Retrospektif: Frank Gehry

2025’in son günlerinde, 96 yaşında aramızdan ayrılan Pritzker ödüllü mimar Frank Gehry, 20. yüzyılın son çeyreğinde mimarlığı durağan biçimlerden kurtarıp hareket, belirsizlik, teknoloji ve kentsel dönüşümle yeniden tanımlayan yapılara imza atan, çağdaş mimarlığın en etkili figürlerinden biriydi.

Hazırlayan: Gülce Halıcı, Mimar

Ardında bıraktığı yapılarla yalnızca kentleri değil, mimarlığın kendisini de geri dönülmez biçimde değiştiren, çağdaş mimarlığın en belirleyici isimlerinden Frank Gehry, 96 yaşında hayata gözlerini yumdu. Altmış yılı aşan mimarlık üretimi boyunca, mimarlığın yerleşik kabullerini ve sınırlarını zorlayan ve bu sınırları yeniden tanımlayan Frank Gehry, çağımızın unutulmaz fenomenlerinden biri oldu.

1929 yılında Kanada’nın Toronto kentinde Frank Owen Goldberg adıyla doğan Gehry, kariyerini büyük ölçüde Los Angeles’ta şekillendirdi. 1962’de kurduğu ofisiyle, modernizmin katı rasyonelliğine ve postmodernizmin yüzeysel göndermelerine mesafeli duran özgün bir mimari dil geliştirdi. “Hareketi ifade etmenin bir yolunu arıyordum” ifadesi, Gehry’nin çıkış noktası haline geldi. Deneysel konutlardan kamusal yapılara, küçük ölçekli müdahalelerden kent ölçeğinde simge yapılara uzanan geniş bir yelpazede eserler vererek tek bir üslup etiketiyle tanımlanamayacak kadar çok katmanlı bir pratik ortaya koydu.

Bu arayışın erken ve çarpıcı örneklerinden biri, 1978’de kendi evinde gerçekleştirdiği radikal dönüşümdü. Sıradan bir bungalovun kontrplak, oluklu metal ve tel örgüyle yeniden kurgulanması, mimarlık dünyasında güçlü bir kırılma yarattı. Gehry Residence, erken dönem dekonstrüktivist düşüncenin mimarlıktaki en önemli eşiklerinden biri olarak kabul edildi.
Frank Gehry’nin kariyeri, uluslararası alanda saygın başarılarla taçlandırıldı. 1989’da mimarlığın en prestijli ödülü Pritzker Mimarlık Ödülü’ne layık görülerek modern mimarlık sahnesinin en etkili seslerinden biri olarak tescillendi. Jüri onu “Gehry her zaman deneyselliğe açıktır. Yapıları, mekanların ve malzemelerin yan yana gelişinden oluşan kolajlardır; kullanıcıya sahnenin tiyatral gösterisini de, sahne arkasını da aynı anda görme olanağı tanır” diyerek tanımladı.

Gehry’yi küresel ölçekte mimarlık tarihinin merkezine yerleştiren yapı ise kuşkusuz 1997’de tamamlanan Guggenheim Bilbao Müzesi oldu. Titanyum kaplı, dalgalanan kütlesiyle yapı, yalnızca bir müze değil; mimarlığın bir kenti ekonomik, kültürel ve simgesel olarak dönüştürebileceğinin güçlü bir kanıtıydı. Gehry’nin “Mimarlık bir yeri dönüştürebilir; bazen bir insanı dönüştürür, hatta onu kurtarabilir,” cümlesini kanıtlar nitelikteki tasarımının ardından “Bilbao Etkisi” olarak anılan süreç, kültürel mimarinin kentler üzerindeki dönüştürücü potansiyelini dünya çapında görünür kıldı.

Gehry’nin mimarlığı, biçimsel cesaretinin yanı sıra teknolojik yeniliklerle de şekillendi. Havacılık endüstrisinde kullanılan yazılımdan uyarlanan dijital tasarım araçları sayesinde, karmaşık eğriler ve parçalı geometriler denetlenebilir ve inşa edilebilir hale geldi. Bu yaklaşım, tasarım ile yapım arasındaki mesafeyi kapatarak çağdaş mimarlık pratiğini kökten etkiledi; “Mimarlık kendi zamanından ve yerinden söz etmeli, ama zamansızlığı da özlemeli,” anlayışıyla zamansız yapılar tasarladı.
Frank Gehry’nin ardından, biçimsel cesaretin ya da sıradışı yüzeylerin ötesinde, mimarlığı sürekli yeniden düşünme iradesi kalıyor. Katı bir üslup dayatmayan, her projeyi yeni bir başlangıç olarak ele alan yaklaşımı; teknolojiyle sezgiyi, kentsel dönüşümle bireysel deneyimi bir araya getiren kapsamlı bir düşünce alanı sundu.

Bugün Gehry’yi anmak, bir ikonografiyi yüceltmekten çok, mimarlığın dönüşen ve gelişen doğasını kabul etmek anlamına geliyor. Ardında bıraktığı miras, bir mimari dilden çok, mimarlığın her gün yeniden tanımlanabileceğine dair sarsılmaz bir inanç olarak yaşamaya devam ediyor. Ondan geriye kuşkusuz tamamlanmış bir dil değil, geleceğe yönelik açık bir soru kalıyor: “Mimarlık bundan sonra ne olabilir?”

  • ©Victoria Murillo

Biomuseo, Panama

Panama City’ye bakan, eski bir ABD askeri üssünün bulunduğu yarımadada yükselen Biomuseo, bölgenin ekolojik ve jeolojik geçmişini anlatmayı amaçlıyor. Yapı, iç ve dış mekanı bir araya getirerek çevresini müze deneyiminin parçası haline getiriyor. Program; yapının kendisi, sergi tasarımı ve botanik park olmak üzere üç bölümden oluşuyor ve hepsi doğal ışık alan merkez atriumda birleşiyor. Farklı işlevlerin dağınık kütleleri, bu meydanın etrafında konumlanırken üzerlerini Panamaya özgü teneke çatıları çağrıştıran, çelik plakaların origamiyi andıran renkli bir örtüsü tamamlıyor.

  • ©Iwan Baan

Fondation Louis Vuitton, Fransa

Fondation Louis Vuitton, Paris’te, 19. yüzyıl sera mimarisinden esinlenen, su bahçesinden yükseliyormuş izlenimi veren bükümlü ve yarı saydam kütleler olarak tasarlanmış. Ziyaretçiler içeri girdikten sonra park manzaralarını farklı hacimler boyunca deneyimleyebiliyor; bu akış, “buzdağı” imgesi taşıyan beyaz bloklar ile yelkenleri andıran cam yüzeylerin oluşturduğu kabuk sayesinde sağlanıyor. 8 yılda inşa edilen ve 2014’te tamamlanan yapı, fiber takviyeli beton paneller ve çelik–ahşap bir üçgen strüktüre oturan 3.600 adet lamine cam elemandan oluşuyor.

Guggenheim Museum Bilbao, İspanya

Bilbao’daki Nervión Nehri kıyısına yerleşen Guggenheim Müzesi, karmaşık döngüsel formları ve çarpıcı malzeme kullanımıyla hem dar sanayi dokusuna hem de kapsamlı programına yanıt veren bir yapı. 1997’de açıldığından bu yana milyonlarca ziyaretçi çeken müze, terk edilmiş liman bölgesini yeniden geliştirme stratejisinin parçasıydı. Titanyum, cam ve kireçtaşından oluşan organik kabuk, ışığı yakalayan kıvrımlarıyla tekne biçimini çağrıştırıyor. Gehry’nin el maketlerinden dijital modele aktarılan bu form, CATIA yazılımıyla çözümlenerek mümkün kılındı.

  • ©Adrian Deweerdt

Luma Arles, Fransa

LUMA Arles Tower, paslanmaz çelik tuğlalarla kaplı burgu formu sayesinde gökyüzünün renklerini yansıtan, sürekli değişen bir cepheye sahip. Bu etkisi, Van Gogh’un Arles döneminde Provençal gökyüzünün tonlarını tuvale aktarma pratiğine bir selam niteliği taşıyor. Gehry, yapının biçim ve iç strüktüründe bölgenin kayalık jeolojisini referans alırken cephede “çatlak” gibi kurgulanan cam yüzeylerle jeolojik bir sözlük oluşturuyor. 56 metre yüksekliğindeki kule; çelik, beton ve camdan oluşuyor ve sergi salonlarından sanatçı atölyelerine, kütüphane, arşiv, etkinlik ve seminer alanlarına kadar çok amaçlı mekanları barındırıyor.

  • ©Brady Harvey

Museum of Pop Culture, USA

Seattle’da yer alan MoPOP, müzik kültürünü teknoloji, medya ve deneyimle buluşturan deneysel bir müze olarak 1995–2000 yılları arasında tasarlandı. Müze, Amerikan müzik kültürünün yaratıcı ve yenilikçi yanını mimari üzerinden görünür kılıyor. Gehry’nin farklı renk ve karakterde kaplanan dalgalı kütleleri, Hendrix’in sahnede gitarını parçaladığı ünlü performansa göndermede bulunuyor; adeta sökülmüş bir enstrümanı andıran bu kütleler ziyaretçiyi içine çekiyor. MoPOP, mimariyle popüler kültür arasında kurduğu bu bağ sayesinde, sadece bir müze değil, yaşayan bir sahne işlevi görüyor.

  • ©Sojka Wladyslaw

Vitra Design Museum, Almanya

Vitra Kampüsü’nde yer alan Vitra Design Museum, heykelsi kütleleriyle diğer ikonik yapıların arasında bile ayırt edilen bir Frank Gehry eseri. Gehry’nin Avrupa’daki ilk gerçekleşmiş yapısı olan müze, erken dönem dekonstrüktivist çizgileriyle daha akıcı, kıvrımlı yüzeyler arasında bir geçiş anını temsil ediyor. Beyaz sıvalı, eğrisel kütleler ile çinko kaplı yüzeyler hem Le Corbusier’nin Ronchamp şapeline hem de Gehry’nin ileride metal kaplamalara yönelen mimarlığına gönderme yapıyor. 1989’da açılan müze, Gehry’nin “ilk kez çizgiyi binaya dönüştürdüğüm an” dediği mimari kırılmayı başlattı.