Mimarlığın Deneyiminde Tektonik: Kökenler ve İkincil Kavrayışlar Üzerine Bir Okuma

Özlem Akyol, Dr.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü

Çiğdem Polatoğlu Serter, Prof. Dr.
Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü

İnsanın maddeyi işleyerek bir yapı inşa etme eylemi, her daim onun dünyada var oluşuna ve tinsel yaşantısına dair bir anlatıyı da içermiştir. Yapıda somutlaşan bu anlatının varlığı insanın yaşadığı yere ait hissetmesini, oraya köklenmesini sağladığı gibi çevresel karakterin de çeşitliliğini oluşturur. İnsan, inşa ederken fiziksel koşulları organize etmenin yanı sıra var oluşunu temsil eden anlatıyı bir ‘‘iz’’ olarak mimari üründe imler. Mimari üründeki bu ‘‘iz’’ mimari zanaat yani tektonik ile yaratılır. 20. yüzyılın başlarında mimaride seri üretime geçilmesiyle zanaat temelli üretime bağlılık ortadan kalkmış, yapılardaki zanaat etkisinin yerini standardizasyon ve tekrar ile tanımlı yeni bir görünüm almıştır. Demir, çelik, cam, beton gibi malzemelerin geliştirilmesiyle, çerçeve sistemlerle yüksek binalar, modüler sistemlerin tekrarına dayalı yapılar ve prefabrik evler inşa edilmiştir. Endüstriyel malzeme ve tekniklerin zamanla zanaatın yerini almasıyla insanın varoluşunu mimaride temsil etmesi zorlayıcı bir hal almış, öte yandan seri üretim özdeş yapıların yaygınlaşmasıyla çevresel karakterin çeşitliliği azalmaya başlamıştır. Ancak insanın çevre ile kurduğu olumlu ilişkiler ve yaşadığı zengin mekansal deneyimler, yapı elemanlarının, yapım tekniklerinin, malzemelerin farklılaşmasıyla oluşan çevresel karakterin çeşitliliğiyle ilişkilidir. Bu çalışma ise insanın çevre ile olumlu ilişkiler kurabilmesinde, zengin deneyimler yaşayabilmesinde ve anlamlı çevrelerin inşasında tektoniğin rolüne odaklanır. Tektonik, maddeyi işleyerek malzemeye dönüştürme, malzeme ve tekniği eşleştirme, dayanıklı ve estetik yapılar inşa edebilme bilgi ve becerisini niteler, insana ve kültüre ait değerlerin, özlerin yapılarda görünür olmasını sağlar. Bu bağlamda çalışma tektoniğin, özne-nesne ilişkisi ekseninde insan çevre ilişkisine ve mimarlığın deneyimine etkilerini fenomenolojik yaklaşımla çözümlemeyi amaçlar. Husserl’in kurduğu fenomenolojik yaklaşım, bilgi temelli varlık anlayışının aksine öznelliği merkeze alarak, olayları insanlara göründüğü şekliyle gözlemeyi ve betimlemeyi, nesnelerin yani fenomenlerin somut görüntülerinin ardında var olan özleri açığa çıkarmayı amaçlayan sistematik bir yaklaşımdır (Bilgin, 2003). Fenomenolojik yaklaşımın mimarlık alanına girmesi insan ve mimari ilişkisine bakışı özne-nesne ilişkisi bağlamında yeniden yapılandırılmış, yapıların insanın tinsel dünyasına ve gündelik hayatına etkilerini görebilmeyi sağlamıştır. Fenomenolojik yaklaşımda insan, yapıları duyuları aracılığı ile algılar, deneyimler ve anlamlandırır. Duyumsanabilir her şey malzemeler, yapısal elemanlar ve bileşenler insanın yapıyı deneyimlemesinde ve anlamlandırmasında birer etkendir. Husserl’den sonra fenomenolojik yaklaşımı kendi varoluş felsefesinin yöntemi haline getiren Heidegger, insanın dünya deneyimine ve çevresiyle kurduğu ilişkiye farklı bir açılım getirmiştir. Heidegger’e göre insan, etrafını kuşatan tüm nesneler ve varlıklar yani fenomenler ile varoluşsal ilişkiler kurar, kendini onlarla anlayarak ve anlamlandırarak var olur (Çüçen, 2003). Bu bağlamda insanın dünya deneyimi yaşadığı yerden, yeri oluşturan fenomenlerden bağımsız değildir. Yaşadığı yer ile kendini anlamlandırır, o yeri kendi iç dünyasının bir yansıması olarak inşa eder. Böylece bir yere köklenme, bir yere ait hissetme, yerle bütünleşik bir kimliğe sahip olma gibi varoluşsal ihtiyaçlarını karşılayabilir (Heidegger, 2004). Fenomenolojik çözümleme insanın deneyimi nasıl anlamlandırdığını anlamaya yönelik veriler sağlar, bu nedenle çalışma kapsamında insan çevre ilişkisinde tektoniğin rolünün çözümlenmesinde fenomenolojik yaklaşımdan faydalanılacaktır. Bu çözümleme, tektoniğin deneyim ve anlam ile ilişkilendirildiği söylemler üzerinden yapılacaktır. Çalışma kapsamında seçilen söylemler 19. yüzyılda Bötticher ve Semper’in ürettiği köken yaklaşımlar, 20. yüzyılda ikincil kavrayışlar olarak nitelendirilebilecek olan Frampton, Sekler, Gregotti ve Frascari’ye ait yaklaşımlardır. 

Etimoloji
Yunanlılara ait bir terim olan tektonik, zanaatkar veya yapı ustası anlamına gelen ‘‘tekton’’ kelimesinden türetilmiş, Antik Dönemde ‘‘bir zanaat/sanat ürününün tasarımı veya ustalıkla yapımı’’nı niteleyen bir kavram olarak kullanılmıştır (Borbein, 1982). Terimin ‘‘inşa etme sanatı’’ ve ‘‘yapısal nitelikler dikkate alınarak oluşturulan resimsel kompozisyon’’ şeklinde tanımları da bulunmaktadır (Davies & Jokiniemi, 2008). Mimari zanaatkarlık yani tektonik, çoğunlukla ‘‘sanat’’ yerine kullanılan ama daha geniş tanımı ile ‘‘bilgiye dayanan bir meydana getirme eylemi’’ (Haşlakoğlu, 2016) veya ‘‘önceden belirlenmiş bir ürün üretmek amacıyla bilginin düzenli bir şekilde uygulanması’’ (Pollitt, 1972) anlamına gelen ‘‘techne’’ ile ilişkilendirilir. Borbein (1982) ‘‘techne’’ye atıfta bulunarak “tektonik”i ‘‘birleştirme sanatı’’ (art of joining) olarak tanımlamıştır. Bu farklı tanımların yanı sıra terimin etimolojik kökenleri ve Antik Yunan kaynaklarındaki bilgiler terimin ilişkili olduğu olgulara dair genel bir çerçeve çizmektedir. Antik Yunan toplumunda zanaata büyük önem atfedilmiş, zanaat bilgisi, insanı barbarlık seviyesinden medeni insan seviyesine yükseltebilen bir zenginlik olarak görülmüştür. Tektonlar, tektonik ilkeler ile zanaat bilgilerini ve yetilerini kullanarak toplumun şekillenmesinde önemli rol oynamışlardır.  Binalar, gemiler, çeşitli aletler ve mücevherler gibi toplumsal yaşamın tanıkları olan eserlerin yaratımıyla dünyevi bir düzenin, bir yaşama kültürünün gelişmesine ve görünür olmasına yardımcı olmuşlardır (McEwen, 1993). Bu bağlamda tektonların madde ile olan ilişkisinde ‘‘tektonik’’in rolünden ve kelimenin etimolojik kökeninden yola çıkarak bir tanım yapmak gerekirse tektonik teriminin, ‘‘bilgiye dayalı ustalıkla yapma, üretme eylemi’’ni nitelemekle beraber, üretilen nesnenin gündelik hayatta bir fenomen olma halini, insan ve toplum için anlamı ile ilgili durumları da kapsamaktadır.

Köken Yaklaşımlar, İkincil Kavrayışlar ve Tanımlar
Tektonik teori, Alman Aydınlanması ile başlayan sanat ve estetikte öznel yargının mimarideki bir uzantısı olarak gelişmeye başlamıştır. 18. yüzyılda ortaya çıkan Yunan ve Roma mimarisinin taklide dayalı yeni bir versiyonu olan Neoklasik stil, mimari üretimi tarihsel yasalara sabitlemesi, taklide ve cephe dekorasyonuna indirgemesi nedeniyle eleştirilmiştir (Schwartz, 2017). Bu eleştiriler, taklit ve analojileri aşabilmek adına Kant’ın ‘‘estetik’’e getirdiği yeni bakış ile şekillenmeye başlamış, mimari üretimde gerçeklik ve estetik arayışının peşinde tektonik teori etrafında merkezlenmiştir. Kant’ın estetik düşüncesinde ‘‘estetik’’ olan, nesnenin maddiliğinde amaçlanmamış fakat nesnenin yaratım amacına uygun, nesnenin biçimsel yapısında ve kendiliğinde içkin olan (amaçsız amaçlılık) estetiktir (Kant, 1951). Estetik düşüncesine dair bu yeni bakış ile Schelling, Schopenhauer ve Schinkel gibi isimler, estetiğin amaçsız özünü mimarlık pratiğine entegre etmenin yollarını aramış, mimaride ‘‘gerçeklik, yapısal estetik, iç ve dış tutarlılık, sembolizm’’ gibi kavramlar tartışılmıştır (Schwartz, 2017). Bu tartışmalardan beslenen Bötticher ve Semper’in yaklaşımları, yapıların maddiliğine ve öznelliğine yönelik yeni bakış açıları getirmiş, 19. yüzyılda tektonik teorinin kökenlerini oluşturmuştur (Şekil 1). 

Bötticher, yapısal elemanları ‘‘çekirdek biçim’’ (kernform) ve ‘‘sanat biçim’’ (kunstform) olarak ayırmıştır. Çekirdek biçim, strüktürel bütünü oluşturan mekanik ve gerekli diğer bileşenleri kapsarken sanat biçim, elemanların eşsiz doğasını, birbirleri arasındaki ilişkileri ve entegrasyonu niteler, yapının duyumsanabilirliği ve anlamı ile ilgilidir. Bötticher’in tektoniği, çekirdek biçim ve sanat biçimin (yapısal ve estetik olanın) birbirini eş zamanlı olarak inşa etmesi ve bu inşanın organikliğinde içkin estetiğin ortaya çıkmasıdır (Bötticher, 2006).

Bötticher’in çağdaşı Semper (2015), tektonik teorisinde biçimleri ve yapıları kültürel olgular olarak ele almış ve bunların nasıl oluştuklarını malzeme ve zanaat ilişkiselliği ekseninde açıklamaya çalışmış, tektoniği kültürel ifadeler oluşturmak için farklı malzemelerin ustalıkla kavranması ve zanaatla işlenmesi olarak nitelemiştir. Semper’in tektonik araştırmalarında mimari üretimi kültür üzerinden insanın varoluşu ile ilişkilendirmesi, mimarlığın öznelliği ile ilgili yeni düşüncelerin gelişimine katkı sağlamıştır. Wölfflin (2008) mimarlığın psikolojisi üzerine yaptığı araştırmalarda mimari biçimin bir ruh halini veya duygu durumunu ifade edebilme potansiyelini tartışmış, Semper’in izinden giderek mimari stilleri belirli bir dönemin insanlarının tutum ve eylemleri ile ilişkilendirmiştir. Wölfflin’e göre insanlar duygularını, zevklerini, tercihlerini yarattıkları nesnelerin biçimlerine yansıtarak, varoluşlarını aynalarlar. Wölfflin, mimari nesnenin yaratımına dair bu görüşünü psikolojideki ‘‘empati’’ ((alm. einfühlung) kavramına dayandırmıştır (Wölfflin, 2008). Alman Aydınlanmasının bir uzantısı olarak gelişen ‘‘empati’’ yaklaşımı, tektonik tartışmalarında insan ve mimari biçim arasındaki ilişkiye daha geniş bir yer açmıştır. Fenomenolojik yaklaşımın mimarlık alanına girmesi ve mimaride öznelliğin merkeze alınması ile tektonik, ‘‘deneyim, anlam, fenomen, yer’’ gibi kavramlar ile ilişkilendirilmiştir. Sekler, Frampton, Gregotti ve Frascari gibi isimler modern sonrası dönemde fenomenolojik yaklaşım bağlamında tektoniği farklı başlıklarda ele alan öncül isimler olmuşlardır. 

Şekil 1. Kuramcılara ait söylemlerin tektonik teori ve birbirleriyle ilişkilenmeleri.Figure 1.  Theorists' discourses on tectonic theory and relationships between each other.

Şekil 1. Kuramcılara ait söylemlerin tektonik teori ve birbirleriyle ilişkilenmeleri. Figure 1.  Theorists’ discourses on tectonic theory and relationships between each other.

Sekler (1965) tektoniği; malzemenin seçimini, kullanımını, tekniği, sistemi ve süreci organize eden, yaratıcılığa alan açan bir kavram olarak niteler.  Frampton (1996) tektoniği, malzeme, zanaat ve mekanik güçler arasındaki ilişkilerin özünü açığa çıkaran, inşa edilmiş bir ‘‘şey’’ olarak bir binanın görünümünün, temsilinin, fenomenolojik varlığının ve biçiminin somutlaşabilmesinde yaratıcı bir araç olarak betimler. Sekler ve Frampton’dan sonra Gregotti ve Frascari’nin tektonik üzerine söylemleri, 19. yüzyılda üretilen köken yaklaşımların kendine özgü terminolojisindeki farklılıkların fenomenolojik tercümesi niteliğindedir. Kökenlerden sonra ikincil kavrayışlar olarak nitelenebilecek bu söylemlerde, modern sonrası dünyada değişen paradigmalar bağlamında insan çevre ilişkisinde tektoniğin rolüne odaklanılmıştır.

Duyumsanabilir Biçimsel Gerçekliklerin Yaratımında Tektonik
Fenomenolojik yaklaşımın mimarlık alanına girmesiyle insanın dünyayı algılaması ve anlamlandırmasında özne-nesne etkileşimi ve deneyim merkeze alınmış, bu bağlamda mimarlığın maddiliği, işlev, geometri, bina programı gibi parametrelerin ötesinde insanın tinsel dünyasında yer eden bir varlık olarak tartışmaya açılmıştır. Fenomenolojik yaklaşıma göre insanın yapılara ve inşa edilmiş çevreye ilişkin duyguları deneyimle şekillenmektedir. Zengin mimari deneyimler, tüm fiziksel ve zihinsel duyarlılıkları harekete geçirirken (Pallasma, 1996), insanın kendilik deneyimini, dünyada olmaklığına dair duygularını ve gerçeklik ile kurulan bağlarını güçlendirir (Pallasma, 2020). Bu bağlamda mimarlığın başat amacı yalnızca barınma, koruma ve konaklama imkanlarını sağlamak değil, insanın dünya deneyimini zenginleştirmektir (Hershberger, 1970). Mimarlığın deneyimi, mekan, ölçek ve kendi maddiliğini oluşturan malzeme, renk, doku, biçim gibi duyumsanabilir olan tüm şeylerle yani fenomenlerle ilişkilidir (Pallasma, 2020). Her ne kadar deneyim kişiye özgü ve biricik olsa da mimari tasarım ve üretim süreci, deneyimin yani deneyimlenen fenomenin de yaratımını içerir. Tektonik de fenomenlerin yaratım sürecinde, malzemenin işlenmesiyle, artikülasyonlarla, biçimlenmelerle ortaya çıkan duyumsanabilir biçimsel gerçekliklerin yaratımında bir araç olarak çalışır. Bu bağlamda köken ve ikincil kavrayışların söylemlerine bakılacak olursa ilk uğrak tektonik ve öznelliği ilişkilendiren bakışıyla ön plana çıkan Bötticher olacaktır. 

Bötticher, tektoniği, koşullandırılmış bir biçimin inşasında değil, mimarinin maddiliğini oluşturan işlev, strüktür ve yapı elemanlarının ilişkilenmesinde tabiatıyla ortaya çıkan, duyumsanabilir gerçek biçimlerin yaratımında bir araç olarak ele almıştır. Mimari üretim, işlevsel gereksinmelerin belirlenmesi ve bunları karşılayan mekanların inşası için gerekli yapısal kararların alınmasıyla başlar. Bötticher, yapıda işlev ve biçim arasında uyum, yapısal kusursuzluk arar, bu arayışını ‘‘beden’’ metaforu ile örneklendirir. Mimarın eli, farklı uzuvları (yapısal bileşenleri) bir araya getirerek onları bir beden (yapı) kalıbına sokar, bu kalıp, her uzvun kendi eşsiz işlevini yerine getirmesini ve diğer uzuvlarla uyumlu çalışmasını sağlar. Yapının inşasında tektonik aracılığı ile uygun malzeme ve teknik seçilmeli, bütün elemanlar, kusursuz birer mekanizmanın parçası olarak düzenlenmelidir; böylece yapı, kendini üreten işlevsel, mekansal ve yapısal parametrelere uygun biçimlenir (Bötticher, 2006). İşlevin gerektirdiği biçime ulaşmak için işlenen malzeme, ruhla temas ettiğinde ve düşüncelerin can verdiği bir ‘‘şey’’ olarak görünür olduğunda anlamlandırılabilir bir fenomen ortaya çıkar (Bötticher, 2006). Bötticher’in mimarlığın maddiliğine anlam atfetmesi, tektonikle oluşturulan strüktürü, yapısal elemanları ve işlenen malzemeyi, duyguları harekete geçiren, duyumsanabilir birer fenomen olarak ele almış olması süregelen estetik hiyerarşiyi tersine çeviren yenilikçi bir bakış getirmiştir (Schwarzer, 1993). 

Sekler (1967), tektonik ve duyumsanabilir fenomenler arasındaki ilişkiyi karşıtlıklar üzerinden açıklamış, tektonik olanın karşısına strüktürün duyumsanamadığı yapısal durumu niteleyen “atektonik” olanı koymuştur. Sekler’e göre soyut birer kavram olan yer çekimi, rüzgar, deprem gibi yapıya etkiyen güçler, tektonik aracılığı ile strüktürün biçiminde somutlaşarak duyumsanabilir gerçekliklere dönüşürler. Duyumsanabilir, açık ve şeffaf bir strüktür insanlara ‘‘yoğunlaştırılmış gerçeklik’’ deneyimi sunar. Bu nedenle devingen dünya içerisinde yapıyı durağan halde tutan ve ona mukavemet kazandıran strüktür gizlenmemelidir (Sekler, 1965). Bu bağlamda Sekler, atektonik olanı yadsır ve tektonik olanı yüceltir çünkü deneyimlerin zenginleşmesi ve farklılaşması, yapısallığın dışa vurumuna ve tektonik biçimlerin duyumsanabilirliğine bağlıdır. 

Frascari ve Gregotti de Bötticher ve Sekler gibi fenomenleri yapısal oluşumla ilişkilendirmiş fakat ‘‘detay’’a odaklanmışlardır. Endüstriyel malzeme ve kısıtlı tekniklerin aynılaştırdığı yapıların karşısına, özgün detay çözümleri ile inşa edilmiş tekilleşen yapıları koyarak, bu yapıların insanın tinsel dünyasındaki yerini tartışmışlardır. Frascari (1996), malzemeleri, elemanları, bileşenleri, işlevsel, estetik ve özgün bir şekilde bir araya getiren ‘‘tektonik detay’’ı mimarlığın inşasının ve deneyiminin gerçekleştiği yer olarak niteler; Gregotti (1996) de bir yapının tüm tektonik potansiyelinin, özünün estetik ve bilişsel yönlerinin duyumsanabilme kapasitesini bir izlem olarak detaylandırmaya bağlar. Bir yapıda tektonik detayın varlığı, eklemlenmeler ile oluşan geometrilerin, biçimlerin gerçekliklerini görünür kılarak duyumsanabilir birer fenomen yaratır. Bir duvar örgüsünde, kubbede, kemerde, sövede malzemenin nasıl şekillendiğini, mimarın niyetlerini ve anlatısını somutlaştırır. Bununla birlikte detay yapıyı tekilleştiren, özerkleştiren deneyim süreçlerinde kilit bir rol oynamaktadır. Yapı detay ilişkisi, kelime ve cümle arasındaki ilişkiye benzer. Bir cümlede kelimelerin yerinin değişmesi, cümleye yeni kelimelerin eklenmesi veya çıkarılması kaçınılmaz bir şekilde cümlenin anlamını değiştirecektir. Bir yapıdaki detaylar da benzer şekilde yapının deneyiminin anlamını değiştirme kapasitesine sahiptir (Gregotti, 1996). Bu bağlamda detay, deneyimlenmeyi bekleyen bir anlatı, mimarinin konuşan dili, yapının kullanıcı ile kurduğu iletişimin bir parçasıdır (Frascari, 1996). 

Bötticher, Sekler, Gregotti ve Frascari’nin söylemleri, tektoniğin yapısallığın güçlü anlatımını ortaya çıkaran, yarattığı gerçekliklerle deneyimi zenginleştiren kapasitesi bağlamında ortaklaşır. Deneyimleri anlamlandıran fenomenler, tektonikle kendiliğinden inşa sürecinde ortaya çıkar ve yapısal oluşumla hemhaldirler. Özgün tektonik detaylar, farklı malzeme ve teknik kombinasyonları, yapıların zengin deneyimler sunma potansiyelini artırmaktadır.

İnşa, Yer-leşme ve Tektonik
Var olan her şey öncelikle bir yere ait ve yerleştirilebilir olmalıdır. Varlığın varlığının ön koşulu olarak bir yere aitlik ve yerleşmeye ilişkin kavrayış Heidegger’in varoluş felsefesinde karşımıza çıkmaktadır. Heidegger için insanın var olmasının ön koşulu mesken tutması yani dünyaya yerleşmesidir. İnsanın dünyaya yerleşmesi, içinde bulunduğu fiziksel çevre ve o çevrede var olan diğer varlıklar ile anlamlı ilişkiler kurmasıyla mümkündür. Bu ilişkiler o çevreyi bir yere dönüştürür, o yer yaşamın bir parçası haline gelir, insan kendini o yere ait hisseder ve varlığını anlamlandırabilir (Heidegger, 2004). Bu bağlamda yer, gündelik hayatın, eylemlerin ve olmaklığın mekanı, varoluşun ayrılmaz bir parçasıdır (Schulz, 2013); insanın tensel bağlar kurduğu, kendini aynaladığı, belirli bir varoluşun izlerini taşıyan ve bu varoluşu temsil eden çevrenin bütünüdür (Merleau-Ponty, 2020). Heidegger’in yerleşmeye ilişkin düşüncelerini mimarlık kuramına taşıyan Schulz yer ve yapı arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Schulz’a göre yerleşmenin koşulu, yere ait özlerin, sosyal ilişkilerin, tarihi katmanların, doğal çevrenin ve kültürün somutlaştığı yapılar inşa etmektir. Bu yapıların biçimleri, dokuları, renkleri ve bunların artikülasyonlarının oluşturduğu örüntüler yerin çevresel karakterini tanımlar ve özünü oluşturur. (Schulz, 2013). İnsanların bu çevresel karakteri deneyimleyerek anlamlandırmasıyla mekan bir yere dönüşür ve varoluşsal ilişkiler kurulur. Yer ve tektonik de bu çevresel karakteri oluşturan şeylerin inşası bağlamında ilişkilenir. Bu ilişki Semper ve Frampton’ın söylemlerinde belirginleşir. 

Semper, inşa, yer-leşme ve tektonik arasındaki ilişkiyi, temel gereksinmelerin, gündelik hayatın ritüellerinin, sosyal ilişkilerin, insanın dünyayı alımlayışının ve kavrayışının mekanda somutlaşması bağlamında ele almış, konut arketipi üzerinden bir yaklaşım geliştirmiştir. İnsanlar, ısınma, yeme, içme gibi temel gereksinmelerini karşılayan ve onları diğer insanlarla bir araya getiren ateşin yani ilk ocağın etrafında toplanmışlardır. Ocak, toplumun tüm gelişim aşamaları boyunca her şeyin çevresinde tanzim edildiği bir odak noktası olmuştur. Bu ocağı üç öğe çevreler: temel, çevre duvarı ve çatı. Ocağın çevresini düzenlemek için seramik zanaatı, hafriyat ve temel için taş işçiliği (stereotomik), çatı strüktürü için marangozluk (tektonik) ve duvar için tekstil zanaatı geliştirilmiştir. Böylece mimarlığın dört temel ögesi; ocak, temel, duvar, çatı ve dört temel zanaatı; stereotomik, tektonik, seramik ve tekstil tanımlamıştır. Semper, insanların teknik becerilerinin bu dört temel ögeye göre şekillenip geliştiğini söyler. İnsanlar, bu dört temel ögenin coğrafya, topoğrafya, iklim gibi koşullara bağlı değişen farklı kombinasyonlarını tarih boyunca inşa etmeye devam etmiş, varoluşlarını, tarihlerini, eylemlerinin amaçlarını, dünya ve birbirleri ile olan ilişkilerini zanaat aracılığıyla inşa ettikleri yapılarda anlatmışlardır (Semper, 2015). Semper’in bu söylemlerinde tektonik, yapısal ve ontolojik düzlemlerde ayrı ayrı çalışan ve aynı zamanda bu iki düzlemi uzlaştıran bir araç olarak kendini gösterir. Semper öncelikle malzeme ve zanaat eşleştirmeleri ile mekanı ve biçimi oluşturan tematik inşa süreçleri arasında bir bağıntı kurar. İnsanın, temel gereksinmelerini karşılayan bir barınak inşa edebilmesi için malzemeyi ustaca işleyebilmesi gerekir; bunun için de tektonik bilgi ve beceriye ihtiyacı vardır. Öte yandan Semper’in söylemlerinde ‘‘inşa etmek’’ varoluşsal bir eyleme işaret eder bu bağlamda tektonik yalnızca maddeyi organize etmekle kalmaz. Kültürel ifadelerin ve biçimlerin yaratımıyla insan, dünyada olmaklığını maddede aynalayarak, kendinden bir “iz” bırakır ve bu “iz” mekanı yere dönüştürendir.

Frampton, tektonik ve yer arasında Semper’in yaklaşımına benzer bir bağıntı kurmuş, gelişen teknolojiyi de bir parametre olarak kendi yaklaşımına dahil etmiştir. Frampton, bir yerde yeni bir yapı üretmek için gerekli esin kaynağının bir yerin niteliklerini ve çeşitliliğini oluşturan iklimde, coğrafyada, topoğrafyada, tarihi dokuda ve biçimlerde var olduğunu söyler (Frampton, 2014). Yeni bir yapının tasarımı için yerin kendine has özellikleri okunmalı, analiz edilmeli ve birer tasarım parametresi olarak sürece dahil edilmelidir. Tasarımda iklim, coğrafya, topoğrafya gibi verili koşullara uyumlanma biçimsel, işlevsel ve statik bağlamda yerleşmenin koşullarını sağlar. Öte yandan tarihi katmanlar da bir bağlamsallaşma oluşturur. Yeni yapı tasarımında tarihi bağlamın kurulması için Frampton mevcudun öğreticiliğine dikkat çekerek, halihazırda var olan bir duvar örgüsü, strüktür tasarımı gibi yere özgü yapım teknikleriyle üretilmiş tarihi biçimlerden, yeni melez biçimler türetilmesini önerir. Bu uyumlanma, türetme ve inşa süreçlerinde tektonik, yerin özünü açığa çıkaran, bilginin kendinde gömülü olduğu, zanaat, malzeme ve dinamik kuvvetlerin ilişkiselliğini kuran, biçimi ortaya çıkaran bir araç olarak çalışmaktadır (Frampton, 2014). 

Semper, yer ve tektonik ilişkisini, geleneksel çağlara özgü mimarsız mimarlık denilen ‘‘vernaküler mimarlık’’ üzerinden tartışmış, Frampton ise endüstri devrimi sonrası değişen paradigmalar bağlamında ve kurumsallaşmış mimarlık pratiği içerisinden bu ilişkiselliği ele almıştır. Fakat bu iki ayrı çağın insanı, tektoniğin doğasında barındırdığı yere özgülüğün müdahale gerekmeksizin mekanı, biçimi ve yeri, yapısal ve varoluşsal düzlemde inşa edebilme kapasitesi bağlamında ortaklaşmışlardır.

Son Söz Yerine
Köken yaklaşımlar ve ikincil kavrayışlar bağlamında tektoniğin deneyim ve anlamla olan ilişkisi, yapısallığın duyumsanabilirliği ve varoluşsal yerin inşası olmak üzere iki farklı düzlemde ortaklaşmaktadır. İlk düzlemde tektoniğin, insanın dünyada olmaklığını, mimarın niyetini bir anlatı olarak mimarinin maddiliğine aktarabilmesinde malzemeyi ve tekniği organize eden, zengin deneyimlere zemin hazırlayan potansiyeli ortaya koyulmuştur. Tektonik, maddeyi, taklide ve stillere sabitlemeden anlamlı bir nesneye, dünyevi bir düzenin parçasına dönüştürebilmenin, malzeme, teknik ve biçimin özünü gösterebilmenin, özdeşleşmeye karşın özgün kalabilmenin alternatif yollarını sunar. Bu bağlamda tektonik yapıların özgünleşerek aşkın anlamlara ulaşmasını, çevresel karakterin çeşitlenmesini sağlayarak gündelik hayatı zenginleştirir. 

İkinci düzlemde ise yer ve tektonik arasında teoride ve pratikte var olan organik bağıntı öne çıkarılmıştır. Yer, tektonik aracılığı ile özü muhafaza edilerek yeniden ve yeniden inşa edilebilmekte ve varlığını sürdürebilmektedir. Tektonik, teknik koşulları sağlarken optimize edilmiş teknolojiye şartlanmadan ve taklide düşmeden sürekli olarak hem yeniyi yaratmayı hem de eskiyi yeniden yorumlamayı mümkün kılar. Tektoniğin bu yönü, seri üretim özdeş yapılara karşın çevresel karakterin ve yerin sürdürülebilirliği adına bir direnç oluşturur. Bu bağlamda tektonik, farklı üretken modlara sahip teknoloji ile anakronik ama yenilenebilir bir kapasiteye sahip zanaat arasında bir arabulucu olarak yerin maddiliğinin ve fenomenolojik varlığının beraber inşa edilmesini sağlar.

Son olarak güncel mimarlık ortamında tektonik üzerine yapılan çalışmalara değinmek gerekirse bilgisayar destekli tasarım uygulamalarıyla tektonik geleneklerin dijital arayüzlerde yeniden üretildiği ampirik araştırmalar dikkat çekmektedir. Yerin ve çevresel karakterin sürdürülebilmesine odaklı bu araştırmaların amacı, zanaat temelli üretimi kas gücünden makineye aktararak, tektonik etkiyi yapıda muhafaza eden sanayi iş birlikçi üretim modelleri geliştirmektir. Tektoniğin mimarlık pratiği içerisinde olmasını önemseyen ve tektoniğe alan açma arayışındaki bu araştırmalar, malzeme, biçim ve çevresel karakter bağlamında teorik alana farklı yeni boyutlar kazandırma, Eleştirel Bölgeselcilik, Vernakülarizm ve Hesaplamalı Bölgeselcilik gibi yaklaşımların kavramsal çerçevelerini yeniden yapılandırma, yapıların inşa süreçlerinde bir değişim ve dönüşüm başlatma potansiyeli taşımaktadır. Bu arayışların mimarlığı maddi ve ontolojik bağlamda nasıl dönüştüreceği ise ancak ilerleyen zamanlarda yapılacak araştırmalarda görülebilecektir.


 Kaynaklar

  • Bilgin, N. (2003). Sosyal psikoloji sözlüğü kavramlar yaklaşımlar. İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
  • Borbein, A. H. (1982). Tektonik, zur geschichte eines begriffs der archäologie. Archiv für Begriffsgeschichte 26 (1), p. 60-100.
  • Bötticher, K. (2006). From Greek tectonics (1843). H. F. Mallgrave (Ed.). Architectural theory volume I an anthology from vitruvius to 1870 (p.531-532). Malden: Blackwell Publishing.
  • Çüçen, A. K. (2003). Heidegger’de varlık ve zaman. Bursa: Asa Kitabevi. 
  • Davies, N. & Jokiniemi, E. (2008). Dictionary of architecture and building construction. Oxford: Elsevier. 
  • Frampton, K. (1996). Studies in tectonic culture: the poetics of construction in nineteenth and twentieth century architecture.  Chicago: MIT Press.
  • Frampton, K. (2014). Toward a critical regionalism: six points for an architecture of resistance. T. Docherty (Ed.).  Postmodernism: a reader (p. 268-280). New York: Routledge.
  • Frascari, M. (1996). The tell-the-tale detail (1984). K. Nesbitt (Ed.). Theorizing a new agenda for architecture: an anthology of architectural theory, 1965–1995 (p. 498-515). New York: Princeton Architectural Press.
  • Gregotti, V. (1996). The exercise of detailing (1983). K. Nesbitt (Ed.). Theorizing a new agenda for architecture: an anthology of architectural theory, 1965–1995 (p. 494-497). New York: Princeton Architectural Press.
  • Hacıoğlu, E. (2024). Yeni yapı-yer ilişkisinin anlamının deneyimler üzerinden çözümlenmesi. (Doktora tezi). Ulusal tez merkezi. (865066)
  • Haşlakoğlu, O. (2016). Platon düşüncesinde tekhne. İstanbul: Sentez Yayınları.
  • Heidegger, M. (2004). İnşa etmek oturmak düşünmek. Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları, Ekim,6, s.45-55.
  • Hershberger, R. G. (1970). Architecture and meaning.  The Journal of Aesthetic Education Special Issue: The Environment and the Aesthetic Quality of Life, Oct., 4 (4), 37-55.
  • Kant, I. (1951). Critique of judgment. New York: Hafner Press. 
  • McEwen, I. K. (1993). Socrates’ ancestor: an essay on architectural beginnings. Cambridge: MIT Press.
  • Merleau – Ponty, M. (2020). Algılanan dünya. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Norberg-Schulz, C. (2013). ‘‘The phenomenon of place” from the architectural association quarterly (1976). M. Larice, E. Macdonald (Ed.). The urban design reader. New York: Routledge.
  • Pallasmaa, J. (1996). The geometry of feeling: a look at the phenomenology of architecture. K. Nesbitt (Ed.). Theorizing a new agenda for architecture: an anthology of architectural theory, 1965–1995 (p. 447-455). New York: Princeton Architectural Press.
  • Pallasmaa, J. (2020). Tenin gözleri mimarlık ve duyular. İstanbul: Yem Yayın.
  • Pollitt, J. J. (1972). Art and experience in Classical Greece. Cambridge: Cambridge University Press. 
  • Schwartz, C. (2017). Introducing architectural tectonics exploring the intersection of design and construction. New York: Routledge.
  • Schwarzer, M. (1993). Ontology and representation in Karl Bötticher’s theory of tectonics. Journal of the Society of Architectural Historians, Sep. 52(3), p.267-280.
  • Sekler, E. F. (1965). Structure, construction, tectonics., Ed. G.Kepes and G. Braziller (Ed.). Structure in Art and in Science (p. 89-96). New York: George Braziller.
  • Sekler, E. F. (1967). The Stoclet House By Josef Hoffmann. D. Fraser, H. Hibbard and M. J. Lewine (Ed.). In essays in the history of architecture presented to Rudolf Wittkower (p. 228-244). London: Phaidon Press. 
  • Semper, G. (2015). Mimarlığın dört öğesi ve iki konferans. İstanbul: Janus Yayıncılık.
  • Wölfflin, H. (2008).  From ‘‘prolegomena to a psychology of architecture’’ (1886). H. F. Mallgrave (Ed.). Architectural theory volume II an anthology from 1871 to 2005 (p. 74-76), Malden: Blackwell Publishing.