Sergei Tchoban:

“Mimarlık, içinde bulunduğu kentin bağlamını zenginleştirmeli…”

Tarihsel katmanları çağdaş tasarım diliyle buluşturan çizimleri, mimari temsili bir düşünme aracı olarak ele alan yaklaşımı ve Berlin’de kurduğu Mimari Çizim Müzesi ile bu alana özgün bir katkı sunan Sergei Tchoban ile zaman, miras ve güncel üretim arasındaki ilişkiyi konuştuk.

Ebru Şevli, Mimar


EBRU ŞEVLİ İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde Enerji Müzesi’nde ziyaretçilerle buluşan “Between Layers of Time” (Zamanın Katmanları Arasında) başlıklı sergi, kentin çeşitli katmanlarını ve mimarlığın farklı zamanlarını bir araya getiren çizimler içeriyor ve zamanı mimari ifade ve kent görünümleri üzerinden görünür kılıyor. Aynı zamanda geleceğin ve hatta bugünün, tarihi olanın üzerine adeta bir tür istilacı olduğunu da hissedebiliyoruz. Sergide çizimlerin yanı sıra Tchoban Voss Architekten tarafından hayata geçirilmiş projelerden de bir seçki yer alıyor. Böylece inşa edilmiş olan ile çizim de bir araya geliyor. Bu küratoryal yaklaşımın amacı nedir? Çizimler ve projeler hakkında neler söylemek istersiniz? 

SERGEI TCHOBAN Çizimlerim ve projelerim, ama özellikle de çizimlerim, çok farklı mimari dönemlerin katmanlarına odaklanıyor. Çünkü yaklaşık yüz yıldır biz mimarlar, 150 yıl önce konuşulan mimari dilden tamamen farklı bir dil kullanıyoruz. Örneğin bugün yapıların tasarımında çok fazla detaya yer verilmiyor; daha minimalist, hatta yer yer daha brutalist bir dil söz konusu. Ben çizimlerimde tarihsel katmanların, Antik ve Barok Dönem gibi farklı tarihi dönemlerin birbirlerine aslında daha çok benzediğini; fakat son 150 yılda ortaya çıkan mimarlıkla aralarında güçlü bir karşıtlık bulunduğunu göstermeye çalışıyorum. Bunu anlamamız ve kentlerimizde de fark ederek tanımamız gerekiyor.

Örneğin sergide yer alan bir enstalasyondan bahsedebilirim: Piranesi’nin üç özgün baskı kalıbını satın aldım ve onların içine yeni görüntüler kazıdım. Sergide gördüğümüz gravür kopyaları aslında Piranesi’nin özgün asit oyma baskılarıdır ve bu baskıların içine geleceğe dair imgeler işlenmiştir. Burada söylemek istediğim söz şu: Piranesi’nin gravürleri birer başyapıttır ve onların içine yeniden kazı yaptığınızda aslında o başyapıtı bir anlamda tahrip edersiniz. Tıpkı kentlerimizde alıştığımız şeyleri bazen yok etmemiz gibi. Ama her yeni müdahale aynı zamanda kente yeniden büyüme, yenilenme ve yeni yorumlarla daha ilginç hale gelme fırsatı da verir. Dolayısıyla bu, fırsat ile tehlike arasındaki denge; gelecekle geçmişin olası tahribatı arasındaki denge meselesidir. Benim vurgulamak istediğim şey şu: Günümüz mimarlığı, geçmişe kıyasla, sanatsal bir ifade olarak çok daha görünür. Bu nedenle her yaptığımızda kendimize şu soruları sormalıyız: Ne yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Hangi ölçekte yapıyoruz? Çünkü bu karşıtlık içindeki uyum artık kentlerimizde çok daha belirgin. Sergideki çalışmalarım da kentsel miras ile yeni müdahaleler arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Bu soruyla her karşılaştığımda kendi pratiğimde buna nasıl yanıt verdiğimi göstermeye çalışıyorum.

Resim 1. Geleceğin izi. Piranesi’nin Sepolcro di Cecilia Metella temalı gravüründenesinlenen mimari bir tasavvur.

Resim 1. Geleceğin izi. Piranesi’nin Sepolcro di Cecilia Metella temalı gravüründen esinlenen mimari bir tasavvur.


Resim 2. Piranesi’nin Veduta degli avanzi del Foro di Nerva temalı gravüründen esinlenen mimari bir tasavvur. ©Sergei Tchoban.

Resim 2. Piranesi’nin Veduta degli avanzi del Foro di Nerva temalı gravüründen esinlenen mimari bir tasavvur. ©Sergei Tchoban.


Resim 3. Geleceğin izi. Piranesi’nin Veduta del Porto di Ripetta temalı gravüründen esinlenen mimari bir tasavvur. ©Sergei Tchoban.

Resim 3. Geleceğin izi. Piranesi’nin Veduta del Porto di Ripetta temalı gravüründen esinlenen mimari bir tasavvur. ©Sergei Tchoban.

EŞ Tchoban Vakfı ve Mimari Çizim Müzesi’nde mimari çizime adanmış bir müze kurdunuz ve hem yapının kendisini tasarladınız hem de içinde sergilenecek olan çizimler ile ilgileniyorsunuz. Sadece mimari çizime odaklanan bir müze kurma fikrinin arkasındaki motivasyon neydi? Bu süreçten bahseder misiniz?

ST Ben kendimi sadece bir mimar olarak değil, aynı zamanda bir çizer, bir teknik ressam olarak da tanımlıyorum, bildim bileli çizim yapıyorum. On yaşından beri çiziyorum. Çizime, özellikle mimari çizime her zaman çok büyük bir ilgi duydum. Zaten mimar olmamın nedeni de buydu. Ben çizim yaparken yalnızca zihnimle değil, elimle ve hatta bütün bedenimle düşünüyorum. Bu da çok sağlıklı ve ilginç bir düşünme biçimi; çünkü yalnızca siz düşünmüyorsunuz, eliniz de sizinle birlikte ve sizin için düşünüyor. Bir süre sonra yalnızca çizim yapmak değil, aynı zamanda çizim koleksiyonu oluşturmak da benim için önemli hale geldi. Çünkü mimarların mimariyi gerçekleştirmeden önce nasıl fikir geliştirdiklerini insanlarla paylaşmak istedim. Bugün özellikle çağdaş mimarlık söz konusu olduğunda mimarlıkla kamuoyu arasında oldukça tartışmalı bir ilişki var. İnsanlar yeni bir bina gördüklerinde çoğu zaman şöyle diyor: “Aman Tanrım, çok kötü. Beğenmedik. Neden yaptılar ki? Eskisi daha iyiydi.”

Ben çağdaş mimari ile kamuoyu arasında bir diyalog kurarak şunu söylemek istedim: Burada bir fikir vardı. Bu fikir çizildi. Bu, mimarın fikriydi. Çizimin kendisi zaten başlı başına bir sanat eseridir. Gelin çizim üzerine konuşalım; mimarlığın arkasındaki fikir üzerine konuşalım. İyi fikirler, belki kötü fikirler ya da aynı fikre dair farklı bakışlar üzerine konuşalım. Ama çizimde somutlaşan fikirler üzerinden konuşalım. Bu nedenle müzenin nitelikli bir ziyaretçi kitlesi var. Sadece öğrenciler ve mimarlar değil; mimarlıkla ilgilenen ve bir mimarın projeyi gerçekleştirmeden önce ne yapmak istediğini anlamak isteyen insanlar da geliyor.

Örneğin bir Aldo Rossi sergisi yapmıştım. Bildiğiniz gibi Aldo Rossi büyük bir İtalyan mimar ve Berlin’de de bazı yapılar inşa etmişti. İnsanlar gelip şunu fark ettiler: Çizimdeki fikir ile gerçekleşmiş yapı birebir aynı değil. Çizimdeki fikir bazen daha derin, daha gelişmiş ve daha ilginç olabiliyor. Ama uygulama aşamasında teknik nedenler, bütçe ya da imar mevzuatı nedeniyle başka bir şeye dönüşebiliyor.

Biz o fikrin nasıl düşünüldüğünü görmekten hoşlanıyoruz. Böylece yapının arkasındaki düşünceyi ve gerçekleştirilme sürecini daha iyi anlayabiliyoruz. Günümüzde bu çok önemli. Çünkü çağdaş mimarlık, çağdaş sanat gibi, estetik açıdan kolay anlaşılır değil. 20. ve 21. yüzyıl mimarlığının estetiğini anlamak için eğitime ihtiyacımız var. Çizimler aracılığıyla, yani bu sanat nesnesi olan çizimi anlayarak eğitim almak çok ilginç ve aynı zamanda çok keyifli.

Resim 4. Tchoban Foundation, Mimari Çizim Müzesi. (Fotoğraf: Klemens Renner).

Resim 4. Tchoban Foundation, Mimari Çizim Müzesi. (Fotoğraf: Klemens Renner).

EŞ Mimarlığın bu saklı katmanına, yani binadan önce var olan tasarım sürecine adanmış bir müzenin mimari ifadesine karar vermek de çok önemli bir süreçti diye tahmin ediyorum. Tasarım sürecinde kütlelerin biçimlenmesi, yüzeylerin ele alınışı —bildiğim kadarıyla cephede de çok sayıda gravür bulunuyor— belirli bir amaca hizmet ediyor ve bu açıkça görülüyor. Bu müzenin mimarisi ve tasarım süreci hakkında neler söylemek istersiniz?

ST Öncelikle müzenin kendisi de yaşayan bir nesne. Mimarisi, komşu binalardan farklı; çünkü yanındaki yapı yaklaşık 120 yıllık. Dolayısıyla yine karşıtlık meselesinden söz etmemiz gerekiyor. Ama farklı mimari parçaların birbirleriyle karşıtlık içinde olsa da aynı düzlemde var olabildiği bir karşıtlık. Berlin’deki Mimari Çizim Müzesi’nde görmesi de dokunması da ilginç bir düzlem yaratmak istedik.

Benim bakış açıma göre çağdaş mimarlık iki katmana sahip olmalı. İlk olarak uzaktan bakıldığında bir heykel gibi algılanmalı. İkinci olarak yaklaştığınızda detayları görmelisiniz. Modern öncesi mimarlık anlayışı bu konuda çok güçlüydü. Uzaktan bakarsınız, sıradan bir yapı gibi görünür; ama yaklaştığınızda sıva, bezeme ve küçük detaylar ortaya çıkar. Bu yapıda da beton yüzeye kazınmış bezemeler görüyoruz. Bu taşıyıcı beton; yani bir kaplama değil, gerçek taşıyıcı bir duvar. Ama aynı zamanda bir bezeme dünyası da oluşturuyor. Böylece müzenin ne hakkında olduğunu da görüyorsunuz: Çizimler… Binanın kabuğu çizimlerden haber veriyor. Cephede benim koleksiyonumdaki ilk çizimlerden parçalar yer alıyor. Bunlar doğduğum şehir olan Petersburg’da o dönem çok tanınan İtalyan ustaların çizimleri. İnsanlara koleksiyonun buradan başladığını göstermek istedim. Üst üste gelen parçalar gibi düşünün; koleksiyon büyüdükçe birbirinin üzerine eklenen parçaları temsil ediyor. Aslında bütün bina görünür bir koleksiyon gibi tasarlandı diyebilirim. Temel fikir buydu. Yapı hala çevresiyle karşıtlık içinde; fakat detayların derinliği ve niteliği açısından sevdiğimiz kentin mimarisiyle karşılaştırılabilir bir düzeyde. Bu anlamda yapı, sanatla çok yakın bir ilişki kuruyor.

Resim 5. Tchoban Foundation, Mimari Çizim Müzesi. (Fotoğraf: Roland Halbe).

Resim 5. Tchoban Foundation, Mimari Çizim Müzesi. (Fotoğraf: Roland Halbe).


Resim 6. Tchoban Foundation, Mimari Çizim Müzesi. (Fotoğraf: Roland Halbe).

Resim 6. Tchoban Foundation, Mimari Çizim Müzesi. (Fotoğraf: Roland Halbe).

EŞ Şimdi biraz geriye giderek mimarlık anlayışınızı ve eğitim hayatınızı konuşmak istiyorum. St. Petersburg’da eğitim aldınız ve sonra Berlin’e taşındınız. Eğitim anlayışınızda ve mimarlık yaklaşımınızda sanatın çok büyük bir yeri olduğunu biliyorum. Ama sanırım bu, mimarlığı doğrudan sanat olarak görmekten biraz daha farklı. Sanat ile mimarlık arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin için sınır nerede?

ST Biz St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi’nde diğer sanat dalları ile birlikte eğitim aldık. Avluda üzerlerinde resim, heykel, mimarlık ve eğitim yazan dört adet kapı yer alıyordu. Mimarlık, üç büyük sanat türünden biriydi. Bu farklı sanat disiplinleri arasındaki diyaloğun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mimarlık bunlardan biri, ama aynı zamanda mimarlık daha çok bir film yönetmek gibi; çünkü diğer sanatları bir araya getiriyor. Heykel, resim, enstalasyon… Aklınıza gelebilecek her sanat türü mimarlığın içinde yer alabilir. Çünkü mimarlık bizi çevreleyen bir şey. Mimarlık her yerde bizimle birlikte; sanat da onun içinde bizimle birlikte olabilir. Mimarlık bizimle konuşur, sanat da mimarlıkla birlikte konuşur. Aslında büyük bir karışım söz konusu… Her mimarın sanatla çok yakın olması gerektiğini düşünüyorum. Dediğim gibi, benim okuduğum okulda sanatçılar ve mimarlar birlikte eğitim alırdı. Bu nedenle sanat ile mimarlık arasında keskin bir sınır olduğunu düşünmüyorum. Ben sanat için hassas bir zarf, bir mekansal çerçeve yarattığımı ve sanatla sürekli diyalog içinde olmam gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin yakın zamanda Moskova’da yaptığım bir müzede yürüyen merdivenler sokak sanatıyla kaplanmış yüzeylere sahip. Bununla, bu merdivenlerin hala kamusal alanın bir parçası olduğunu göstermek istedim. Orada hala sokağın izlerini görebiliyoruz. Henüz müzenin içinde değilsiniz ama dışarıda da değilsiniz. Bu örnekteki gibi, sanat bazen mekanla birleşerek bir fikri ifade etmek için de kullanılabilir. Nasıl ki çizim parçalarını kullanarak müzenin çizimlere adandığını anlatıyorsam, sokak sanatını da buranın hala kamusal alan olduğunu göstermek için kullanıyorum. Bir loggia gibi, arada bir mekan. 

EŞ St. Petersburg ve Berlin’den söz etmişken, bunlar sizin hayatınızda ve mesleki yolculuğunuzda önemli olan, tarih tarafından derinden biçimlenmiş iki kent. Siz de tarihsel bağlamdan yalnızca yapılaşma açısından değil kültürel açısından da sıkça bahsettiniz. Çağdaş projelerinizi tasarlarken, tarihsel bağlam ve Avrupa mimarlık düşüncesi mimari kararlarınızı nasıl etkiliyor? Bağlamla kurulan ilişkiyi tarihi yapıların taklidine dönüştürmeden nasıl yönlendiriyorsunuz?

ST Bence bir kentin ruhunu ve tarihsel olarak nasıl geliştiğini çok iyi anlamak gerekiyor. Boş bir arazide çalışıyormuş gibi davranmamalıyız. Ama elbette günümüzün mimari dili, eski örnekleri basitçe kopyalayıp “bir tane daha eski bina yapacağım” dememize izin vermiyor. Sadece ben, çağdaş bir mimar olarak o tarihi yapılardan başka bir dil konuşuyor değilim; inşaat işçilerimiz de başka bir dil konuşuyor ve geçmişin mimari diline o kadar hakim değiller. Bu nedenle hep birlikte çağdaş bir dil konuşmamız gerekiyor. Ancak bu dili, neyi kurmak istediğimizi bilerek kullanmalıyız. Örneğin daha yumuşak bir karşıtlık mı kurmak istiyoruz? Yani eski yapılarla aynı malzemeleri kullanıp farklı detaylarla mı çalışacağız? Yoksa çelik ve cam gibi malzemeler kullanarak daha güçlü bir karşıtlık mı yaratacağız? Ben sık sık yüzük ve elmas metaforunu kullanırım: Yüzük sade olabilir ama üzerinde bir elmas oldukça ifade gücü yüksek olacaktır. Bir kentte çok sayıda yüzük ve birkaç tane elmas var gibi düşünelim. Benim görüşüme göre yapıların belki yüzde 20–30’u ikonik ve sıra dışı olabilir, ama bundan fazlası olmamalıdır. Arka plan ile vurgu, ağırlık ile hafiflik arasındaki bu ilişkide, her seferinde ne yapacağınıza karar verirsiniz. Bazen malzeme ya da yüzeyler ile kuracağınız bir karakter sürekliliği de bağlam ile ilişki kurmanıza olanak verebilir. 

Resim 7. Music- and Lifestyle Hotel nhow. (Fotoğraf: Roland Halbe).

Resim 7. Music- and Lifestyle Hotel nhow. (Fotoğraf: Roland Halbe).

EŞ 21. yüzyılda, küreselleşme çağında yaşıyoruz; binalar ve yerleşim alanları kimliklerini giderek kaybediyor. Karşılaştığımız çağdaş mimarlık üretimlerinin büyük bir kısmı “yer”den bağımsız tasarlanıyor. İster Berlin’de, ister İstanbul’da ya da Şanghay’da olsunlar, çoğu zaman coğrafya ya da topoğrafya göz ardı edildiği için yapının nerede inşa edildiği bir fark yaratmıyor. Sizce, sizin de sıklıkla konuşmalarınızda bahsettiğiniz gibi, insanların “seveceği ve koruyacağı bir yer” duygusu bu yüzyılda nasıl yaratılır?

ST Bu aslında çok önemli bir soru. Sanatta küresellik fikrinin büyük bir hayranı olduğum söylenemez. Her ülke, hatta her yerel bağlam kendi güçlü yönlerini geliştirmeli diye düşünüyorum. Eğer farklı yerlerde çalışıyorsam, vereceğim yanıtlar da, önereceğim çözümler de tamamen farklı olmalı. Bunu tiyatrodaki “mise-en-scène” gibi düşünebilirsiniz: Binaların bir sahne kurduğu ve insanların o kentin sakinleri gibi hissettiği bir sahne düzeni. Bu sahneler farklı yerlerde tamamen birbirinden farklı olmalılar. Aslında mesele; kentin ruhu, genius loci ile çağdaş mimarlığın dili arasında bir denge kurmak. Bir yandan mekanın ruhunun devam etmesi için süreklilik sağlarken bir yandan da çağdaş mimarlığın gerekliliğini yerine getirmeliyiz. İnsanların mimarı tanıyabilmesi için her yerde aynı üslubu tekrarlama taraftarı da değilim. Bunun yerine mimarlık, bulunduğu kentin bağlamını zenginleştirmeli. 

EŞ Kültürel kodları konut projelerinde kullanmak ikonik ya da kamusal yapılarda olduğu kadar kolay olmuyor. Bu durumlarda tasarım stratejileriniz neler oluyor? Coğrafya, iklim, malzeme ya da kullanıcı davranışları gibi faktörler konut tasarımlarınızda nasıl rol oynuyor?

ST İklim benim için gerçekten çok önemli, son derece kritik ve vazgeçilmez bir konu. Ve iklim, aslında doğrudan ve güçlü bir şekilde malzeme seçimlerine ve aynı zamanda mimari detaylara da yön veriyor, onları belirliyor ve şekillendiriyor. Yakın çevrede üretilen, kolayca temin edilebilen ve erişilebilir olan malzemeleri kullanmak aynı zamanda ekolojik, sürdürülebilir ve çevreye duyarlı bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Bunun yanı sıra insanların nasıl yaşadığını dikkatlice gözlemlemek, anlamaya çalışmak ve bu yaşam biçimlerini analiz etmek gerekiyor: İnsanlar yüksek yapıları mı yoksa daha alçak, daha yatay yapıları mı tercih ediyorlar, daha fazla cam kullanımı mı istiyorlar yoksa daha sınırlı cam yüzeyleri mi tercih ediyorlar, daha açık, dışa dönük bir yaşam tarzı mı benimsiyorlar yoksa daha kapalı, daha mahrem ve içe dönük bir yaşam biçimini mi tercih ediyorlar? Daha çok gölge alanlar mı istiyorlar yoksa daha fazla güneş ışığı alan, daha az gölgeli mekanlar mı tercih ediliyor? Tüm bu birçok küçük, detaylı ve dikkat gerektiren işaret bir araya gelerek tasarım kararlarını etkiliyor, yönlendiriyor ve nihai olarak şekillendiriyor. Ancak ölçek meselesini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalı, her zaman göz önünde bulundurmalı ve tasarım sürecinin merkezinde tutmalıyız. Ayrıca çevrede bulunan mevcut yapıların ölçeği ile tasarladığınız yeni yapının ölçeği arasında mutlaka bir ilişki kurmamız, bu ilişkiyi anlamamız ve doğru bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Eğer ki bu mevcut ölçeği bilinçli bir şekilde kırmayı tercih ediyorsanız, bunun nedenini, gerekçesini ve arkasındaki düşünceyi çok iyi bilmeniz, temellendirebilmeniz gerekiyor.

EŞ Peki 21. yüzyılda mimarlık eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz? İşlerinizi takip eden öğrencilere neler tavsiye edersiniz?

ST Şunu söyleyebilirim: Yapay zekaya fazla güvenmemek gerektiğini özellikle vurgulamak isterim. En önemli ve belirleyici kararları mümkün olduğunca kendi zihninizle ve kendi elinizle vermeye çalışın. Çünkü bir gün teknolojiden tamamen ya da kısmen mahrum kalabilirsiniz ve o zaman bir şeyi kendi başınıza ifade etmeniz, anlatmanız ya da üretmeniz gerekebilir. Bu nedenle önce kendiniz çizin, kendi başınıza düşünün ve fikirlerinizi geliştirin; teknolojiyi ise daha sonra bir araç olarak kullanın.

İkinci önemli nokta ise dışarı çıkıp dünyaya doğrudan, kendi gözlerinizle bakmanız gerektiği… Sadece fotoğraflara, dijital görüntülere ya da sosyal medyada gördüklerinize güvenmeyin. Doğada zaman geçirin, çevrenizi dikkatlice inceleyin, binaların zaman içinde nasıl yaşlandığını ve dönüştüğünü gözlemleyin; aynı zamanda nasıl birlikte var olduklarını ve bir arada nasıl çalıştıklarını anlamaya çalışın. İnsanların bu yapılarda nasıl yaşadığını, bu mekanları nasıl kullandığını gözlemlemek de son derece önemli. Yapılar ile kullanıcıları arasında aslında çok yakın, güçlü ve karşılıklı bir ilişki bulunuyor. Bunu gerçekten anlayabilmek için doğrudan deneyimlemek, yerinde görmek ve hissetmek gerekiyor.

Bu yüzden seyahat edin, farklı yerler görün ve bulunduğunuz çevreye dikkatle bakın. Çizdikleriniz, üzerine düşündükleriniz ve bizzat gözlemleyerek gördükleriniz zamanla sizin kişisel kütüphanenizi, yani birikiminizi ve referans dünyanızı oluşturacaktır.

EŞ Toplumsal, ekonomik ve çevresel sorunlarla dolu bir “krizler çağında” mimarların rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce mimarların politik olarak nasıl bir konumda olması gerekiyor? 

ST Bir mimarın en önemli rollerinden biri, insanlar için ekolojik, konforlu ve estetik açıdan nitelikli çevreler yaratmaktır. Ürettiğimiz yapılar ve tasarımlar konusunda dikkatli ve özenli olmamız gerekir. Mimarların mutlaka siyasete girmesi gerektiğini söylemek doğru olmayabilir. Ancak mimarlığın, içinde yaşadığımız çevrenin oluşumunda önemli bir payı olduğunu unutmamak gerekir.

Binalar ve mekanlar, insanlar farkında olmasa bile, davranışları ve alışkanlıkları belirli ölçüde etkileyebilir. Örneğin çevre sert ve gergin bir etki yaratıyorsa, bu durum insanların ruh haline de yansıyabilir. Buna karşılık daha dengeli, insancıl ve düşünülmüş bir çevre, insanların daha olumlu deneyimler yaşamasını destekleyebilir.

Bu nedenle mimarlığın rolü, çoğu zaman düşündüğümüzden daha anlamlı ve etkilidir. Tasarım sürecinde bu sorumluluğun farkında olmak ve çabayı bu yönde yoğunlaştırmak önemlidir.