Studio Per Se:

“Farklı bağlamlarda yeni diyaloglar kurgulayarak üretiyoruz…”

Studio Per Se kurucuları Ali Derya Dostoğlu ve Uğur Özer ile geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Diyalogla Mimarlık” kitaplarından yola çıkarak kariyer yolculuklarındaki ilk on yılı, yerle kurdukları ilişkiyi, kamusal alan üretimine yaklaşımlarını ve çok aktörlü çalışma kültürlerini konuştuk.

Yasemin Şener, Mimar


Yasemin Şener Per Se Mimarlık 2015’te kuruldu; “Diyalogla Mimarlık: Per Se 2015–2025” ofisin ilk on yılına dönüp bakıyor. Bugünden geriye dönüp baktığınızda, mimarlık anlayışınızda ne tür değişiklikler gözlemliyorsunuz?

Uğur Özer Bunu, ilk başladığımızda şöyleydik; şimdi şuna evrildik ya da değiştik, diye tarif etmekten çok, üzerine ekleye ekleye devam eden bir süreç olarak görüyorum. Ne olduğunuzu kesin biçimde söyleyebiliyorsunuz ne de ileride tam olarak ne olacağınızı; mimarlık bizim için sürekli çalışmayla ve pek çok dış etkenle birlikte gelişen bir süreç. Ali ile tanışıklığımız Per Se’nin kuruluşundan çok daha önceye dayanıyor. Per Se ile birlikte dostluğumuz profesyonel bir iş ilişkisine de dönüştü; süreç içinde ofiste çalışan insanlar ve dış paydaşlarla birlikte bu ilişki daha da genişledi. Bugün bulunduğumuz yer de, önümüzdeki on yıl da muhtemelen bunun üzerine koyarak, değişerek ve gelişerek devam edecek. Bunu da önemsiyoruz açıkçası.

YŞ Kitabın adında “diyalog” kavramını öne çıkarıyorsunuz. Mimarlığı bir diyalog alanı olarak tanımlamak sizin için ne ifade ediyor; bu diyaloğun tarafları kimler?

UÖ Diyalog bizim mesleğimizin çok önemli bir unsuru ve çok sayıda aktörü var. Farklı bağlamlarda yeni diyaloglar kurgulayarak üretiyoruz. Mimarın işverenle, çalıştığı çevreyle, o yerde kullanılan malzemelerle ve orada yaşayan insanlarla kurduğu ilişkiler bu diyaloğun parçaları. Biz de tasarım süreci boyunca mümkün olduğunca bu ilişkileri sürdürmeye, topladığımız verileri işlemeye ve hem işverenin ihtiyaçlarına hem de kendi mimarlık yaklaşımımıza uygun bir sonuç üretmeye çalışıyoruz.

Ali Derya Dostoğlu Uğur’un söylediği gibi, kitapta bu diyaloğu daha özel olarak işverenlerimiz üzerinden kurmaya çalıştık. On proje belirledik ve bu projelerin işverenleriyle söyleşiler yaptık. Ama işverenlerle kurulan diyalog, doğal olarak başka diyalogların da kapısını açtı. Bir işverenle konuşurken projenin yalnızca mimari niteliklerini değil, işin hikayesini de anlatmaya başlıyorsunuz. Bu hikayeye bütçe dahil olabiliyor; bir ustayla yaşanmış bir anekdot, yapım sırasında alınmış bir karar ya da malzemelerin bir araya geliş biçimi dahil olabiliyor. Böylece malzemeyle, ustayla, yapım süreciyle ve farklı aktörlerle kurduğumuz ilişkiler de kitabın parçası haline geldi. Normalde bir proje metninde görünmeyebilecek bu katmanların söyleşiler aracılığıyla ortaya çıkması bizim için çok zenginleştirici ve ufuk açıcı oldu.

UÖ Kitap aynı zamanda beklemediğimiz bir şeye de vesile oldu. Örneğin kitabın kapağındaki evin sahibi Zafer Bey buraya geldi, oturduk ve yine kayıt alarak sohbet ettik. Bir dönem proje ve inşaat sürecinde çok yoğun görüştüğümüz işverenlerle yeniden bir araya gelmiş olduk. Böylece geçmişe dönüp o zamanki heyecanlarımızı ve yaşadığımız süreci hatırladık. Bu diyalogların yeniden ortaya çıkması, geçmişten bugüne yaptıklarımızı irdelememize ve belki gelecekteki adımlarımızı da buna göre şekillendirmemize imkan verdi. Bu benim için kitabın en ilginç ve beklenmedik sonuçlarından biriydi.

Diyalogla Mimarlık: Per Se 2015–2025.

Diyalogla Mimarlık: Per Se 2015–2025.

YŞ On yıllık üretiminizi kitaplaştırırken projelerinize yeniden baktığınızda, işleriniz arasında daha önce fark etmediğiniz ortaklıklar ya da tekrar eden meseleler keşfettiniz mi?

ADD Bence keşfettik. Burada kitabın editörleri Müge Cengizkan ve Ali Cengizkan’ın çok önemli katkıları oldu. Sözünü ettiğim on projeyi dört temaya ayırdık ve o temalar içinde projeleri yeniden incelerken aralarında birtakım ortaklıklar olduğunu fark ettik. Hatta zaman zaman hangi projenin hangi tema altında yer alacağı konusunda kararsız kaldık; bir projeyi bir başlık altında ele alırken, başka bir tema çerçevesinde de değerlendirebileceğimizi gördük. Baştan beri on işten söz ediyoruz ama söyleşiler ve bağlantılar üzerinden sayı yirmi küsur işe kadar çıkıyor. Geriye dönüp baktığımızda çok katmanlı bir okuma oluştu diyebilirim.

YŞ Kitaptaki kavramsal başlıklar başından beri pratiğinizi yönlendiren meseleler miydi, yoksa on yılın sonunda projelerinize geriye doğru bakarken mi belirginleştiler?

UÖ İnsan işe başlarken birtakım temalar belirleyip bütün çalışmalarını onlara göre yönlendirmiyor. Zaman içinde kişisel özellikleriniz, beğenileriniz, aldığınız eğitim, kendi hayatınız ve geçmişinizle ilişkili bir yapma biçimi ortaya çıkıyor. Bazı şeyler tesadüfen, bazıları ise bütün bu birikimlerin sonucu olarak gelişiyor. Kitabın temalarını da projeleri yeniden birlikte incelerken, üzerlerine konuşurken ve aralarındaki ortak özellikleri görmeye başladıkça belirledik.

YŞ Per Se’yi tek bir biçimsel “üslup” yerine bir çalışma yöntemi üzerinden tarif etseniz, bu yöntemin temel ilkeleri neler olurdu?

ADD Han Tümertekin kendisiyle yaptığımız söyleşide, her işin birbirinden farklılaşmasını olumlu bir nitelik olarak tarif etmişti; bu beni çok mutlu etti. İşlerimize bakarken aralarındaki farklılıkları elbette görüyordum ama bunu böyle bir çerçevede, başlı başına olumlu bir özellik olarak daha önce düşünmemiştim. Siz şimdi sorunca o cümle yeniden aklıma geldi. Gerçekten de her duruma, o duruma özgü kararlar ve yöntemlerle yaklaştığımızı bir kez daha fark ettim. Bence bu, iyi mimarlık yapabilmek için bir gereklilik. Çünkü işveren değişiyor, bütçe değişiyor, imkanlar değişiyor, coğrafya ve bağlam değişiyor. Her proje kendi koşullarını getiriyor. Biz her defasında bu koşullara uygun yanıtlar bulabiliyorsak, söyleşinin başında sözünü ettiğimiz diyaloglar çerçevesinde, bu işimizi iyi yaptığımızın bir göstergesi olabilir.

UÖ Ben projelerimizi aslında birbirine çok benzetiyorum; bazen bu benzerlik insanı tedirgin bile edebiliyor. Çünkü demek ki ortak bir dil, projeye bakış ve malzemeyi kullanma biçimi var. Ama ortaya çıkan sonuç; projenin bulunduğu yer, aradan geçen zaman ya da kullanıcıların özellikleriyle farklılaşıyor ve işler birbirinden ayrışıyor. Bence bu, aslında arzu edilen bir sonuç.

YŞ “Yere Bağla(n)mak” pratiğinizin temel meselelerinden biri. Bir yapının gerçekten bulunduğu yere ait olması ne demek; bu ilişki topoğrafya, iklim ve malzemenin ötesinde nasıl kuruluyor?

UÖ Malzemenin ötesinde, o yerde bulunma biçimini de yeniden yorumlamak gerekebiliyor. Bu soruyu düşünürken Arter’in Dolapdere’deki durumu aklıma geliyor. Çevresinden oldukça farklı, çağdaş ve güçlü bir yapı olmasına rağmen kimse onun oraya ait olmadığını kolaylıkla söyleyemez. Binanın dışarıyla kurduğu ilişki, içeride dolaşırken açıklıklardan gördüğünüz kent, Ali’nin söylediği gibi hem bir tezat oluşturuyor hem de yeni bir orada bulunma hali tanımlıyor. Ormos Tartışık’ta bizim durumumuz da biraz böyle. Köylerde yıllar içinde ciddi biçimde erozyona uğramış bir yaşama ve yerleşme biçimi var. Biz bir anlamda yeniden köye dönüşü tanımladık; orada var olan ya da yitirilmekte olan kullanım biçimlerini güncel ihtiyaçlarla yeniden yorumlayıp bir cevap üretmeye çalıştık.

YŞ Ormos Tartışık ve Arazi’de yerel malzeme ve yapım bilgisini çağdaş bir dille ele alıyorsunuz. Yerel olanı taklit etmeden, geçmişten gelen yapma bilgisini bugüne taşımanın yolu sizce nedir?

ADD Bunun çok farklı yöntemleri var. Çok karşıt bir şey yapıp yine de kendisini bulunduğu yere ait kılan çağdaş mimarlık örnekleri de var; dolayısıyla tek bir yöntemden söz etmek kolay değil. Ormos Tartışık’ta köyde kullanılagelen doğal taşı farklı biçimlerde yeniden ele almaya çalıştık. Ayvacık Bölgesi’nde gördüğümüz taş duvar örme bilgisinden yararlanarak köşe taşlarının hizalarını yatay iplerle cephe boyunca devam ettirdik; böylece bölgedeki bir yapım biçimini kendi yapılarımızda yeniden yorumlamış olduk. Farklı etaplarda taşın kendi özellikleri de kararlarımızı değiştirdi. Örneğin daha koyu renkli, sert bir taşla çalıştığınızda onu aynı biçimde işlemek ya da köşe taşı olarak kullanmak her zaman mümkün olmuyor; bu kez malzemenin imkanları sizi başka bir çözüme yönlendiriyor. Bir noktada kendimizi malzemenin söylediklerine teslim ettik diyebilirim. Malzeme doğrudan sana bir şeyleri dikte ediyor ve sen onu o şekilde kullanarak oraya ait oluyorsun. Ormos Tartışık ve Arazi’de o coğrafyada bulunan malzemeleri kullanmaya özellikle gayret ettik. Ama bunu yaparken Ayvacık konut mimarisinde sık gördüğümüz kat silmesi ya da lento gibi bileşenleri doğrudan kopyalamak yerine güncel bir anlayışla yeniden yorumladık. Aynı zamanda mühendislik bilgisini de işin içine katarak çelik, ahşap ve betonarme gibi farklı taşıyıcı unsurları birlikte kullandık. Yani yerel bilgiyle çağdaş yapım bilgisinin birbirini dışlamadığı, tersine birbirini beslediği bir yol aradık.

Ormos Tartışık Kuzey Etabı. (Fotoğraf: Egemen Karakaya)

Ormos Tartışık Kuzey Etabı. (Fotoğraf: Egemen Karakaya)

YŞ Türkiye’de kırsal alanlar yeni yaşam biçimleriyle hızla dönüşüyor. Kırsalda yapı üretirken mimarın, parsel ve yapı ölçeğinin ötesinde bölgenin geleceği açısından da sorumluluğu var mı?

ADD Bizim deneyimlerimiz de kırsaldaki farklı yapılaşma biçimleriyle aşama aşama karşılaşmamızı sağladı. İlk çalışmalarımız müstakil konut ölçeğindeydi. Ardından liseden beş arkadaşımızın girişimiyle Arazi projesini tasarladık ve orada ekoturizm boyutuyla karşılaştık. Ekoturizm kırsaldaki yapılaşmaya bambaşka bir boyut kattı. Tarım arazilerinin cins değişikliğiyle turizm alanına dönüşebilmesi, ardından o alanlarda yapı üretilebilmesi çok farklı sonuçlar doğurabiliyor. Ne yazık ki Ayvacık’ta ve ülkenin başka bölgelerinde turizm adı altında geliştirilen bazı projelerde kooperatifleşme yoluyla hisse satışı ve konut edinimi gibi sonuçlar ortaya çıktı. Bu açıdan Arazi’nin gerçekten bir kırsal turizm tesisi olarak kalması bizi mutlu ediyor. Ormos Tartışık’ta ise ölçek büyüdü; bir konut yerleşkesi tasarladığınızda köye karşı sorumluluğunuz da artıyor. Tek bir konut kendi parseli içinde daha sınırlı bir etkiye sahipken, yerleşke ölçeğinde tasarladığınız toplam hacim, silüet ve köyün genel gabarisine yaptığınız müdahale çok daha görünür hale geliyor. Bu nedenle mevcut imar kurallarını gözetirken kendimize yeni yöntemler geliştirmek zorunda kaldık. Çünkü mevcut imar kurallarının köylerde her zaman nitelikli yapılaşmanın önünü açtığını düşünmüyorum. Burada iş biraz da mimara düşüyor; o kuralları daha nitelikli bir yapılaşmaya imkan verecek şekilde yorumlamaya çalışıyorsunuz. Parsellerin bölünmesinden kütlelerin parçalanmasına, malzeme farklılaşmalarından detay kararlarına kadar farklı araçlar kullanmak gerekiyor. Çözümlerimiz de bu nedenle planlama ölçeğinden başlayıp mimari ölçeğe, oradan detay ölçeğine kadar devam etti.

Arazi. (Fotoğraf: Burçin Esin)

Arazi. (Fotoğraf: Burçin Esin)

YŞ Baruthane, tarihsel bir yapı grubunun bugünün yaşamına yeniden katılması açısından pratiğiniz içinde farklı bir yerde duruyor. Geçmişin izlerini korumak ile yapıyı güncel bir mekana dönüştürmek arasında nasıl bir denge kurdunuz?

ADD Projeye başlarken İBB Miras’taki muhataplarımız, o zamana kadarki uygulamada çoğu kez restorasyon projesi ruhsatı alındıktan sonra ihtiyaçlara göre birtakım iç mimari müdahaleler yapıldığını anlattılar. Kendileri ise mimarın çok daha erken aşamada sürece dahil olmasını ve restorasyon projesinin baştan mimari kararlarla birlikte geliştirilmesini istiyorlardı. Biz de projeye tam bu noktada dahil olduk. İBB iştiraki BİMTAŞ rölöve ve restitüsyon projelerini hazırlamıştı; Per Se Mimarlık olarak restorasyon projesini üstlendik ve koruma kuruluna doğrudan bu proje üzerinden başvuruldu. Böylece restorasyon projesiyle nihai ürünün birbirine çok daha fazla yaklaşabildiği bir süreç oluştu.

UÖ Baruthane’ye ilk gittiğimizde oldukça köhne bir haldeydi. Dört yapıdan biri geçmişte kumarhane olarak kullanılmış ve içi ciddi biçimde harap olmuştu. Bahçe çok yoğun biçimde bitkilenmiş, duvarlar ve yapılar neredeyse sarmaşıklarla kaplanmış, otlar insan boyuna ulaşmıştı. Ama bu haliyle bile inanılmaz etkileyici bir yerdi. İstanbul’un içinde böyle bir mekanla karşılaşmak bizi çok heyecanlandırdı; aynı zamanda çok temkinli davranmamız gerektiğini hissettik. Bu nedenle yapının kendi özelliklerini ve güzelliğini ortaya çıkaracak, mümkün olduğunca az müdahaleyle ilerleyecek bir yaklaşım benimsedik. Önce programı oluşturmakla başladık; çünkü İBB Miras’la ilk konuştuğumuzda işlev konusu da henüz tam olarak netleşmemişti ve programı birlikte geliştirdik. Mimari tavrımız ise mümkün olduğunca az şey yaparak mevcut yapının niteliklerini görünür kılmaktı. Birbirine neredeyse eş dört yapı ortada büyük bir boşluk oluşturuyordu; aralarında belirgin bir hiyerarşi ya da yönlendirme yoktu. Ortadaki pavyonu bir çekim ve yönlenme noktası haline getirerek insanların önce buraya gelmesini, ardından dört yapıya dağılmasını; bahçenin de daha okunabilir alt alanlara ayrılmasını istedik.

ADD Bu yaklaşım detay ölçeğinde malzeme seçimlerinden taşıyıcı sistem prensiplerine kadar devam etti. Mevcut yapılar taş ve tuğladan oluşan kagir yapılardı. Biz ise çelik ve ahşap gibi daha hafif ve geçirgen, mevcut yapıların taşıyıcılığına yük bindirmeyen, kendi kendini taşıyabilen strüktürler tasarladık. İhtiyaçlar değiştiğinde yaptığımız eklentilerin sökülüp taşınabilmesini ve yapıların başka işlevlerle yeniden kullanılabilmesini de başından beri göz önünde bulundurduk.

Baruthane. (Fotoğraf: Egemen Karakaya).

Baruthane. (Fotoğraf: Egemen Karakaya).

YŞ Baruthane aynı zamanda “kamuya alan açmak” meselesini somutlaştırıyor. Kamusal alanın giderek daraldığı ya da ticarileştiği kentte, mimarlığın yeni kamusallıklar yaratma kapasitesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

UÖ Yaptığımız çeşitli kamu projelerinde kamusal alana ne kadar ihtiyaç olduğunu ve nitelikli bir alan üretildiğinde insanların onu ne kadar hızlı benimsediğini süreç içinde gördük. İnsanlar bu alanlara yöneliyor ve kullanmaya başlıyor. Kamusal alan bu nedenle gerçekten çok önemli. Baruthane projesine başladığımız dönemde İBB Miras’ın başında olan Mahir Polat’ın bir konuşmasında kullandığı ifade bunu çok iyi özetliyor: iklimlendirilmiş, ücretsiz kamusal alanlar. Öğrenciye, orta yaşlıya ya da yaşlıya yönelik olması fark etmiyor; belediyelerin ve kamunun ücretsiz, erişilebilir ve iklimlendirilmiş alanlar üretmesi çok önemli.

ADD Tabii bunun ne kadarının mimara kaldığını da sorgulamak gerekiyor. Öncelikle kent yöneticilerinin ya da merkezi yönetimin böyle bir irade ortaya koyması lazım. Mimarlar da bu iradenin üzerine kendi mesleki birikimlerini ekleyerek katkı koyabilir. Baruthane’de de aslında böyle bir durum var. Ortadaki merkez pavyonu insanları davet eden bir çekim noktasına dönüştürüp oradan dört yapıya dağılmalarını sağlamak böyle bir karardı. Benzer biçimde, insanları bir rampayla yapının çatısına çıkarıp bahçe duvarının üzerinden Marmara Denizi’ne bakabilecekleri bir noktaya ulaştırmak da kamusal deneyimi çoğaltan bir müdahale. Bugün İstanbul’da denizi bile göremeyen çok sayıda insan olduğunu düşününce bu tür küçük karşılaşma imkanları daha da önemli hale geliyor. Bu tür karşılaşmalara ve olanaklara kapı açmak bence mimarın yapabilecekleri arasında.

YŞ Çok aktörlü projelerde tasarım kaçınılmaz olarak bir müzakereye dönüşüyor. Bu süreç mimari fikri hangi noktalarda geliştiriyor; hangi noktadan sonra zayıflatabiliyor?

ADD Biz aslında bu müzakereden bir haz alıyoruz. Her defasında farklı aktörlerle bir araya gelmekten ve o süreç içinde çözüm aramaktan hoşlandığımıza inanıyorum.

UÖ Bana da işin kendisi zaten buymuş gibi geliyor. Mimarlık kendi kendine üretilen bir şey değil; bütün bu aktörlerin bir arada üretmesiyle ortaya çıkıyor.

ADD Bursa Yıldırım’da davetli bir yarışma sonucunda Duaçınarı Kültür ve Ticaret Merkezi projesini kazanmıştık. Projeyi çizdik, tamamladık ve teslim ettik; ancak belediye ekonomik koşullar nedeniyle inşaat ihalesine çıkamadığı için proje bir süre hayata geçmedi. Geçen yıl belediye yöntem değişikliğine giderek yapıyı kendi kaynaklarıyla değil, kat karşılığı usulüyle bir müteahhite yaptırmaya karar verdi. İşi alan müteahhit daha önceki birikimimizden de yararlanmak istedi ve biz de onunla çalışmaya başladık. Böylece proje bu kez çok farklı bir süreç içinde, ama belirli prensiplerini koruyarak yeniden hayata geçme imkanı buldu. Müteahhitin devreye girmesi bir yandan işi karmaşıklaştırdı, öte yandan gerçekleşebilir hale getirdi. İlk anda olumsuz sonuçlar doğurabileceğini düşünebileceğiniz bir durumken ben bugün bunu olumlu görüyorum; çünkü o projenin bulunduğu yer için önemli olduğuna inanıyorum.

UÖ Aslında kısıtlamalar, farklı istekler ve ihtiyaçlar, ekonomik koşullar ve dönemin kendine özgü özellikleri ister istemez karmaşık bir yapı oluşturuyor. Bu karmaşıklık da üretken hale gelebiliyor. Siz de bütün bu aktörlerle birlikte o karmaşıklığa cevap vermeye çalışıyorsunuz. Hiçbir şeye cevap vermeyen, hiçbir koşulla ilişki kurmayan bir şeyin ortaya çıkması bana zaten mimarlık gibi gelmiyor. 

Üniversite eğitimimiz sırasında verilen bir egzersiz aklıma geliyor. Belli ölçülerde dikdörtgen bir arsa veriliyor ama arsa hakkında hiçbir veri yok: Yolu yok, yönü yok, her şey soyut. Sizden oraya bir ev tasarlamanız isteniyor. Bu son derece zor bir şey; çünkü kendi kurgunuzu, gerçekliğinizi ve ihtiyaçlarınızı yaratmak zorundasınız. Gerçek hayatta ise bütün bu veriler, sınırlar ve aktörler size bir zemin sunuyor; mimarlık da o zemine cevap ararken oluşuyor.

YŞ On yıllık deneyiminizden baktığınızda iyi bir işveren-mimar ilişkisi nasıl kuruluyor? İşverenin projeye dahil olması hangi koşullarda mimarlığı daha iyi bir yere taşıyor?

ADD Bence her şeyden önce iyi dinleyiciler olmak çok önemli. Karşı tarafı anlamak gerekiyor. Mimarlık hayatla çok iç içe bir meslek ve sonuçta bir işveren için, onun imkanlarıyla bir proje yapıyorsunuz. Bu nedenle ihtiyaçlarını, imkanlarını, isteklerini ve arzularını gerçekten anlamak gerekiyor. Birini anlamanın yolu da onu dinlemekten geçiyor. İyi işveren-mimar ilişkilerinin temelinde karşılıklı dinlemenin bulunduğunu düşünüyorum.

UÖ İşverenle sizin kurduğunuz ilişki kadar onun sizinle kurduğu ilişki de çok önemli. Han Tümertekin’in bir sözü vardı; işverenin isteklerini topoğrafya gibi bir parametre olarak görürdü. Yani belli ölçüde mücadele etmeniz, belli ölçüde de uymanız gereken bir durum. Geçtiğimiz on yılda bunun çok farklı örneklerini gördük. İşin fazlasıyla içinde olan işverenlerle de çalıştık, toplantı yapmak için masaya oturtmakta zorlandıklarımız da oldu. Bu nedenle çok dahil olmanın mutlaka iyi, az dahil olmanın da kötü sonuç verdiğini söyleyemem. Her iki durumda da çok iyi ya da daha sorunlu sonuçlar çıkabiliyor.

ADD Ben de işverenin ne kadar dahil olduğundan çok, bu dahiliyetin niteliğinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bazen projeye daha az dahil olan birinden çok şey alabiliyoruz; bazen de sürekli diyalog halinde olduğumuz, işin çok içinde olan birinden beklediğimiz kadar katkı alamıyoruz. Dolayısıyla belirleyici olan katılımın miktarı değil, niteliği.

YŞ Farklı disiplinleri bir araya getirmek, mevzuat ve ekonomiyle uğraşmak, uzlaşma üretmek ve süreci yönetmek giderek tasarımın daha somut parçaları haline geliyor. Sizce mimarın rolü genişliyor mu, yoksa mimarlığın zaten sahip olduğu kapsamı yeniden mi hatırlıyoruz?

ADD Farklı paydaşlarla çalışma konusunda zaman içinde epey deneyim kazandık. Per Se Mimarlık’tan önce ikimiz de farklı ofislerde çalışmıştık; ama masanın bu tarafına geçince mimar olarak ne kadar farklı rol üstlenebildiğinizi daha iyi görüyorsunuz. Birkaç mimarlık ofisinin birlikte yürüttüğü projelerimiz oldu; aynı proje üzerinde çok farklı disiplinlerden ekiplerle çalıştık; tasarım aşamasında başlayıp uygulamaya kadar devam ettiğimiz ve uygulamada da sorumluluk aldığımız süreçler yaşadık. Bu nedenle paydaşlarla çalışmak ve rollerin çeşitlenmesi bizim pratiğimizin önemli bir parçası haline geldi. Mimar yalnızca tasarım yapan kişi olmuyor; zaman zaman farklı ekipleri bir araya getiren, süreci yöneten, kararları müzakere eden ve uygulama sırasında sorumluluk alan bir konuma da geçiyor. Bir yandan da bu mesleği yaparken sürekli bir denge kurmak zorundasınız. Piyasanın kendine özgü dinamikleri sizi belirli hızlarda çalışmaya, belirli bütçelerin içinde kalmaya zorluyor. Zaman içinde bu dinamiklerle baş etmenin bazı yollarını da öğreniyorsunuz. Çok hızlı hareket etmeniz gereken bir projede, iyi mimarlığın aynı zamanda yavaşlık gerektirdiğini biliyorsanız, kendinize yavaşlık alanları açacak yöntemler geliştirmeye başlıyorsunuz. Örneğin işverenin o anda ihtiyacını karşılayacak çizimi üretirken tasarımı başka bir boyutuyla sürdürüp, yeterince olgunlaştığında yeniden devreye sokabiliyorsunuz. Böylece bir tarafta projenin ilerlemesi gereken hız, diğer tarafta tasarımın ihtiyaç duyduğu düşünme süresi birlikte yürütülüyor. Ben bunu biraz fren ve gaz mekanizmalarının iç içe geçtiği süreçler olarak tarif ediyorum.

YŞ Mimarlığın giderek fotoğraflar ve dijital mecralar üzerinden, hızla tüketilmesi sizce tasarım pratiğinin kendisini de etkiliyor mu?

ADD Görkem Bey’in kitapla ilgili söylediği bir şey burada önemli. Mimarlık yayınlarında ofisler çoğu zaman kendilerini kontrollü biçimde dışarıya yansıtıyorlar; profesyonel fotoğraflar, özenle hazırlanmış metinler ve seçilmiş görseller üzerinden. Oysa bu kitaptaki söyleşiler işin arka planını, süreçte yapılan bazı hataları, tereddütleri ve işlerin farklı boyutlarını da görünür kılıyor. Biz bunun özellikle mimar adayları ve genç mimarlar için bir deneyim paylaşımına dönüşmesini istiyoruz. Çünkü bir projenin yalnızca nihai fotoğrafını değil, o sonuca nasıl ulaşıldığını da görmek önemli.

YŞ Bundan sonraki on yıla baktığınızda Per Se’nin mimarlığında hangi düşüncenin mutlaka kalmasını; hangi yaklaşımın ise dönüşmesini istersiniz?

ADD Biz aslında mimarlık yapma biçimimizden görece memnunuz. Elimizden geldiğince bir şeyleri üst üste koyarak, birbirleriyle ilişkilendirerek üretmeye çalışıyoruz ve öncelikle bu şekilde iş yapmaya devam etmek istiyoruz. Bu ilk bakışta çok iddialı bir hedef gibi görünmeyebilir ama bizim için bu çalışma biçimini sürdürebilmek önemli. Bunun yanında uluslararası ölçekteki deneyimlerimizi artırmak da hedeflerimiz arasında olabilir. Daha önce Senegal’de bir tecrübemiz oldu; farklı coğrafyalarda, farklı koşullar ve aktörlerle çalışmak bizim için değerli olurdu. Farklı bağlamlarda yeni diyalogların nasıl kurulacağını daha fazla deneyimlemek ve elbette kitabın ikincisini de çıkarmış olmak güzel olur.