmak ve hiç kimsenin geride bırakılmadığı güvenli yaşam alanları yaratmaktır.
Düzenlediğimiz bu toplantının Türkevi’nde, bu konuda çok deyimli ve konunun ustası profesörler Yakın Ertürk, Charlotte Bunch ve Ayşe Yönder, UN-Women idarecilerinden Gülden Türköz Cosslet değerli konuşmacılar, UN-Habitat, UN-Women ve Amerikan Türk Kadınlar Derneği, Türk Konsolosluğu ile birlikte Türkevi’nde yapılması bizi çok mutlu etti. Konferans kadınların güçlendirilmesini sürdürülebilir kentleşmenin ayrılmaz bir parçası olarak ele almak ve bu konuya dikkat çekmek için önemli bir fırsat oluşturmuştur.
EŞ Kırk yıla yakındır New York’ta yaşıyorsunuz ama Ankara’yı ve İstanbul’u içeriden bilen birisiniz; kariyeriniz ikisine de dokunuyor: birinde ODTÜ ve TÜBİTAK, diğerinde doktoranız ve Habitat II. Bugün bu iki kente uzaktan ve kendi alanınızdan bakınca ne görüyorsunuz? Bu kentler üzerine çalışanlara en önemli notlarınız neler olurdu?
Bilmez miyim? İki şehre de hayranım. İki şehirde de çok severek yaşadım. Her yıl ziyaret ediyorum ve neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. İkisinde de çok beğenmediğim ve beğendiğim elemanlar var. Bildiğiniz gibi beş yıl, Birleşik Kentler ve Yerel Hükümetler (United Cities and Local Governments) adlı, binlerce belediyenin üyesi olduğu önemli bir organizasyonun BM temsilciliğini yaptım.
Bir kentin iyi yönetilmesi için yönetimi, transparanlığı, kaynakların doğru kullanılması, insan kaynaklarının kalitesi çok önemli. Şehirlerin içinde yaşayanların gereksinimlerini, arzularını iyi bilen belediyeler tarafından yönetilmesi gerekir. Belediyelerin sürdürülebilir gelişme amaçlarını (BM SDGs) göze alarak, stratejilerini geliştirmeleri iyi sonuçlara neden olur. Bu arada, bugün (7 Eylül 2026) NY Times’da güzel bir haber gördüm. AlphaGeo adlı bir AI şirketi 72 kentin felaket tehlikelerini incelemiş. Bulgulara göre bu kentleri, dayanıklılıklarına göre değerlendirmişler (2). Dayanıklılığın tarifi de iklimsel tehlikelere açık olup olmamak (sel, sıcaklık, kuraklık, yangınlar ve fırtınalar) ve tehlikeye göre adapte olup korunma yöntemleri geliştirme olasılığıymış. En dayanıklı şehir ABD’de Chicago, en dayanıksızı da Hindistan’da Ahmetabad’mış. Bu sıralamada hem Ankara hem de İstanbul en dayanıklı on şehir arasında yer alıyor. Sıralamada Ankara beşinci, İstanbul sekizinci en dayanıklı şehir olarak gösteriliyor. Güzel bir haber…
Editörün Notları
- Özellikle çok haneli ve düşük gelirli konut yapısı.
- Is Your City Prepared for Disaster? NY Times. (URL: https://www.nytimes.com/2026/09/03/realestate/is-your-city-prepared-for-climate-disaster.html)







