Mimar Peter Lorenz:

“Mimarın temel sorumluluğunun, içinde bulunduğu bağlama katkıda bulunmak ve o bağlamı iyileştirmek olduğuna inanıyorum…”
İstanbul SMD, Vanguardis ve Kalebodur iş birliği ile gerçekleştirilen konferans için İstanbul’a gelen, Avusturya merkezli Lorenz Ateliers’in kurucusu Peter Lorenz ile, 21. yüzyılda doğa ile kentler arasındaki gerilimi mimarlık yoluyla nasıl yeniden ele alabileceğimizi; mimarın topluma, kamusal yaşama ve ortak yaşam alanlarına karşı hangi etik sorumlulukları üstlenmesi gerektiğini; mimarlık eğitiminin ve mesleğin üretim pratiklerine yönelik eleştirel düşünme biçimlerinin nasıl geliştirilebileceğini konuştuk.
Ebru Şevli, Mimar
EBRU ŞEVLİ Lorenz Ateliers aracılığıyla son derece zengin ve çeşitli bir mimarlık pratiği inşa etmişsiniz. Üretimlerinizde özellikle doğa ve mimarlık ilişkisine özen gösteriyorsunuz. Sohbetimize mimarlık eğitiminizle ve mesleki yolculuğunuzun erken dönemi ile başlamak istiyorum. Innsbruck’ta eğitim aldınız ve ardından Venedik gibi farklı şehirlerde de bulundunuz. Genç bir mimar olarak yaklaşımınızdan ve eğitiminizin sizi nasıl etkilediğinden bahsedebilir misiniz?
PETER LORENZ Mimarlık benim için başından itibaren belirli ya da tek seçeneği olan bir yol değildi. Deneyim ve tercih yoluyla mesleğim haline geldi. Kayak dünyasından geliyorum, gençliğimde bir kayak yarışçısıydım. Avustralya’da kayak eğitmeniydim ve seyahat ediyordum, Sidney Opera Binası’nı gördüm ve “Ah, bu belki de tıp okumaktan daha iyidir.” diye düşündüm. Geri döndüm ve mimarlık okumam biraz da bir rastlantı sonucu gelişti. Ama bir kez başladığımda, kendimi derinlemesine bu alanın içinde buldum. Dünyayı dolaşmamın, bir mimar olarak kariyerim açısından okuldan çok daha önemli olduğuna inanıyorum. Elbette okul ve üniversiteler önemli. Ama bildiğiniz gibi, 20. yüzyılın birçok mimarı üniversitede öğrenci olarak değil, profesör olarak bulundu. Dolayısıyla benim için seyahat etmek çok önemliydi; dünyaya bakmak, merak duymak ve farklı kültürleri ve kentleri anlamayı öğrenmek.

Peter Lorenz, İstanbulSMD tarafından gerçekleştirilen konferans için İstanbul’daydı.
EŞ Pratiğiniz sıklıkla “hümanist bir dünya görüşüne” ve “bütüncül bir yaklaşıma” dayalı olarak tanımlanıyor. Bu kavramlar günümüzde çok sık kullanılıyor, ancak çoğu zaman içleri yeterince doldurulmuyor. Sizin pratiğiniz bağlamında bu tanımlar ne anlama geliyor? Hümanist bir bakış açısını mimarlıkta nasıl yorumluyorsunuz ve bütüncül yaklaşım, bir projenin tasarım sürecinde hangi ölçeklerde ve hangi karar anlarında sizin için belirleyici oluyor? Bu kavramların somut olarak mimari projelerinize nasıl yansıdığını biraz daha açabilir misiniz?
PL Bu hümanist yaklaşımdan konferansımda da bahsettim. Tanınmış meslektaşlarım tarafından “radikal bir hümanist” olarak adlandırılırdım. Ancak son birkaç yılda bu tanım değişmeye başladı, çünkü hümanizm insanı tüm eylemlerin ve düşüncenin merkezine koyuyor. Bunun bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok soruna yol açtığını düşünüyorum. Bundan sonra artık insanı artık her şeyin merkezine koymamamız gerektiğine inanıyorum. Bugün posthümanizm felsefesini tercih ediyorum: Kentleri yalnızca insan konforu ya da yaşanabilirliği için değil, gelecek nesiller, ekosistemler, iklim, insan-dışı yaşam ve teknolojik sistemler için tasarlamak. Doğaya ve onun üzerindeki etkimize karşı sorumluyuz. Doğaya öncelikle saygı duymalıyız, çünkü aksi halde uygarlığımız ayakta kalamayacak. Ancak, hayatta kalmak için doğaya verdiğimiz değerde köklü bir değişim gerekiyor. Doğa öncelikle ekonomik bir kaynak olarak ele alındığı sürece, sistemlerimiz kırılgan kalıyor. Doğayı uygarlığın pazarlık konusu edilemez bir temeli olarak tanımak, bizi kaçınılmaz olarak kentlere odaklanmaya yönlendiriyor; çünkü insan etkisinin en yoğunlaştığı yer burası. Bu nedenle kentleri nasıl yeniden düşünmemiz gerektiğine odaklanmanın önemli olduğunu düşünüyorum.
EŞ Atölyenizin yaklaşımını şekillendiren ve zaman içinde geliştiren, farklı ölçeklerle çalışmayı ve doğa ile kent arasındaki gerilimlerle başa çıkmayı öğrenmenizi sağlayan projeler var mı? Özellikle, sizi mimarlık pratiğiniz üzerine yeniden düşünmeye zorlayan, bakış açınızı dönüştüren ya da atölyenizin bugün sahip olduğu yaklaşımın oluşmasında belirleyici olmuş süreçler veya deneyimler oldu mu? Bu projelerin, hem tasarım anlayışınız hem de doğa–kent ilişkisine bakışınız üzerindeki etkilerini biraz açabilir misiniz?
PL Benim için mimarlık dikkatle başlar. Her görev sıfırdan başlamalıdır: Algılamak, yakından bakmak, mevcut yapıyı ve bağlamını anlamak, saygı göstermek ve mümkün olan her yerde doğayı olduğu gibi bırakmak. Çözüm, zaten var olan şeyden büyüyüp geliştiğinde, sürdürülebilirlik bir sonuç haline geliyor. Projelerin mimarlığı öğrettiğine pek inanmıyorum. Genç mimarlara sık sık şunu söylerim: “Hayal gücünüzü ve fikirlerinizi unutun; her şeyden önce dinleyin, dünyayı algılamaya çalışın; ve öğretmenlere körü körüne inanmayın. Kendi düşünme biçiminizi oluşturmayı, bakmayı, görevi ve çevrenizdeki şeyleri anlamayı öğrenmelisiniz.”
Bilinçli olarak kaçındığımız şeyler arasında bir alanda özelleşmek yer alıyor. Çünkü bu teknik uzmanlık sağlasa da algıyı zayıflatıyor. Aristoteles buna “phronesis’in (pratik bilgelik) kaybı” derdi. Bugün mimarlık; kentlerin insanlar, doğa, teknoloji ve kaynaklardan oluşan iç içe geçmiş sistemler olarak anlaşıldığı insan-sonrası bir bağlamda sistemik düşünmeyi gerektiriyor. Bu ilişkileri algılayabilmek için mimarın ölçekler arasında hareket etmesi gerekiyor. Bir görevin diğerini zenginleştirdiğine inanıyorum. Tek ailelik bir ev tasarlarken kentsel ölçekten bir şeyler öğrenebilirim ve tersi de aynı şekilde geçerli. Mantıklı görünmeyebilir, ama bizim için tutarlı; çünkü kenti anladığınızda bir eve farklı yaklaşırsınız.
EŞ Doğa ile kent arasındaki bu gerilimi biraz daha derinleştirelim. Doğayı nasıl anlıyor ve tanımlıyorsunuz? Bugün akademik tartışmalarda öne çıkan bakış insanların doğadan ayrı bir tür olmadığını kabul etmeyi önemsiyor ve kentleri de nihayetinde doğal alanlar olarak tanımlıyor. İnsanların ekolojik sistemin bir parçası olduğunu anlamayı merkezine alan, kentlerin de doğanın dışlanması gereken yerler olmadığı bütüncül bir bakışınız var mı? Sizin için mimarlık ve doğa arasındaki ilişki nasıl tanımlanır?
PL Bu çok iyi bir soru ve tam olarak üzerinde düşündüğüm şey. Doğa milyonlarca yıldır var ve bize ihtiyacı yok. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde, sanayileşmeye kadar, belki 19. yüzyılın başlarına kadar, insanlar doğadan korkuyordu: Çığlar, depremler, volkanik patlamalar vb. yaşamları için tehdit oluşturuyordu. Doğa üstün bir güç olarak algılanıyordu. Bugün ise ona hükmedebileceğimize inanıyoruz, çoğu zaman. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana doğa giderek bir metaya indirgenmeye başlandı. Arazi, ormanlar, ekosistemler artık oldukları şey için değil, neye dönüştürülebilecekleri için değer görüyor. Bir orman metrekare başına birkaç avro değerinde olabilir, ta ki arazi kullanımı değişene kadar; o zaman aynı toprak bir anda binlerce kat daha değerli hale gelir. Bu dönüşüm, parasal değerin ekolojik gerçekliğin önüne geçtiği saf bir ekonomik mantığı ortaya koyuyor. Arazi artık başlı başına bir finansal varlık haline geldi. Doğanın bu şekilde metalaştırılmasının bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok krizin kökeninde yattığına inanıyorum… Sistemi kolayca değiştiremeyiz, ama bu sistemde yaşıyorsak onunla sorumlu bir şekilde nasıl başa çıkacağımızı öğrenmeliyiz. Sorumluluk hakkında çok konuşuyorum; özellikle mimarların ve şehir plancılarının sorumluluğu hakkında. Bu anlamda, yakın zamanda kabul edilen Avrupa Birliği Doğa Restorasyonu Yasası son derece çarpıcı bir ilerlemeyi temsil ediyor: AB, ilk kez bozulan ekosistemlerin onarılması için bağlayıcı hedefler benimsedi. Bu düzenleme kapsamında üye devletlerin 2030 yılına kadar AB’nin kara ve deniz alanlarının en az %20’sini restore etmesi ve restorasyon gerektiren ekosistemleri 2050’ye kadar iyi bir ekolojik duruma kavuşturması gerekiyor. Bu, doğanın uzun süredir devam eden gerilemesini tersine çevirmeye ve restorasyonu kamu politikasına entegre etmeye yönelik açık bir hukuki taahhüt… Bu umut verici gelişme, özellikle mimarların ve şehir plancılarının sorumluluğu bağlamında düşündüğüm şeyle birebir örtüşüyor.
EŞ O halde sorumluluk konusundan devam edelim. Pek çok röportajda ve tartışmada mimarların bu sorudan kaçındığını ve “Dünyayı kurtarmak bizim işimiz değil.” dediğini görüyoruz. Ama dünyayı kurtarmak ve hiçbir şey yapmamak arasında çok sayıda seçenek var. Bu krizler ve belirsizlikler çağında siz mimarın rolünü nasıl tanımlarsınız?
PL Bu çok temel bir soru, çünkü modern yaşamda sorumluluğun özüne dokunuyor. Demokrasiye inanıyorum; ama onu bir konfor sistemi ya da sorumluluğun politikacılara devredilmesi olarak değil, katılım sistemi olarak görüyorum. Demokrasi Antik Yunan’da ortaya çıktığında, yurttaşların agorada bulunma yükümlülüğü vardı: Konuşmak, dinlemek, tartışmak ve ortak iyilik için sorumluluk almak. Katılmayı reddedenlere “idiotes” denirdi; zeki olmadıkları için değil, kamusal sorumluluktan çekildikleri için işe yaramaz sayıldıklarından. Bugün birçok demokraside bu geri çekilmeyi tekrar etme riskiyle karşı karşıyayız. Sorumluluğu neredeyse tamamen politikacılara devrediyoruz ve “Onlar halleder,” diyoruz. Oy vermek isteğe bağlı hale geliyor, katılım asgari düzeyde kalıyor. Oysa sorumluluk dışsallaştırılırsa demokrasi ayakta kalamaz. İşte bu noktada modern mesleklerin rolü hayati hale geliyor. Mimarlar, tıpkı doktorlar gibi, beklentileri karşılamanın ya da işleri yürütmenin ötesine geçen bir sorumluluk taşırlar. Doktorlar sadece hastaları tedavi etmez; toplumu zararlı davranışlar konusunda aktif olarak uyarırlar. Hastalıktan kar etmekle yetinebilirler de, ama bunun yerine halk sağlığı için sorumluluk üstlenirler. Mimarlık da buna benzer: Biz sadece binalar üretmiyoruz. 20. yüzyıldaki moderniteyle birlikte mimarlar, gelecekteki yaşam koşullarını, kentleri, kamusal alanı ve toplum ile doğa arasındaki ilişkiyi aktif olarak şekillendirdi. Bu da bize, yapılı çevrenin kalitesi konusunda etik bir sorumluluk yüklüyor. Bu, her şeyi yeniden tasarlamak anlamına gelmiyor. Konuşmak, diyalog kurmak anlamına geliyor. Mimarlar sürekli kamusal alanla çalıştıkları için medya, tartışma ve eğitim yoluyla kamusal söyleme katılmak zorundalar. Demokrasi konusunda ciddiysek, mesleki enerjimizin anlamlı bir bölümünü yalnızca projelere değil, toplumsal farkındalığa da yatırmalıyız.
EŞ Disiplinler arası yaklaşımlar ve ölçekler arası düşünmenin günümüzde giderek daha önemli hale geldiğini söyleyebiliriz. Kentlerde karşılaştığımız pek çok yapısal sorunun, her şeyi tek bir ölçekte ele alma ve tasarım sürecini tekil bir öznenin kontrolüne bırakma fikrinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sizce mimarların, diğer disiplinlerle daha fazla iş birliği içinde çalışması ve yalnızca bina ölçeğine odaklanmak yerine kentsel, sosyal ve çevresel ölçekler arasında gidip gelen daha bütüncül bir düşünme biçimi geliştirmesi gerekiyor mu? Bu tür bir yaklaşım mimarlık pratiğini ve kentlerin geleceğini nasıl etkileyebilir?
PL Tekrar söyleyeyim, sorularınızı çok iyi hazırlamışsınız. Bunun kesinlikle doğru olduğunu düşünüyorum. Tartışmalardan yorulmuş ve “Bırakın bir kişi karar versin, bitsin,” diyen insanların bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kentsel planlama ve mimarlıkta demokrasi ve disiplinler arası iş birliği günlük pratiktir. Kent, politik, ekonomik, sosyal, ekolojik ve kültürel çıkarların en yoğun biçimde çarpıştığı yerdir. Planlama, her zaman karmaşıklığın müzakere edilmesi olmuştur. Dirençli kentler istiyorsak, bu karmaşıklıkla çalışabilme yetimizi geliştirmeliyiz; ondan kaçmamalıyız. Basitleştirme ya da tek taraflı kararlar yalnızca kırılgan kentsel çevreler yaratır. Aynı zamanda dürüst olmalıyız: 19. yüzyılda, modern demokrasi tam anlamıyla ortaya çıkmadan önce, kentsel planlama yapısal olarak daha basitti. Güç yoğunlaşmıştı, katılım sınırlıydı ve bu durum Barselona’nın Eixample’ı, New York’un ızgara planı ya da Viyana Ringstrasse gibi olağanüstü uzun vadeli vizyonlara olanak tanıdı. Bu modeller bugünün standartlarına göre demokratik değil, ama bize açıklık, süreklilik ve uzun vadeli düşünmenin değerini hatırlatıyorlar. Bugünkü zorluk, bu stratejik derinliği demokratik süreçlere tercüme etmek. Jürgen Habermas’ın savunduğu gibi, demokrasi ancak yapıcı söylem yoluyla ayakta kalabilir; gücün değil, argümanların üstün geldiği bir söylemle… Mimarlık ve şehircilikte bu ilke her zamankinden daha önemli. Ayrıca hakikate olan mesafenin herkes için aynı olduğunu da söyler.
EŞ Teknoloji, doğa üzerine yapılan tartışmalarda sıklıkla “kötü çocuk” olarak konumlandırılıyor. Siz teknolojiye bu ikilik üzerinden mi bakıyorsunuz, yoksa daha nüanslı bir yaklaşımınız mı var? Mimarlık pratiğinizde teknolojiyi nasıl konumlandırıyorsunuz? Özellikle doğa ile mimarlığı daha sağlıklı ve sürdürülebilir bir biçimde bütünleştirme açısından, sizi bugün heyecanlandıran ya da umut veren yeni teknolojiler, malzemeler veya tasarım stratejileri var mı?
PL Elbette teknolojinin önemini inkar edemem. Güneş panelleri, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji kullanıyoruz. Ancak bu genellikle işin daha kolay tarafı, çünkü arkasında bir iş modeli var. Birilerinin kar edebildiği durumlarda uzlaşmaya varmak kolaydır. En zor meseleler, hemen bir yatırım getirisi sunmayanlardır. Bu yüzden birçok insan, politikacılar da dahil, sorunların yalnızca teknolojiyle çözülebileceğini iddia etmeyi tercih ediyor. Ama bu bir yanılsama. Teknoloji sistemsel sorunları çözmez; çoğu zaman onları yer değiştirir ya da yenilerini yaratır. Asıl kabul edilmesi zor olan şey, anlamlı değişimin kayıp ya da en azından kısıtlama gerektirebileceğidir: Alıştığımız enerji yoğun, kaynak tüketimi yüksek yaşam tarzının azaltılması gibi. Bu, özellikle politik başarının uzun vadeli sorumluluktan ziyade kısa vadeli onaya bağlı olduğu demokrasilerde son derece zor anlatılır. Sonuç olarak toplumlar, önleyici hareket etmek yerine felaketi bekleme eğilimindedir; etkiler tam anlamıyla ancak bir sonraki nesli vuracak olsa bile. Bu yüzden felsefeyi ve eleştirel düşünceyi güçlü biçimde savunuyorum. Krizlerimiz yalnızca teknolojiyle çözülemez. Varsayımlarımızı ve yaşam biçimlerimizi sürekli yeniden sorgulamayı gerektirir. Bugün elli yıl önce yaşadığımız gibi yaşayamayız. Koşullar temelden değişti. Bu teknolojik bir soru değil; etik ve kültürel bir soru.
EŞ İleriye baktığınızda, önümüzdeki 20–30 yıl içinde kentlerin nasıl bir dönüşüm geçireceğini öngörüyorsunuz? Bugünden baktığınızda sizi özellikle kaygılandıran ya da umutlandıran eğilimler neler? Bu öngörüler, Lorenz Ateliers’te yürüttüğünüz mimarlık pratiğine ve tasarım kararlarınıza nasıl yansıyor? Doğayla kurduğumuz ilişki ve ona karşı taşıdığımız sorumluluklar bağlamında, projelerinizde ölçekten bağımsız olarak her zaman var olmasını önemsediğiniz temel ilkelerden söz edebilir misiniz?
PL Elbette bu konuda çok şey düşünebiliriz. Ama bir mimar için önemli olan, düşüncenin nasıl gerçeğe dönüştüğüdür. Aksi halde gazeteci ya da filozof olurdum. Karakterimiz inşa ettiklerimizde görünür olmalıdır. Bir mimar ve şehir plancısı olarak benim için yalnızca idealist düşünmek değil, fikirleri yere indirmek de önem taşıyor. Bu da uzlaşma, müşterilerle birlikte öğrenme ve yetkililerle müzakere anlamına geliyor. Konuştuğum ilkeler projelerde uygulanmalı… Örneğin kentlerde “yalnızca ticari alan” olarak düzenlenmiş bölgelere inanmıyorum. Viyana’da, örneğin, yalnızca ticari amaçlarla kullanılan merkezi kentsel alanlar var: bir ya da iki kat perakende ya da lojistik, otopark yapıları ve yüksek tavanlar. Ekonomik açıdan bu verimli görünebilir, ama kentsel açıdan son derece sorunlu. İlk beş, altı… metrenin emisyonları kontrol eden ticari işlevler için kullanılmasına karşı değilim. Ama bunun üzerindeki her şey kente ait olmalıdır. Aksi halde kentsel araziyi tek kullanımlı bir yatırım modeline indirgeriz. Bu alanlar çoğu zaman neredeyse yüzde yüz oranında mühürlenmiştir; ısı adaları yaratır, temel çalışma mekanı kalitesini yok sayar, kamusal alanı, yeşili ve her türlü kentsel yaşamı ortadan kaldırır. Sonra da buna “yaşam kalitesi” deriz. Ama değildir. Bu anlayış, geleceğin kentine karşı sorumlu değildir. Bu, iklim direnci, toplumsal değer ve uzun vadeli kentsel sürdürülebilirlik pahasına, arazinin kısa vadeli getiri için optimize edilmesidir. Küresel ölçekte yapılaşmış alanların genişlemesi uzun süredir gerçek demografik büyümeden kopmuştur. Birçok ülkede kentleşmiş ve mühürlenmiş alanlar, nüfustan katbekat daha hızlı artmıştır. Avusturya bunun yalnızca çarpıcı bir örneğidir: Son elli yılda yapılaşmış alanlar birkaç kat artarken nüfus yalnızca yaklaşık yüzde 30 büyümüştür ve hala her gün yaklaşık 13 hektar arazi mühürlenmektedir. Bu örüntü, kentlerin nasıl büyüdüğüne dair sistemsel bir sorunu açığa çıkarır: Arazi tüketimi uzun vadeli toplumsal ihtiyaçtan değil, kısa vadeli ekonomik mantıktan beslenir. Mimarlar “Bu siyasi bir meseledir” diyemez. Politikacılar dört ya da beş yıllık seçim döngüleriyle düşünür. Mimarlar on yıllarla düşünmek zorundadır.

Med Campus Linz, Lorenz Ateliers. Fotoğraf: Martin Steinkellner.

Med Campus Linz, Lorenz Ateliers. Fotoğraf: Martin Steinkellner.
EŞ Günün sonunda mimarlar projelerini bir işveren ile birlikte geliştiriyor. Sizin konumunuzda yalnızca bu yaklaşımı zaten anlayan, sizinle aynı hassasiyetlere sahip müşterilerle mi çalışıyorsunuz, yoksa onların fikirlerini değiştirebiliyor musunuz?
PL Mimarların her zaman fikirleri kolayca değiştirebileceğini iddia etmiyorum, ama tartışma ve ikna sorumluluğumuzun bir parçası. Elbette ekonomik sınırlar her zaman dikkate alınmalı. Ancak yapabileceğimiz şey zaman ufkunu kaydırmak; çünkü inşa etmek uzun vadeli bir meseledir; beş yıldan elli yıla kadar. Uzun vadeli bakım, işletme maliyetleri ve dayanıklılık ciddiye alındığında ekonomik düşünce temelden değişir. Kısa vadeli kar ile uzun vadeli değer aynı şey değildir. Saf kısa vadeli mantık, bir tür çıkarıma benzer: Hızlı kazanç, sonuçlara karşı sorumluluk yok. Avusturya’da bu sorumluluk anlayışının uzun bir geleneği var. Maria Theresa dönemindeki aydınlanma reformlarından bu yana mimarlık yalnızca özel bir hizmet olarak değil, ortak çevreyi şekillendiren kamusal sorumluluğa sahip bir meslek olarak görülüyor. Bu nedenle görevimiz, müşterilerin bulunduğu noktada onlarla buluşmak; fikirleri dayatmak değil. Bir dağ rehberi gibi, neyin mümkün olduğunu değerlendirir, rotayı birlikte seçer ve adım adım güven inşa edersiniz. İkna etmek etik pratiğin bir parçasıdır. Mimarlık her zaman diyalog yoluyla işler. Şu anda Münih’te, başlangıçta fikirlerimize tamamen karşı olan bir müşteriyle yürüttüğümüz bir projemiz var. Tartışma ve argümanlar yoluyla ikna oldu. Şimdi son derece hevesli. İki ay önce şüpheciydi. Bu işimizin bir parçası. Bu yüzden mimarlar genellikle psikolojide iyidir; insanlarla çalışmak ve onları ikna etmek zorundasınız. Bu, bir doktorda olduğu gibi basitçe iğne yapmak kadar kolay değil.
EŞ O halde yirmi birinci yüzyılda mimarın temel rollerinden birinin de farklı sektörler arasında arabuluculuk yapmak olduğunu söyleyebilir miyiz?
PL Evet, bunun çok iyi bir tanım olduğunu düşünüyorum. Arabuluculuk son derece önemli. Bunu özellikle genç mimarlara söylüyorum: Bu sizin geleceğiniz. Geleceği, bir bina inşa eder gibi inşa etmek zorundasınız. Beş, on ya da yirmi yıl sonra neyin doğru olacağını öngörmek mümkün değil. Geçmişte işe yarayanı yalnızca tekrar ederseniz asla başarılı olamazsınız. Arabuluculuk ve söylem hayati önemde; belki de üniversitelerde bir ders olarak öğretilmeli.
EŞ Üniversiteler ve genç mimarlardan söz etmişken, Innsbruck, Graz, Trieste Hong Kong dahil olmak üzere birçok kurumda ders verdiniz. Sürekli akademinin içinde olmanın mimarlık üzerine düşünme biçiminizdeki rolü nedir? Mimarlık eğitiminin, doğayı, kenti ve yapılı çevreyi daha iyi anlayan mimarlar yetiştirmek için değişmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?
PL Öncelikle öğrencilerle çalışmayı seviyorum. Ancak tam zamanlı profesör olmayı sevmiyorum, çünkü bürokrasi ve idareyle başa çıkamıyorum. Günlerimi bitmek bilmeyen toplantılarda geçirmekle ilgili sorunlarım var. Ama genç insanlarla çalışmaktan gerçekten keyif alıyorum. Bir kayak eğitmeni gibi, öğretmekten her zaman hoşlandım. Sanırım bu konuda bir yeteneğim de var. Mimarlık okulları dünya genelinde büyük farklılıklar gösteriyor ve merakla birçoğunu ziyaret ettim. Son yirmi yılda bazı önde gelen okullar mimari modayı, sıklıkla “yıldız mimarlık” olarak adlandırılan yaklaşımı takip etti. Ben buna her zaman karşı oldum. Sanat ve heykele derin bir hayranlık duyarım, ancak mimarlık temelde farklı bir şey. Heykel özerk olabilir; İstanbul’da, Viyana’da, New York’ta ya da Pekin’de durup durmadığına bakmaksızın “İşte buradayım, en büyüğüm” diyebilir. Mimarlık ise bağlamdan ayrılamaz; mekansal, kentsel, toplumsal, kültürel ve iklimsel bağlamdan. Bir yapı heykelsi bir nesneyle yer değiştirilebilir hale geldiği anda, kente karşı sorumluluğunu yitirir. Mimarlığı kendi kendine referans veren bir nesne olarak görmek, disiplini anlama biçimimin tam tersidir. Bir mimarın bağlama katkıda bulunması ve onu iyileştirmesi gerektiğine inanıyorum. Bir bina çevresini daha iyi hale getirmelidir. Bu benim yaklaşımım. Öğrencilere her zaman şunu söylerim: Öğretmenlere körü körüne inanmayın. Dinleyin, tartışın, sorgulayın. Otoriteye inanmak beyin için kötüdür. Mimarlık eğitimine felsefe, psikoloji, arabuluculuk ve algıyı eklemeyi önerebilirim. Mimarlar dünyayı sürekli algılamak zorundalar. Bu röportaj sırasında bile otomatik olarak etraftaki detayları fark ediyorum; bir şeyin nasıl inşa edildiğini, malzemelerin nasıl birleştiğini. Bir mimar günde yalnızca sekiz saat mimar değildir. Bir mimar günde yirmi dört saat mimardır.

Ilirija Sportcity, Lorenz Ateliers. Fotoğraf: Ana Skobe.
EŞ Çok keyifli bir sohbet oldu ve daha birçok sorum var ama zamanımız sınırlı olduğu için son bir soru soracağım: Türkiye’den işlerinizi izleyenler, bu röportajı okuyacak olan okurlarımız için, doğa ve mimarlık hakkında akıllarda kalmasını istediğiniz tek bir soru ya da cümleniz var mı?
PL Doğayı algılayın ve ona saygı duyun. O zaman iyi bir mimar olabilirsiniz.


