Tuğlanın Halleri

Bilinen en eski yapı malzemesi olan ve geleneksel mimariden bugünkü çağdaş pratiklere mimarlık tarihine yön ve biçim veren tuğlanın farklı yapı tipolojilerindeki yaratıcı ve inovatif yorumlarını dünyanın farklı coğrafyalarından 8 projeyle örnekledik.

Derleyen: Gülce Halıcı, Mimar

Dünya tarihinde imalatı yapılan ilk yapı malzemesi olan tuğlanın kullanımı 13 bin yıl önceye dayanıyor. Bilinen anlamda pişmiş tuğla kullanımı ise MÖ. 4. yüzyılda Babil Kulesi’nin yapımına denk düşüyor. 85 milyon adet tuğla kullanıldığını hesaplayan arkeologlar bu miktarda tuğlanın üretiminin dönemin teknolojik imkanlarına göre 20-25 yıl süreceğini düşünüyorlar. Çin Seddi’den Pantheon’a, İştar Kapıları’ndan Mohenjo Daro’ya insanlık tarihinin en çok bilinen yapılarında ana malzeme olarak tercih edilen tuğla, yangına dayanıklılığı sayesinde pek çok dönemde büyük şehirleri yanmaktan kurtarmış.

Başta yalnızca duvarlarda ve zeminlerde kullanılan tuğla, taşıyıcı ve örtücü fonksiyonun dışına çıkarak tasarım ürünü olarak da kullanılmış ve böylece estetik bir rol üstlenmeye başlamış. Tuğlanın niteliği sayesinde ulaşılan bilgi ve deneyimler, özellikle tecrübe yoluyla gelişmiş, ustadan çırağa aktarım şekliyle nesiller boyu aktarılmış. Uzun yıllar boyunca barınma mekanlarında kullanılan ve işlevsel bir yapı elemanı olarak görülen tuğla, endüstri devriminin etkisiyle zengin ve yerel mimari geleneğin oluşmasında önemli bir etken haline gelmiş. Zaman içinde her kültürün kendi yerel tuğla duvar örme tekniklerinin gelişmesinin yanı sıra, dizilme seçeneklerindeki değişiklikler ve yüzey dokularındaki çeşitlilik sayesinde tuğla, geniş bir yelpazede, sınırsız uygulama alanında, yüzyıllarca tercih edilmiş.

Tuğla üretimi için gereken hammaddeler, yani kil ve diğer inorganik mineraller dünyanın pek çok yerinde mevcut olduğundan tuğla Avrupa’dan Afrika’ya her yerde sürdürülebilir üretime sahip. Uzun ömürlü ve ekonomik oluşu, basınca ve ısıya dayanıklılığı ile öne çıkan tuğla, geri dönüştürülebilir ve yeniden kullanılabilir nitelikleriyle sadece geçmişin değil günümüzün ve hatta geleceğin de en önemli inşa malzemelerinden biri. Yalıtım sağlaması ve çapraz havalandırmaya olanak sağlayan yapısı sayesinde kullanıcılarına sağlıklı ortamlar sunan tuğla, delikli yapısı ile gölge oyunlarına imkan vererek mekanlardaki aydınlatma deneyimini artırıyor. 

Bu ayki Dosya sayfalarımızda bilinen en eski yapı malzemesi olan tuğlanın kültür merkezlerinden müze ve kütüphane yapılarına, konutlardan ofis ve iş merkezlerine farklı mekansal kullanımlarını örnekleyen 8 proje derledik.

Amant | Newyork, USA

Mimari Tasarım: SO-IL
Tamamlanma Tarihi: 2021
Fotoğraflar: Naho Kubota

So-IL tasarımı Amant, hızla değişen endüstriyel Kuzey Brooklyn’de üç bloğa yayılan yarı tuğla yarı beton hacimler ve bunları birbirine bağlayan köprülerden oluşuyor. Kültürel kuluçka makinesi haline gelen mekan, hem özel hem de kamusal işlevlere sahip. İçerisinde sanatçı stüdyoları, galeriler, ofisler, performans alanı ve kafe barındırıyor.

Amant’ın tasarımının merkezinde, sanat üretme hızının deneylere ve anlamlı yansımalara izin vermek için yavaşlayabildiği kentsel bir vaha fikri yer alıyor. Mekan, çevredeki eklektik, post-endüstriyel mahalle ile sohbet ederken içinde barındırdığı organizasyonda sanatçılar, ziyaretçiler ve topluluk arasındaki diyaloğu teşvik ediyor.

Kendilerini kentsel bağlamlardan soyutlamak yerine,  şehrin dokusuna dahil olan dağıtılmış hacimler ve birden fazla giriş noktasına sahip dış mekan cepleri, şehrin yoğunluğuna karşı sığınak görevi görürken yapının çevresindeki mahalleyle ilişki kurması için sayısız fırsat sunuyor. Şehir adalarından geçen halka açık yollar, yeni sirkülasyon ve keşif araçları yaratıyor. Avlular ve caddeler, mevcut binaların içinden ve arasından geçerek, ziyaretçileri çevredeki yarı özel alanlardan merkezi konumdaki galerilere ve sergilere taşıyor.

Arsa içerisindeki dört kütlenin her biri, orantı, boyut, ışık kalitesi ve altyapı açısından benzersiz bir galeriye katkıda bulunuyor. Tuğla kullanımı sayesinde geçirgen hale gelen mekanlar, yerel ve uluslararası sanatçıların disiplinlerarası çalışmaları için çeşitli ölçeklerde esnek programlar sunuyor.

Malzeme tercihleri kütleleri kısmen anonim hale getirirken derin dokulu tuğla form, yerinde dökme beton ile şekillendirilmiş. Tuğlalar, gölgeleri yakalamak için düzlemin dışına dönerek üst üste yığılıyor ve cephede kullanılan galvanizli çelik çubukların yardımıyla yansıma ve şeffaflık arasında denge kuruyor.

Fil Müzesi | Surin, Tayland

Mimari Tasarım: Bangkok Project Studio
Tamamlanma Tarihi: 2020
Fotoğraflar: Spaceshift Studio

Tayland kültüründe önemli bir yere sahip olan filler, Taylandlılar için sadece geçmişteki görkemli kraliyet törenlerinin bir parçası veya şavaşlarda eşlik eden hayvanlar olarak değil; aynı zamanda aile üyeleri olarak görülüyor. Filler ve insanlar arasındaki bu bağın en güçlü olduğu yerlerden biri de ülkenin kuzeydoğusundaki Surin eyaletinde bulunan Kui köyü. Yüzyıllar boyunca köy halkı, yaşamını fillerle birlikte sürdürmüş.

Gür bir yeşil alan olan Surin ormanının özellikle son yarım yüzyılda ihracat ürünleri için tahrip edilmesiyle Kui halkı ve filler kuraklık, yiyecek kıtlığı ve ormandaki şifalı bitkilerin azalması gibi sorunlarla yüzleşmiş; göç etmek veya turistik fil kamplarında uygunsuz koşullarda yaşamak zorunda kalmış.

Fil Müzesi, yerel yönetim tarafından yerli halk ve filleri evlerine döndürmek ve uygun yaşam koşulları sağlamak için başlatılan Elephant World projesinin bir parçası. Müze, sadece objeleri sergilemiyor, burada yaşayan köylüler ile iki yüzden fazla fil arasındaki sömürü üzerine kurulmayan ilişkileri de gözler önüne seriyor.

Büyük bir arsanın ortasında farklı yüksekliklere sahip kıvrımlı duvarlar yükselerek ziyaretçileri yönlendiren, bir filin geçebileceği büyüklükteki boşlukları oluşturuyor.

Dört galeriden küçük havuzların bulunduğu, farklı şekil ve ölçekteki, kırmızı renkli toprakla örtülü avlulara ulaşılıyor. Fil müzesi; avluları, korunaklı mekanları ve sirkülasyon alanlarıyla fillerle insanların ilişkisini, evlerini, birlikte yıkandıkları göletleri anımsatıyor.

Yaşamı tasvir eden güneş ışığı, tasarımın önemli bir unsuru. Belirli mekanlar bol güneş ışığı ile aydınlanırken, bazı mekanlar daha loş bir atmosfere sahip. Işığın etkisi, güneşin açısına bağlı olarak gün boyunca değişiyor ve ürünlerin sergilendiği avlular ile dış duvarlar, ışık oyunlarına sahne oluyor.

Kuşaktan kuşağa aktarılan yerel tekniklerin uygulandığı yapıda 480.000’den fazla tuğla blok kullanılmış ve tuğla bloklar bölgedeki killi topraktan üretilmiş. Çok fazla iş olanağının bulunmadığı köyde, inşaat süreci yerel halk için istihdam ve gelir sağlarken, çoğu zaman göz ardı edilen yerel malzeme öne çıkarılmış.

Intermediate House | Asunción, Paraguay

Mimari Tasarım: Equipo de Arquitectura
Tamamlanma Tarihi: 2021
Fotoğraflar: Federico Cairoli

Equipo de Arquitectura Orta Ev’de, evin en sevilen alanın avlu olduğu bilinciyle hareket ederken, doğal havalandırma sağlayan, iç ve dış arasındaki sınırların seyreltildiği bu mekanı oluşturmak için elle preslenmiş tuğlalar tercih etmiş.

Endüstri ve zanaatkarlık arasında denge sağlamak amacıyla, geleneksel inşaat teknikleri ile teknolojik alternatifleri entegre eden ve bunun ancak yerel malzeme kullanımı ile mümkün olabileceğine inanan mimarlar, tüm yapısal kararları da bu hedefler doğrultusunda vermişler.  190 metrekarelik arsanın merkezindeki yapıda, fiziksel olarak ayrılmış ancak görsel olarak birbirine bağlı iki blok ve bunların arasında mango ağacı bulunuyor. Önde dışarıya ve güneşe karşı filtreleme sağlayan duvardan arkadaki sınır duvarına mekansal bir entegrasyon sağlanırken bu duvarların, kapıların ve panjurların kullanıldığı yapı, yerel, subtropikal bir bakış açısıyla var olan arsa şartlarına cevap veriyor.

Yapısal desteğin fonksiyonel olarak da kullanılabileceğini göstermek için evin tüm çatısı yapının dış çeperini oluşturan yerel malzemeler tarafından taşınıyor. Evin plan şemasındaki esnekliği, yapının kullanıcısının dönüşümlerin mimarı olabileceği yaşam biçimlerini sunarken tuğlanın hafifliği ve esnekliğinden yararlanılıyor.

ARC | Sidney, Avustralya

Mimari Tasarım: Koichi Takada Architects
Tamamlanma Tarihi: 2018
Fotoğraflar: Tom Ferguson Photography, Martin Siegner

Koichi Takada Architects tarafından Avustralya’nın Sidney kentinde tasarlanan karma kullanımlı konut projesi ARC, tuğla bir podyum ve organik tasarımlı bir çatı ile eski ve yeniyi bir araya getirerek Sidney’in geleceğine karakter kazandırıyor. 26 katlı kule yapısı ARC, 135 daire, 86 “Skye Suites” adlı butik otel odası, 8 perakende satış ve yeme-içme noktası içeriyor. Yapının ilk 8 katı perakende alışveriş için kamusal kullanıma uygun olarak tasarlanmış.

Konsept, yapının inşa edildiği bölgenin tarihsel bağlamı ile birlikte düşünülmüş. Sidney’de mimari olarak kullanılan kemer yapılarının ve malzemelerin oranlarını ve önemi dikkatle incelenmiş. Tasarımın tabanında ağır yığma tuğla yapı karakteri varken, yukarıdaki kule daha ince, daha hafif bir malzemeyle yükseliyor. Binada kullanılan geleneksel tuğla işçiliği Sidney halkı tarafından olumlu karşılanmış. İnsanlar, çoğu binanın cam ve metal olduğu modern bir şehir merkezinde; geleneksel yöntemlerin kullanılmasına sıcak ve sahiplenici tepkiler göstermiş.

Yapının komşu cephelerindeki önemli mimarlık miraslarından The Red Cross Binası and Andrew Bros Deposu’nda kullanılan karakteristik kemerlerden yola çıkarak, inşa edilen podyum ve kule yapıları ile cepheye ikili bir estetik kazandırılmış. Kentin çoğunluğunda düz çatılı binalar olmasına karşın; ARC’de çatı yapısı Sidney’in ünlü açık hava yaşam tarzını ve kalıpları yıkan ilk yüksek katlı konut tasarımını ön plana çıkarmak için tasarlanmış.

Yapıda çatının kullanımı özel kullanımlar yerine kamusal kullanımlar için teşvik ediliyor. İnsanlara çatıda sosyalleşebilecekleri bir etkileşim alanı sağlarken kentsel çevrenin yeniden düşünülmesini kolaylaştıracak bir fırsat yaratılmış. Organik tasarımlı bir tacı andıran kavisli çatı formu sayesinde gökyüzü ile birleşen kule, ARC’nin bulunduğu çevrede hemen fark edilebilmesini de sağlıyor.

 

Kitrvs Şaraphanesi | Pidna, Yunanistan

Mimari Tasarım: ETH Zurich/Gramazio Kohler Research, Incon.ai
Tamamlanma Tarihi:2020
Fotoğraflar: Michael Lyrenmann

Yunanistan’ın Pidna bölgesinde bulunan Kitrvs Şaraphanesi, Ege Denizi’nin Thermaic Körfezi’nde yer alıyor. Şaraphane, çevresindeki üzüm bağlarında üretilen şarapları işlemek ve depolamak için kullanılıyor. Yarı saydam parametrik cephe tasarımı, içerde üretilen şaraplardan parıldayan ışığı andırıyor ve sürekli değişen bir cephe deseni fikrini yansıtıyor. Cepheyi inşa etmek için kullanılan tuğlalar arasındaki boşluklar havalandırmaya izin verirken binaya giren güçlü güneş ışığının kontrol edilmesini sağlıyor. Tuğlaları birbirine eklemleyen harç cephede görünür kılınarak cephenin görünümünde tanımlayıcı bir unsur haline geliyor.

İsviçre’de bulunan Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü (ETH Zürih) tarafından tasarlanan Kitrvs Şaraphanesi’nin cephede 13.596 tuğla bulunuyor. Şaraphane, bugüne kadar etkileşimli tasarım sistemi ve artırılmış gerçeklik arayüzü ile tamamen yerinde monte edilerek inşa edilen en büyük proje. 225 m2’lik tuğla cephe, Yunanistan’daki yerel duvar ustaları tarafından ETH Zürih araştırmacılarının geliştirdiği özel dinamik optik yönlendirme sistemini kullanılarak üç aydan kısa bir sürede inşa edilmiş. Birbirine eklemlenebilen tuğlalar ile inşa edilen duvarlar, hesaplamalı tasarımın avantajlarının insan el becerisi ile nasıl birleştiğini ve tamamen yeni bir üretim yöntemini nasıl desteklediğini gösteriyor.

ETH Zürih’te bulunan Gramazio Kohler Labaratuvarı tarafından 2006 yılında başlatılan “Weingut Gantenbein” projesi, robotik sistemlerin, yüksek verimli ve girift tuğla tasarımlarını elde etmek için uygun olduğunu kanıtlıyor. Gramazio Kohler Labaratuvarı, yapı ustalarını da dijital üretim sürecine yeniden dahil ediyor. Dijital işaretçiler aracılığıyla duvar ustalarına optik talimatlar verilerek, dijital tasarım modeline doğrudan bağlantı yapılıyor. Bu tür dijital talimatları takip eden ustalar fiziksel şablonlara bağlı kalmıyorlar. Bu süreç aynı zamanda, duvar ustalarının zanaatlarını ve harç işleme konusundaki uzmanlıklarını koruyup bunlardan yararlanırken, aynı zamanda bu uzmanlığın gelişmiş hassasiyetle çalışmasına katkı sağlıyor.

 

Maya Somaiya Kütüphanesi | Maharashtra, India

Mimari Tasarım:Sameep Padora & Associates
Tamamlanma Tarihi: 2018
Fotoğraflar: Edmund Sumner

Sameep Padora & Associates tasarımı Maya Somaiya Kütüphanesi’nde, yapıyı inşa etmek için beton kabuklardan tuğla tonozlara kadar çeşitli olası malzeme konfigürasyonları incelenmiş. 16. yüzyıldan kalma Katalan çini tuğlasının malzeme verimliliğinden, 19. yüzyılın başlarında Gustavino tarafından kullanılmasından ve nihayet yirminci yüzyılın ortalarından itibaren Eladio Dieste’nin çalışmasından inanılmaz ayrıntılardan büyülenilmiş. Spesifik saha koşullarına özgü yapıda, saf sıkıştırma formunu elde etmek için ETH Zürih’de Block Research Group tarafından geliştirilen Rhino Vault’u kullanmışlar.

Yapıda kullanılan inşaat teknolojisi, aynı zamanda, küresel ve yerelin asırlık ikiliklerini karşıt olarak yeniden incelemeyi de mümkün kılmış. Katalan Çini Vaulting sisteminden Uruguay’daki Eladio Dieste’nin çalışmasından sıkıştırma halkası detayına ve  İsviçre’de yapılan yazılım eklentisinin kullanılmasına kadar uzanan prensipleri kullanırken, kütüphane; çeşitli coğrafi konumlardan öğrenilen zaman-tarih derslerinin bir sonucu haline gelmiş.

 

Royal College of Art | Londra, İngiltere

Mimari Tasarım: Herzog & de Meuron
Tamamlanma Tarihi: 2021
Fotoğraflar: Iwan Baan

İsviçreli mimarlık ofisi Herzog& de Meuron tarafından İngiltere’nin başkenti Londra’da inşa edilen Royal College of Art kampüsü; bilim, sanat ve tasarımın kesişiminde, yaratıcılığı eğitim, araştırma ve girişimcilik ile bir araya getiriyor. Royal College of Art’ın tasarımında, okulun 185 yıllık tarihinde sürekli değişen öğretim ve araştırma programlarına uyum sağlayan ve tasarımı inovasyonu girişimcilik kültürünü birleştiren, güçlendiren esnek bir mimari kullanılmış.

Kampüsün inşa edildiği arazi, mevcutta olan Royal College of Art binalarının güneyindeki kentsel bloktan oluşuyor. Yapı,  giriş katı atölye, ticari kullanımlı 4 katlı bir stüdyo binası ve 8 katlı bir araştırma binasından oluşuyor. Bu iki binayı birbirine bağlayan Howie Caddesi kampüs için bir geçit işlevi görüyor. Dokulu tuğla ve kuzey cephesindeki geniş üst katta bulunan atölye ve stüdyonun ışıkları ile Battersea Köprü Yolu’na bağlamsal bir profil sunuyor. Araştırma binasının cephesindeki metal kanatlar, kampüsün kimliği için belirgin bir silüet ortaya çıkarıyor.

Yapının zemin katının cephesi Felemenk stilinde, dokulu tuğlalar ile şekillendirilmiş. Cephenin belirli bölümlerinde atölye ve heykel stüdyosuna havalandırma sağlamak amacıyla tuğla dokusu seyrek hale getirilmiş ve cephedeki hareketli cam paneller ile birlikte düşünülmüş. Üst katlarda ise zeminde uygulanan tuğle dokusu dışa döndürülerek, farklı bir doku ortaya çıkarılmış. Araştırma Binası, dikeyde kıvrımlı olarak uygulanan beyaz metal kanatlar ile tuğla malzemeden farklılaşıyor. Cephe boyunca yerleştirilmiş metal kanatlar, güneş yansıtıyor ve doğal havalandırmayı kolaylaştırıyor.

Atölyeler, kampüs faaliyetlerinin çekirdeğini oluşturuyor. Atölye alanları bölünerek, üst katta bulunan stüdyo alanları ve araştırma alanlarının girişleri ile birlikte çalışabilecek şekilde bağlanmış. Yapıyı oluşturan hacimler, sokak seviyesinde bir geçit ile var olan binalara birbirine bağlayan; aynı zamanda araziyi ve yapıların içerisindeki atölye çalışmalarını görmeye imkan veren şekilde düzenlenmiş. Üst katta bulunan stüdyoların sokağa taşan hacimleri, sokak seviyesinde kapalı yürüyüş yolları ve korunaklı oturma alanlarının yanı sıra üst katta balkon ve teraslar oluşturuyor.

Zemin katta kapatılan ve üzerine üst katta bulunan stüdyoların geldiği caddeya bakan kısım, kampüs içerisindeki toplantılarına ve etkinliklerine ev sahipliği yapacak kadar geniş olan, büyük ölçekli çalışmaların üretimi ve sergilenmesi için esnek bir bölge olan iki kat yükseliğinde bir “Hangar” alanı yaratmak için kullanılmış. Bu bölüm kampüsün ana resepsiyonuna kadar bir geçit oluşturarak kamusal şekilde kullanılabiliyor.

 

Jingdezhen İmparatorluk Seramik Müzesi | Jingdezhen, Çin

Mimari Tasarım: Studio Zhu-Pei
Tamamlanma Tarihi: 2020
Fotoğraflar: Fangfang Tian

 Çin’in Jingdezhen kentinde inşa edilen Zhu-Pei Mimarlık Stüdyosu tarafından inşa edilen Jingdezhen İmparatorluk Seramik Müzesi, pek çok seramik fırınının çevrelediği “İmparatorluk Fırını” isimli tarihi alanın merkezinde bulunuyor. Dünyanın porselen başkenti olarak bilinen Jingdezhen, 1700 yıl boyunca porselen ve seramik üretiminin sürdüğü bir üretim merkezi olmuş. Ming and Qing hanedanlık dönemleri boyunca Avrupa’ya porselen ihracatının büyük bölümünü karşılamış.

İmparatorluk Fırını bölgesindeki kalıntıların doğu tarafına bitişik tarihi alanda yer alan İmparatorluk Fırın Müzesi’nin planı, girişi, su havuzları, Jingdezhen’in kuzey-güney sokaklarının gridal aksları ile hizalanıyor. Yapıya, İmparatorluk Fırını Hatıra Parkı’ndan geçerek veya yürüyerek farklı yönlerden gelen ziyaretçiler, yeşil gölgelik alanlarda dolaşarak, köprüden geçiyorlar ve müzenin fuayesine akıyorlar.

İmparatorluk Fırın Müzesi, fırın bölgesinin geleneksel formuna dayanan yarım düzineden fazla her biri farklı bir boyut, eğrilik ve uzunlukta olan tuğla tonozdan oluşuyor. Bu tonoz yapılar alana uygun olarak tasarlanmış ve inşaat sırasında bulunan birkaç kalıntı da dahil olmak üzere mevcut birçok kalıntı ile dikkatli bir şekilde bütünleştirilmiş.

Jingdezhen’de bir ev veya herhangi bir binayı inşa etmek için geri dönüştürülmüş fırın tuğlalarının kullanılması kentin karakteri haline gelmiş. Tüm kent fırınların yıkılıp yeniden yapılması sırasında ortaya çıkan tuğlalar ile inşa edilen yapılar ile kaplanmış. Müzede de yapı malzemesi olarak geri dönüştürülmüş eski fırın tuğlaları, yerel inşaat kültürünü yansıtmak için yeni tuğlalarla karıştırılarak kullanılmış. Yeni ve eski tuğlaların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan iki farklı tarihsel aşamanın iç içe geçmesi durumu, insanlarda anıları uyandıran ve insanların zihinleriyle etkileşime girerek ilgi, merak uyandıran bir durum yaratıyor.

İç mekanlardaki doğal ışık kullanımı, antik tuğla fırınının duman deliklerinden esinlenerek hem çatı penceresi hem de çukur avlu ile elde ediliyor. İçi boş silindir şeklindeki çatı penceresi, gündüz vakitlerinde doğal ışık, gece vakitlerinde ise yapay ışık sağlamak için kemerin üst kısmına dağıtılıyor.

Müzenin kemerli yapısı, eski fırınlar gibi, cadde seviyesinin altına inerek yalnızca alana uyum sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda sıcak bir iç mekan da yaratıyor. Binanın arazinin zeminine “yerleştirilmesi”, sokak seviyesinde bir dizi kamusal alan üretiyor ve müze içinde tonozlu açık avlulu kamusal alanların tasarımına izin veriyor. Bu kamusal alanların çoğu, insanların Jingdezhen’de yaz aylarında sıkça görülen yağmurdan korunabilecekleri saçaklarla kaplı.

 Kullanıcılar köprüden yürüyüp müzenin fuayesine girip sola döndüklerinde, boyutları değişen ve kapalı ve açık yapıları birbiriyle çelişen bir dizi kemerli sergi alanına geçiyorlar. Sergi salonlarının sonunda bulunan kibar merdiven ile kullanıcılar, beş çukur avlunun bulunduğu yeraltı seviyesine iniyor. Cephede eski tuğlalarla çok katmanlı deneyimler yaratan porselenler, harabeler ve çukur avlular ile entegre bir müze deneyimi sunuluyor.