Lina Ghotmeh:

“Afetler, savaşlar ve göçler çağında mimarlığın en önemli sorumluluğu, insanlara daha duyarlı ve daha kolektif bir yaşam ihtimali sunmak olmalı…”

Lübnan’da savaşın, yıkımın ve yeniden inşanın iç içe geçtiği bir atmosferde yetişen Mimar Lina Ghotmeh, bugün mimarlığı yalnızca yapı üretimi olarak değil; hafıza, ekoloji ve kolektif yaşam üzerine düşünsel bir araştırma alanı olarak ele alıyor. “Geleceğin arkeolojisi” olarak tanımladığı yaklaşımıyla geçmişin katmanlarını çağdaş mekansal deneyimlerle buluşturan Ghotmeh ile Space’26 etkinliği için geldiği İstanbul’da, malzeme, ışık, sessizlik ve zaman kavramları üzerinden mimarlığın etik ve şiirsel boyutunu yeniden tartışmaya açan projeleri üzerine…

YASEMİN ŞENER, Mimar


 YASEMİN ŞENER Tasarımlarınızda sıkça karşımıza çıkan “geleceğin arkeolojisi” yaklaşımını nasıl tanımlıyorsunuz? Mimarlığın geçmişle kurduğu ilişki, geleceği inşa etme biçimimizi nasıl şekillendiriyor?

LINA GHOTMEH Evet, “geleceğin arkeolojisi” kavramı benim için mimarlığın yalnızca biçim üretmekle ilgili olmadığını, aynı zamanda derin bir araştırma pratiği olduğunu ifade ediyor. Mimarlığı hiçbir zaman sadece bir nesne tasarlama süreci olarak görmedim; benim için her proje, bulunduğu yere dair katmanları açığa çıkaran bir araştırma alanı. Bir yapının bulunduğu toprağın geçmişini, o coğrafyanın hafızasını, iklimini, malzemelerini, hatta insanların gündelik yaşam ritüellerini anlamaya çalışıyorum. Çünkü mimarlığın gerçekten anlamlı olabilmesi için önce bulunduğu yere kök salması gerektiğine inanıyorum.

Ama bu yaklaşım yalnızca geçmişe bakmak anlamına gelmiyor. Ben geçmişi nostaljik bir referans olarak kullanmıyorum; onu geleceği kurmak için aktif bir bilgi alanı olarak görüyorum. Geçmişte insanların doğayla nasıl ilişki kurduğunu, nasıl inşa ettiğini, malzemeleri nasıl kullandığını anlamak, bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik ve toplumsal sorunlara da yeni cevaplar geliştirmemizi sağlıyor. Bu nedenle “arkeoloji” benim için sadece kazı yapmak değil; hafızayı bugünün ve geleceğin parçası haline getirmek. Geleceğin arkeolojisi, geçmişin bilgisini geleceğin hayal gücüyle birleştiren bir yaklaşım.

Aynı zamanda mimarlığın insanlarla kurduğu ilişkiyi de çok önemsiyorum. Bir bina yalnızca fiziksel bir yapı değildir; insan davranışlarını, karşılaşmaları ve ortak yaşam biçimlerini şekillendirir. Bu yüzden her proje, gelecekte nasıl yaşamak istediğimize dair de bir öneri içerir. Afetler, savaşlar ve göçler çağında mimarlığın görevi bana göre yalnızca yapı üretmek değil, insanlara daha duyarlı ve daha kolektif bir yaşam ihtimali sunmak olmalı. 

Resim 1. Bahrain Pavilion, EXPO 2025, Osaka. (Fotoğraf: Iwan Baan)

Resim 1. Bahrain Pavilion, EXPO 2025, Osaka. (Fotoğraf: Iwan Baan)

YŞ Beyrut’ta büyümüş olmak hafıza, yıkım ve yeniden inşa kavrayışınızı nasıl şekillendirdi? O deneyimlerin izlerini bugün hala işlerinizde görüyor musunuz?

LG Kesinlikle görüyorum. 23 yaşına kadar Beyrut’ta yaşadım. Beyrut’ta büyümek, mimarlığa bakışımı çok derinden etkiledi çünkü orası sürekli dönüşüm yaşayan bir şehir. Çocukluğum ve gençliğim boyunca savaşın, yıkımın ve yeniden inşanın aynı anda var olduğu bir ortamda yaşadım. Bir gün gördüğünüz bir bina ertesi gün yok olabiliyordu; ama aynı zamanda insanlar yaşamaya, üretmeye ve yeniden kurmaya devam ediyordu. Bu durum bana mimarlığın ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar güçlü bir alan olduğunu öğretti.

Bu deneyim, mimarlığı yalnızca estetik bir disiplin olarak görmememi sağladı. Mimarlığın aynı zamanda iyileştirici bir rolü olduğuna inanıyorum. Çünkü savaşın ve yıkımın olduğu bir yerde insanlar yalnızca fiziksel mekanlarını değil, aidiyet duygularını da kaybediyorlar. Mimarlık burada yeniden bağ kurmanın bir yolu haline geliyor. İnsanları tekrar bir araya getirebilen, ortak yaşam hissini yeniden üretebilen mekanlar yaratmak benim için bu yüzden çok önemli.

Beyrut aynı zamanda çok katmanlı bir şehir. Farklı kültürlerin, dinlerin, tarihsel dönemlerin ve yaşam biçimlerinin iç içe geçtiği bir yer. Bu çeşitlilik bana karmaşıklığın değerini öğretti. Mimarlığın tek bir kimlik ya da tek bir dil üretmek yerine, bu katmanlılığı kabul etmesi gerektiğini düşünüyorum. Belki de işlerimde hissedilen hafıza duygusu biraz buradan geliyor. Yapılarımın tamamen yeni görünmesini değil, sanki her zaman oradaymış hissi yaratmasını önemsiyorum. Çünkü mimarlığın insanlarda tanıdıklık, aidiyet ve süreklilik hissi uyandırabileceğine inanıyorum.

YŞ Projelerinizde malzeme seçimleri yalnızca teknik değil, kültürel ve duygusal anlamlar da taşıyor gibi görünüyor. Bir yapının hikayesini malzemeler aracılığıyla nasıl kuruyorsunuz?

LG Bu benim için mimarlığın en önemli meselelerinden biri çünkü malzemeler yalnızca yapı üretmez; aynı zamanda hafıza, kültür ve insan emeği taşırlar. Bir malzemeye dokunduğunuzda aslında onun geldiği coğrafyaya, onu üreten insanlara ve taşıdığı tarihe de dokunursunuz. Bu yüzden malzemeleri hiçbir zaman nötr unsurlar olarak görmüyorum. Her malzemenin bir hikayesi ve bir karakteri olduğuna inanıyorum.

Örneğin toprak, taş ya da ahşap gibi doğal malzemelerle çalıştığınızda doğayla doğrudan ilişki kurarsınız. Bu malzemeler zaman içinde yaşar, dönüşür ve yaşlanır. Ben bu yaşlanma fikrini çok seviyorum çünkü mimarlığın zamanla birlikte değişebilmesini önemli buluyorum. Kusursuz ve değişmeyen nesneler yerine, zamanın izlerini taşıyan yapılar ilgimi çekiyor. Çünkü bu izler yapıyı insanileştiriyor.

Malzemeler aynı zamanda zanaat bilgisini de taşır. Bir yapının inşa edilme biçimi, onu yapan insanların ellerini ve bilgisini görünür kılar. Benim için mimarlık yalnızca tasarımcının fikrini dayattığı bir süreç değil; birçok insanın katkısıyla oluşan kolektif bir üretim alanı. Bu nedenle malzemeler, yapının içine insan emeğini ve insan hikayelerini yerleştiriyor.

Aynı zamanda malzemeler yenilik üretmenin de bir yolu olabilir. Geleneksel bir malzemeyi çağdaş tekniklerle yeniden düşünmek beni çok ilgilendiriyor. Çünkü geçmişle gelecek arasındaki ilişki bazen tam da bu noktada kuruluyor: çok eski bir malzemenin tamamen yeni bir mimari deneyime dönüşebilmesinde.

Resim 2. Hermès Workshops in Louviers, 2023. (Fotoğraf: Iwan Baan)

Resim 2. Hermès Workshops in Louviers, 2023. (Fotoğraf: Iwan Baan)

YŞ Son yıllarda sürdürülebilirlik mimarlıkta çoğunlukla teknik performans kriterleri üzerinden tartışılıyor. Sizce mimarlığın ekolojik sorumluluğu etik ve toplumsal bir mesele olarak da yeniden düşünülmeli mi?

LG Kesinlikle. Sürdürülebilirliği hiçbir zaman yalnızca teknik bir mesele olarak görmedim. Elbette enerji performansı, düşük karbon salımı ya da çevresel verimlilik çok önemli; ancak bunlar tek başına yeterli değil. Eğer bir yapı insanlarla güçlü bir ilişki kurmuyorsa, toplumsal olarak değer üretmiyorsa ya da zaman içinde yaşayamıyorsa gerçekten sürdürülebilir olduğunu söylemek zor.

Benim için sürdürülebilirlik öncelikle etik bir mesele. Çünkü mimarlık doğrudan dünyayı dönüştüren bir pratik. İnşa ettiğimiz her şey çevre üzerinde, toplum üzerinde ve insanların yaşam biçimleri üzerinde bir etki yaratıyor. Dolayısıyla mimarlığın sorumluluğu yalnızca daha az enerji tüketmek değil; aynı zamanda daha adil, daha sağlıklı ve daha insani yaşam alanları üretmek.

Ayrıca sürdürülebilirlik bana göre doğayla yeniden ilişki kurmayı da içeriyor. Uzun yıllar boyunca modern dünyada doğadan kopuk yaşamaya başladık. Oysa mimarlık insanları tekrar ışığa, mevsimlere, rüzgara ve doğal ritimlere bağlayabilir. Bir mekanın insan üzerinde yarattığı duygusal etki de ekolojik bir mesele aslında. Çünkü insanlar kendilerini iyi hissettikleri, aidiyet kurabildikleri mekanlara daha uzun süre sahip çıkıyorlar.

Bu nedenle sürdürülebilirliği yalnızca teknolojiyle çözülebilecek bir problem olarak düşünmüyorum. Bu aynı zamanda kültürel, toplumsal ve hatta şiirsel bir mesele. Nasıl yaşamak istediğimizle, nasıl bir dünya bırakmak istediğimizle ilgili temel bir soru.

YŞ Sessizlik, ışık ve boşluk tasarladığınız mekanlarda güçlü bir atmosfer yaratıyor. Bir projenin duygusal deneyimini kuragularken hangi unsurları önceliklendiriyorsunuz?

LG Bunu söylemeniz beni mutlu etti çünkü benim için mimarlık yalnızca işlevsel alanlar üretmek değil, aynı zamanda duygusal deneyimler yaratmakla ilgili. Bugün çok gürültülü, çok hızlı ve sürekli dikkat talep eden bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden mimarlığın insanlara nefes alabilecekleri, düşünebilecekleri ve kendi iç seslerini duyabilecekleri alanlar sunması gerektiğine inanıyorum. Sessizlik bu yüzden benim için çok önemli bir unsur.

Işık da aynı şekilde temel bir malzeme gibi çalışıyor. Gün içinde değişen ışık, mekanı sürekli dönüştürüyor ve insanın zamanla ilişki kurmasını sağlıyor. Ben doğal ışığın dramatik ama aynı zamanda yumuşak bir deneyim yaratmasını seviyorum. Çünkü ışık sadece görmeyi sağlamıyor; aynı zamanda hissetme biçimimizi de değiştiriyor. Bir mekanın ruhunu büyük ölçüde ışık belirliyor diyebilirim.

Boşluk ise bana göre özgürlükle ilgili. İnsanlara kendi deneyimlerini kurabilecekleri alanlar bırakmak önemli. Her şeyi tamamen belirlenmiş mekanlar yerine, farklı yorumlara açık alanlar yaratmayı seviyorum. Çünkü mimarlığın güzelliği biraz da insanlarla birlikte tamamlanmasında yatıyor. Yapıların insanlarda huzur, merak ya da aidiyet gibi duygular uyandırmasını önemsiyorum. Bazen mimarlığın en güçlü anları çok sessiz anlar olabilir. Bir ışığın duvara düşüşü, bir avludan geçen rüzgar ya da yalnızca boşluğun yarattığı his… Bunlar bana göre mimarlığın şiirsel tarafını oluşturuyor.

Resim 3. Serpentine Gallery Pavilyonu, 2023. (Fotoğraf: Iwan Baan)

Resim 3. Serpentine Gallery Pavilyonu, 2023. (Fotoğraf: Iwan Baan)

YŞ Farklı coğrafyalarda çalışıyorsunuz ama projeleriniz güçlü bir yer duygusu taşıyor. Küresel ölçekte çalışırken yerelliğin yüzeysel bir referansa dönüşmesini nasıl engelliyorsunuz?

LG Yerellik benim için asla yüzeysel bir mesele değil; ancak bir yere gerçekten nüfuz etmezseniz, yüzeysel hale gelebilir. Örneğin, Japonya’da çalışırken gerçekten o yerin içinde yaşamaya çalışıyorum. Kültürü anlamaya, insanların gündelik hayat ritmini gözlemlemeye ve hangi malzemelerle ilişki kurduklarını öğrenmeye çalışıyorum. Aynı zamanda zanaat bilgisini, insanların elleriyle üretme biçimlerini ve ne tür tekniklerle çalışabildiklerini anlamak da benim için çok önemli. Çünkü mimarlığın insanlar tarafından gerçekten hissedilebilmesi ve sahiplenilebilmesi için onların anlayabileceği, bağ kurabileceği bir dile sahip olması gerektiğine inanıyorum.

Bahreyn için Osaka Pavyonu’nu tasarlarken de mesele yalnızca iki kültürü temsil etmek değildi. Japonya ile Bahreyn arasında ortak noktaları araştırmaya çalıştık. Ahşap gibi Japon kültüründe çok güçlü bir yere sahip olan bir malzemeyle çalışmak bu yüzden önemliydi. Çünkü malzeme üzerinden de kültürel bir diyalog kurulabileceğine inanıyorum. Benim için yerellik, bir kültürün sembollerini yüzeysel biçimde tekrar etmek değil; o yerin ruhunu, üretim biçimini ve hafızasını anlamakla ilgili. Bu nedenle tasarım sürecinde zaman geçirmek, dinlemek ve gözlemlemek çok önemli. Bir yere gerçekten ait olabilecek mimarlık ancak bu şekilde ortaya çıkabiliyor. Küresel ölçekte çalışıyor olsak bile her yapının kendi toprağına, kendi iklimine ve kendi insanlarına ait hissettirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün giderek hızlanan kültürel üretim ortamında mimarlığın hala düşünce ve araştırmaya yeterince alan bıraktığını düşünüyor musunuz? Kendi pratiğiniz bu hız ortamına nasıl direniyor?

LG Bence mimarlığın en güzel yanlarından biri, hala biraz yavaş kalabilen disiplinlerden biri olması. Bugün içinde yaşadığımız dünyada her şey çok hızlandı; dijital üretim, görsel kültür ve tüketim alışkanlıkları sürekli daha hızlı olmaya zorlanıyor. Ama mimarlık hala zamana ihtiyaç duyuyor. Yapıların tamamen robotlar tarafından inşa edilmesi bile uzun zaman alacaktır ve yine de diğer üretim biçimlerine göre daha yavaş bir süreç olacaktır. Bunun çok değerli olduğunu düşünüyorum çünkü bu yavaşlık bizi düşünmeye zorluyor. Zamanı hissetmeye, süreçleri sindirmeye ve araştırmaya alan açıyor.

Her proje benim için bir araştırma süreci olduğu için, düşünmek ve sorgulamak tasarımın ayrılmaz bir parçası. Mimarlık yalnızca hızlıca bir imge üretmek değil; bulunduğunuz yerin tarihini, toplumunu, malzemesini ve geleceğini anlamaya çalışmak demek. Bu yüzden ofisimizde her aşamada araştırma yapma ve düşünmeye zaman ayırma fikrini savunuyoruz. Örneğin, British Museum projesi en az on yıllık bir süreç olacak. Bu bana yalnızca bir bina tasarlama değil, koleksiyonları inceleme, objelerin hikayelerini anlama ve mekanın bu hikayeleri nasıl taşıyabileceğini araştırma imkanı veriyor. Mimarlığın derinliği de biraz buradan geliyor zaten. Zaman gerektirmesi, onun daha düşünsel ve daha insani bir üretim alanı olmasını sağlıyor. Bence bugün hızın hakim olduğu bir dünyada mimarlığın bu yavaşlığı koruması çok kıymetli.

YŞ Kamusal yapılar üzerine çalışırken mimarlığın toplumsal rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Mimarlık bugün hala kolektif bir aidiyet hissi yaratabilir mi?

LG Kesinlikle yaratabilir. İnsanlar yaşadıkları yerlere çok güçlü biçimde bağlıdır. Bunu özellikle savaşlar, iklim krizleri ya da zorunlu göçler nedeniyle yerinden edilen insanlarda açıkça görebiliyorsunuz. İnsanlar yalnızca evlerini kaybetmiyor; aynı zamanda aidiyet duygularını, toplumsal ilişkilerini ve yaşam biçimlerini de kaybediyorlar. Bu yüzden yıkım yalnızca fiziksel bir mesele değil. Betonun ya da yapıların yok olmasıyla sınırlı değil; sosyal bağların, kolektif hafızanın ve insanların toprakla kurduğu ilişkinin de parçalanması anlamına geliyor. Mimarlığın toplumsal rolü tam da burada önem kazanıyor.

Çevremizle çok derin bir ilişki içindeyiz. Yaşadığımız mekanlar dünyayı algılama biçimimizi, birbirimizle kurduğumuz ilişkileri ve hatta davranışlarımızı şekillendiriyor. Tarih boyunca şehirler toplumların bir yansıması oldu. Özellikle bugün, insanların giderek yalnızlaştığı ve dijitalleştiği bir dönemde kamusal mekanların yeniden önem kazandığına inanıyorum. İyi bir kamusal yapı insanlara yalnızca hizmet veren bir bina değildir; aynı zamanda onları bir araya getiren, karşılaşmalara imkan tanıyan ve ortak deneyimler yaratan bir ortamdır. Mimarlık hala kolektif aidiyet duygusu yaratabilir çünkü insanlar fiziksel mekanlara ihtiyaç duymaya devam ediyor. Bir meydan, bir müze ya da bir kütüphane insanlara birlikte yaşama hissini yeniden hatırlatabilir. 


YŞ Genç mimarlar arasında görsel temsilin mekansal deneyimin önüne geçtiği görülüyor. Sizce mimarlık pratiğinde imge ve mekan arasındaki denge nasıl yeniden kurulabilir?

LG Bence bu dengeyi yeniden kurmanın yolu çoğulluktan geçiyor. Çünkü mimarlık hiçbir zaman tek bir üretim aracına indirgenemez. Tasarım süreci doğrusal bir süreç değil; yalnızca bir görsel üretip onun mimariye dönüşmesini beklemek mümkün değil. Bir projeye başladığınızda önce düşünürsünüz, araştırırsınız, bir evin, müzenin ya da opera binasının ne anlama geldiğini sorgularsınız. O yerin kültürünü, tarihini ve insanlarını anlamaya çalışırsınız. Aynı zamanda tipolojileri yeniden düşünür, yeni ilişkiler kurmaya çalışırsınız. Bu süreç yalnızca görüntü üretmekten çok daha karmaşık ve çok katmanlıdır.

Benim için mimarlık, imgelerle çalışmayı olduğu kadar maketlerle, çizimlerle, malzemelerle ve zanaatla ilişki kurmayı da içeriyor. Çünkü gerçek mekansal deneyim ancak bu farklı araçların bir araya gelmesiyle oluşabiliyor. Bugün mimarlık çoğu zaman dijital görseller üzerinden değerlendiriliyor ve bu durum mimarlığın fiziksel deneyim boyutunu gölgede bırakabiliyor. Oysa bir yapının gerçek etkisi, onun içinde yürüdüğünüzde ortaya çıkar. Işığın değişimi, malzemenin dokusu, sesin mekandaki yankısı ya da ölçek hissi ekranda tam olarak aktarılabilecek şeyler değil.

Bu yüzden mimarlığın karmaşıklığını koruması gerektiğini düşünüyorum. Mimarlığı yalnızca düzleşmiş bir görsel üretime indirgersek onun derinliğini kaybedebiliriz. Oysa mimarlık insan bedenine, duyulara ve zamana hitap eden bir disiplin. Anlam da çoğu zaman bu çok katmanlı deneyimlerden doğuyor. Bu nedenle mimarlığın hem düşünsel hem de duyusal tarafını birlikte korumamız gerektiğine inanıyorum.

YŞ Önümüzdeki yıllarda mimarlık disiplinini en köklü biçimde dönüştürecek meselelerin neler olacağını düşünüyorsunuz? Bugün sizi heyecanlandıran ya da kaygılandıran konular neler?

LG Bence bugün mimarlığı en derinden dönüştürecek mesele insanlığımızın nasıl değişeceği sorusu. Yapay zekanın, robotların ve dijital teknolojilerin hayatımıza giderek daha fazla girmesiyle birlikte, insan ilişkilerinin ve fiziksel mekanların rolü yeniden düşünülmek zorunda kalacak. Teknoloji çok güçlü bir araç olabilir; üretim süreçlerini hızlandırabilir, araştırmayı geliştirebilir ve yeni olanaklar yaratabilir. Ama aynı zamanda çok temel bir soruyu da beraberinde getiriyor: İnsan olmanın anlamını nasıl koruyacağız? Ve mimarlık bu dönüşüm içinde nasıl bir rol oynayacak?

Benim için mesele tam olarak burada başlıyor. İnsan ilişkilerini destekleyen, insanların birbirleriyle karşılaşmasına ve bağ kurmasına izin veren mekanlar üretmek giderek daha önemli hale gelecek. Milano’da gerçekleştirdiğimiz yerleştirme de aslında bununla ilgiliydi. İnsanların duyuları aracılığıyla bir araya gelebildiği, birlikte oturabildiği, konuşabildiği ve hayat üzerine düşünebildiği bir ortam yaratmaya çalıştık. O proje bir tür sosyal yoğunlaştırıcıydı; insanları yeniden fiziksel olarak bir araya getirmeyi amaçlıyordu. Çünkü gelecekte belki de en çok ihtiyaç duyacağımız şeylerden biri, yeniden birlikte olabilme kapasitesi olacak.

Aynı zamanda iklim krizi de bizi çok derinden etkiliyor. Göçler, çevresel felaketler ve aidiyet kaybı bugün dünyanın en önemli meselelerinden biri haline geldi. İnsanlar farklı kültürlerde ve farklı ülkelerde yaşamaya başlıyor. Bu yüzden aidiyet kavramı her zamankinden daha önemli. Mimarlığın da bu değişen dünyada insanlara yeniden bağ kurabilecekleri, kendilerini ait hissedebilecekleri mekanlar sunması gerektiğini düşünüyorum. Bence geleceğin mimarlığı yalnızca teknik olarak gelişmiş değil; aynı zamanda daha duyarlı, daha etik ve daha insani olmak zorunda.

YŞ Müze ve kültür yapılarınızda dolaşım neredeyse arkeolojik bir kazı gibi ilerliyor. Mimarlığı, mekan içinde hareketin tarihin okunmasına dönüştüğü anlatısal bir dizi olarak mı görüyorsunuz?

LG Bu çok güzel bir ifade. Bence mimarlık gerçekten de bir anlamda sinematografiye benziyor. İçinde bir anlatı, bir ritim ve zamana yayılan bir deneyim var. İnsanlar bir yapının içinde hareket ederken aslında bir hikayenin içinde ilerliyorlar. Ama bu hikaye hiçbir zaman tek katmanlı değil. Ben mimarlığın her zaman birden fazla anlatıya alan açması gerektiğini düşünüyorum. Her insan aynı mekanı farklı biçimde deneyimleyebilir ve bu çeşitlilik mimarlığı zenginleştirir.

Özellikle müze ve kültür projelerinde dolaşım benim için çok önemli. İnsanların yalnızca objelere bakmasını değil, aynı zamanda mekan aracılığıyla tarihle ve hafızayla ilişki kurmasını önemsiyorum. Bu nedenle bazı projelerde dolaşım gerçekten arkeolojik bir kazı hissi yaratabiliyor; katman katman ilerleyen bir keşif süreci gibi. Mimarlığın bilgi üretme kapasitesi de burada ortaya çıkıyor. Çünkü mekan yalnızca bir kabuk değil; tarih ve anlam taşıyan aktif bir deneyim alanı.

Aynı zamanda mimarlığın insanlara yeni bakış açıları sunabilmesini önemsiyorum. Bir mekan bazen geçmişi görünür kılabilir, bazen unutulmuş bir hafızayı yeniden ortaya çıkarabilir. Bu nedenle mimarlığı yalnızca işlevsel bir disiplin olarak değil, aynı zamanda anlatı kurabilen kültürel bir araç olarak görüyorum. İnsanların mekan aracılığıyla düşünmesini, hissetmesini ve tarihle bağ kurmasını sağlayabilmek benim için çok önemli. Çünkü mimarlık yalnızca fiziksel bir deneyim değil; aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir yolculuk.

YŞ Farklı ölçeklerdeki projelerinizde inşa sürecinde, malzemenin yaşlanmasında ve mekansal deneyimde bir yavaşlık hissi dikkat çekiyor. Hız ve anındalık çağında mimarlık hala zamansal derinlik üretebilir mi?

LG Bence bunu üretebilecek en güçlü disiplinlerden biri hala mimarlık. Çünkü mimarlık doğası gereği zamanla çalışan bir alan. Bir yapının düşünülmesi, araştırılması, inşa edilmesi ve daha sonra insanlar tarafından yaşanması uzun bir süreç gerektiriyor. Bu yüzden mimarlık, içinde bulunduğumuz hız kültürüne karşı doğal bir direnç taşıyor aslında. Günümüzde her şey çok hızlı tüketiliyor; imgeler birkaç saniye içinde dolaşıma giriyor, mekanlar bile çoğu zaman yalnızca fotoğraf üretmek için var oluyor. Ama gerçek mimarlık, zaman isteyen bir deneyim.

Geçici bir yapı bile olsa — örneğin Serpentine Pavilion — benim için önemli olan, insanların orada geçirdiği zamanın niteliği. İnsanları aynı masa etrafında bir araya getiren, konuşmaya ve birlikte olmaya davet eden o samimi anları yaratmak istiyorum. Gün içinde değişen ışığın mekanı dönüştürmesini görmek, rüzgarın hissedilmesi, mevsimlerin yapının atmosferini değiştirmesi… Bunlar mimarlığın çok güçlü ama çok sessiz katmanları.

Ayrıca malzemelerin yaşlanmasını da çok önemsiyorum. Çünkü zamanın izlerini taşıyan yapılar bana daha insani geliyor. Bir taşın aşınması, ahşabın renk değiştirmesi ya da ışığın yıllar içinde farklı yüzeyler yaratması bana göre mimarlığın canlı olduğunu gösteriyor.

Mimarlık bizi yeniden doğanın ritmine bağlayabilir. Çünkü doğa hızlı değil; mevsimler, ışık, rüzgar ve büyüme süreçleri yavaş ilerliyor. İnsanların bugün tam da buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum: Biraz yavaşlamak, mekanın içinde gerçekten bulunmak ve zamanı yeniden hissedebilmek.

YŞ Çalışmalarınızda küresel mimarlık kültürü içinde tanınırlığı ödüllendiren ikonik jestlerden özellikle kaçınıyor gibisiniz. Bunu mimarlığın metalaşmasına karşı etik bir tavır olarak mı sürdürüyorsunuz?

LG Evet, sanırım bu bilinçli bir tavır. Çünkü mimarlığı hiçbir zaman yalnızca görsel bir nesne olarak düşünmedim. Yapılar benim için tasarımcının egosunu sergilediği objeler değil; insanların yaşayacağı, deneyimleyeceği ve hayatlarının parçası haline getireceği mekanlar. Günümüzde mimarlık çok hızlı bir şekilde tüketilen bir imgeye dönüşebiliyor. Yapılar şehirlerden bağımsız, yalnızca tanınabilir olmak için tasarlanmış nesneler haline gelebiliyor. Bense bunun tam tersine inanıyorum.

Bir yapının bulunduğu yere ait olması gerektiğini düşünüyorum. Aynı formun dünyanın farklı yerlerinde tekrar edilmesi beni ilgilendirmiyor. Çünkü her coğrafyanın ışığı, iklimi, toprağı, tarihi ve insan ilişkileri farklı. Mimarlık bunlarla ilişki kurmalı. Eğer yalnızca dikkat çekmek için tasarlanıyorsa, o zaman mekan üretmekten çok bir tüketim nesnesi üretmeye başlıyoruz.

Elbette mimarlığın güçlü bir estetik boyutu olmalı. İnsanlara neşe, huzur ya da hayranlık hissi verebilmeli. Ama bu etki yalnızca biçimsel jestlerden gelmemeli. Daha çok atmosfer, ışık, malzeme ve mekansal deneyim üzerinden ortaya çıkan bir yoğunluk ilgimi çekiyor. Çünkü bence mimarlığın gerçek gücü, insan bedeniyle ve duygularıyla kurduğu ilişkide yatıyor.

Bu yüzden “ikonik” olmak yerine cömert olmayı önemsiyorum. İnsanlara açık, paylaşım duygusu yaratan ve yaşandıkça anlam kazanan mekanlar üretmek istiyorum. Belki bu biraz etik bir tavır gerçekten; çünkü mimarlığın yalnızca piyasa için değil, insanlar ve yaşam için var olması gerektiğine inanıyorum.

YŞ Birçok yapınız aynı anda hem kadim hem çağdaş görünüyor; sanki belirli bir zamansallığa ait değiller. Bu zamansızlık hissini bilinçli olarak mı arıyorsunuz, yoksa hafıza ve malzemeyle kurduğunuz ilişkinin doğal bir sonucu mu?

LG Sanırım bu daha çok araştırma temelli yaklaşımımın doğal bir sonucu. Çünkü her projede önce yerin hafızasını anlamaya çalışıyorum. Bir yapının bulunduğu coğrafya geçmişten tamamen kopuk değil; aksine birçok katmanı taşıyor. Ben de mimarlığın bu katmanlarla ilişki kurmasını önemsiyorum. Ama bunu tarihsel biçimleri birebir tekrar ederek değil, onların taşıdığı duyguyu ve bilgiyi yeniden yorumlayarak yapmaya çalışıyorum.

Örneğin, Hermès binasında kullandığımız tuğlalar doğrudan toprağın içinden geliyor. Bu malzemenin dokusu ve ağırlığı yapıya çok güçlü bir köklülük hissi kazandırıyor. Aynı zamanda kemerler ve mekansal ritimler bölgedeki eski manastırları ya da tarihî yapıları çağrıştırabiliyor. İnsanlar bu referansları tam olarak bilinçli bir şekilde okumasa bile bir aşinalık hissediyorlar. Bu hafıza duygusu bence çok önemli. Çünkü mimarlık insanlarla duygusal bir bağ kurmaya başlıyor.

Ama aynı zamanda yapının kendi zamanına ait bir yenilik taşıması gerekiyor. Bu yüzden geleneksel referanslarla çağdaş mekansal deneyimler arasında bir denge kurmaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden yapılar hem eski hem yeni gibi hissediliyor.

YŞ Çağdaş Türk mimarlığı hakkında bir fikriniz var mı? 

LG Türkiye’de çok güçlü bir mimarlık kültürü olduğunu biliyorum ve açıkçası bunu daha derinlemesine keşfetmek isterim. Bildiğim ve takip ettiğim bazı önemli mimarlar var ama hala öğrenmem gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. İstanbul özellikle beni çok etkileyen şehirlerden biri. Çünkü inanılmaz bir yoğunluk ve tarih taşıyor. Aynı anda çok canlı, çok kaotik ama aynı zamanda çok şiirsel bir şehir. Böyle şehirlerde mimarlık yapmak çok ilginç olurdu çünkü burada mesele yalnızca yeni bir yapı üretmek değil, mevcut katmanlarla diyalog kurabilmek. Bu tür karmaşık şehirler bana her zaman ilham veriyor.

Resim 4. Metamorphosis in Motion Enstelasyonu, Milano Tasarım Haftası, 2026. (Fotoğraf: Nathalie Krag)

Resim 4. Metamorphosis in Motion Enstelasyonu, Milano Tasarım Haftası, 2026. (Fotoğraf: Nathalie Krag)

YŞ Son sorum da güncel projelerinizle ilgili: Şu sıralar neler üzerinde çalışıyorsunuz?

LG Yakında göreceğimiz projelerden biri, Venedik Giardini’de Katar’ın kalıcı pavyonu olacak. Otuz yıl sonra orada inşa edilen ilk kalıcı yapı olacak ve Katar’ın sergi mekanı olarak kullanılacak. Ayrıca Seul’de bir kütüphane ve Toyama’da bir doğa gözlemevi tamamlanmak üzere. Daha uzun vadede ise British Museum ve Hamburg’daki MARKK Museum üzerinde çalışıyoruz.