Unutulmaz Mimarlık Eğitmeni Orhan Özgüner
Suha Özkan, Hon. FAIA
Orhan Özgüner’i, acı bir rastlantıyla, benim doğum günümde, 99 yaşında yitirdik. ODTÜ’ye girdiğim 1962 yılında Mimarlık Bölüm Başkanı’ydı. Ödün vermeyen ilkeleriyle, bu ilkelerin uygulanmasındaki kararlı tutumuyla saygın ve çekinilen bir yöneticiydi. Üç dil bilirdi; Fransız ve Amerikan ortamlarını özümsemiş biri olarak, mimari yaklaşımları yinelemez, yorumlardı.
Mimarlık Bölüm Başkanı iken öğretim ortamını sıkı bir şekilde denetlerdi. ODTÜ geleneği gereği, hoca 10 dakika gecikirse, öğrenciler sınıfı terk eder, ana avluda “takoz-bol” (ahşap takozla futbol), Alarko’nun ilk nesil “üfürgeçli” ısıtıcıları üzerinde popo ısıtıp gelecek planları yapar, ya da hiçbir yerde bulunamayan şeffaf kaşarlı tostu, sıcak su kıvamındaki açık çay eşliğinde yerlerdi. Özgüner, kaytaracağını ya da gecikeceğini bildiği hocaların derslerine, beşinci dakikada gelir ve arka sıraya oturup bizimle birlikte, sessizce bekler; sorumlu hoca gelirse ona, gelmezse bize gülümseyerek çıkardı. Ondan çekinirdik. Onun ne tatlı ve nüktedan biri olduğunu anlamamız yıllar ve kurulan yakınlıklarla gerçekleşti.
Onun nesildaşlarından DGSA çıkışlı olanlar, sürekli Sedad Eldem’i yüceltirken, o bir tek Pennsylvania Üniversitesi’ndeki hocası Louis I. Kahn’ı ve onun tasarım ilkelerini anlatırdı. Çok berrak bir biçimde anımsadığım çağdaş mimarlık sunumlarından birinde Trenton Hamamı’nı çok olumlu bir açıdan ve heyecanla anlatmıştı. Kendi mimarlığı da hep yalın, duru ve yapının ana öğelerinin, özellikle çıplak tuğla cephelerin özgürce dışavurulduğu apartman bloklarıydı. Ankara’da biri Kavaklıdere’de, öteki Kocatepe’de iki blok vardı. Ankara’nın niteliksiz yap-sat apartman mimarlığı ortamında, nitelikli, yalın ve duru yapılardı. Gider ilgiyle izlerdik. ODTÜ Kız Öğrenci Yurdu Projesi de şiirseldi. O güne değin Progressive Architecture dergisinde yayınlanmış bizden ilk yapıydı. Çok ilgi çekmişti.

Çok özel olsa da, benim akademik varlığımı pekiştiren bir aşamayı paylaşmak isterim. ODTÜ’ye 1969’un son ayında girdim. Bölüm başkanı Ahmet Gülgünen’di. Benim fakülteye girmemi yüreklendirmiş, önayak olmuştu. Her zarif erkek gibi jokeylik merakı vardı. Olanlar oldu. Attan düşüp belkemiğini incitmişti. Hastanede beni derslerini sürdürmemle görevlendirdi. İki dersi vardı; sevgili Ülken Çopur (née Berke) ile aksatmadan Gülgönen’in sorumluluklarını sahiplendik. Yürütüyorduk. Benim bir tasarım işliği, bir de seçmeli ders yüküm vardı. Üstüne yeni sorumluluk yüklenmiştik. YÖK öncesi ODTÜ bir demokrasi vahasıydı. Fakülte kuruluna rütbe tanımadan tüm öğretim üyeleri katılırdı. Orada çok sevdiğimiz, sözünü sakınmaz, kaba deyimiyle bıçkın öğretim üyemiz İrem Acaroğlu’nun, yönetimi eleştirmek için dile getirdiği “Bu nasıl yönetim? Mimarlık Bölümü’nde bir asistan dört ders veriyor!” sözleriyle başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldum. Bu kişi bendim. 24 yaşındaydım. Hedef Gülgönen’di. ODTÜ akademik ortamında, ilk tokadı sevip takdir ettiğim bir meslektaşımdan yemiştim. Oturup ders notlarımı derledim ve bir dilekçe ile Dekan Özgüner’e sunup. Notlarımın incelenip değerlendirilmesini, eğer yetersizsem, görevden affımı istedim. Hayat sürüyordu. Birkaç hafta sonra bir stüdyo jürisi sırasında Rektör Yardımcımız Nejat Erem elinde bir zarfla geldi. İşaret etti. Yanına gittim. Yanaklarımdan öpüp kutladı. Terfi etmiştim. Aldığım maaş tam üç misli artmıştı. ODTÜ tarihinde birkaç ay asistanlık yapıp terfi eden ilk kişiydim. Açıklayayım. Özgüner konuyu benim sunduğum belgelerle Rektör Erdal İnönü’ye götürmüş. Birlikte konunun yönetsel değil akademik olduğuna karar vermişler. Akademik bir değerlendirme jürisi kurup sunduğum belgeyi değerlendirmişler. Jüri bana ders verme yetkisi olan “Instructor – Öğretim Görevlisi” akademik unvanını verince, rahmetli Erem bunu bir müjde olarak elden getirmişti. Hem Özgüner’in hem de İnönü’nün koruyucu, kollayıcı ve yüceltici tutumları yıllarca anıldı.
1970 yılında yayınlanan “Köyde Mimari Doğu Karadeniz” kitabı, 1950’li yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne profesörlük tezleri olarak sunulan “Ankara, Diyarbakır, Gaziantep, Bursa gibi bir ilin evlerinin belgelenmesi” saygın ve öncü çalışmalarının yolunda ama farklı bir çalışmaydı. Özgüner “ev”in ötesinde bir yöreyi, yöresel yapı yöntemlerini ve yaşamın öteki öğelerini de kapsayan bir çalışma ile bir yandan kendisinin Laz kökenini, öte yandan Doğu Karadeniz’in eşsiz yapı sanatını sahiplenip paylaşmıştı.


ODTÜ’de Diploma Stüdyosu olarak anılan 401 ve 402 tasarım işliklerinde yıllarca hep beni yanına almıştı. Onun çok iyi bildiği Fransız ve Amerikan mimarlık ortamına benim edindiğim İngiliz varlığı farklı bir boyut getiriyordu. Benim tutkun olduğum Pop Art’ı ve pop müziği benimsemezdi. Ama ne eleştirir ne de küçümserdi. Anlardı. Onunla rahatlıkla paylaştığımız, Brahms müziği bağımızdı.
Son yıl tasarım işliğinde birlikte olmak benim için hem onur hem de keyifti. Çünkü öğrencilerimiz onu yetkin ve zor erişilebilir bulunca, iletişimi benim aracılığımla kurarlardı. Bu Hoca’nın hoşuna giderdi. ODTÜ son sınıf işliklerinde rahmetli mimar ve ses (akustik) uzmanı Ergun Mutluay’ın başlattığı ders başlayana değin süren bir müzik yayını olurdu. Haftanın üç günü, tasarım işliğine giderken uğrar, 54 no’lu odadan beni alır, birlikte stüdyoya yönelirdik. Bir ara, biz stüdyoya yaklaşırken sürekli bir yineleme dikkatini çekmişti. İşliğe gireceğimiz zaman akılalmaz derecede yüksek bir tonda Pink Floyd’un “The Wall” albümünden “We Don’t Need No Education” çalıyordu. Hem yüksek ton hem de ısrar hocanın dikkatini çekmişti. O kendinden emin, her heceyi vurgulayan ses tonuyla, “Neden biz stüdyoya girerken hep bu şarkıyı çalıyorlar?” diye sormuştu. Ben de “Hocam, bu bir protesto ve eleştiri. Bize karşı değil ama doğal olarak bizi de içerir: ‘Eğitim İstemiyoruz!’ başlıklı çok meşhur ve sevilen bir terane. İngilizler bile zorlandı. Koroyu seslendiren çocukların okuduğu Islington İlkokulu’na soruşturma açtılar. Eğitimin amacının var olan düzenin duvarına tuğla koymak olduğunun eleştirisi” diye yanıtlamıştım. Hoca, düşünceli ama kararlı bir tonda, “Onlara söyle, eğitim istesinler. Onlar da biz de eğitim için buradayız,” demişti. Pink Floyd görevini yapmıştı. Şair Aldous L. Huxley’in dediği gibi: “Uyarmak, şairin tüm yapabileceği budur.”

Bir gün fakülte çay salonunda Adnan Taşpınar, Özgüner’e “Öğrenciler tahtaya bizim için bir şeyler yazmışlar,” deyince, güzel bir gülümseme ile “Ne olacak? Sizin için yakışıklı Adnan, akıllı Enis benim için de kel Orhan yazarlar,” demişti. Saçının az olması ile barışık ve nükteliydi. Yıllar sonra Cenevre Cornavin’de bir eczanede güzel Fransızcası ile “Saçlar için bir güçlendirici tonik almak istiyorum” deyince. Eczacı şaşkın bakarken, rahmetli Selmin Hanım’ı gösterip gülerek “Benim için değil,” dediğinde eczacı rahatlamıştı. Ona neredeyse bir lakap gibi yapışan saçsızlık konusunda hiçbir saplantısı yoktu. Doğa tutkunuydu. O durum da doğaldı.
Dağcılık merakı vardı; 1966’da Ağrı Dağı’na çıkmışlar ve TRT’ye belgesel konusu olmuşlardı. Kimi hafta sonları Ankara’da Erdal İnönü ile birlikte bir grup olarak Hüseyin Gazi Tepesi’ne çıkarlardı. Bu etkinliklerden yayılan onlarca güzel anı hala aramızda dolaşır.


