Kurmaca Kentler: Kişiselleştirilebilir Bir Kurgu Olarak Kent
Celal Abdi Güzer, Prof. Dr.
ODTÜ Öğretim Üyesi
“Sinema ve Mimarlık” kitabındaki yazımda New York’u arkaplan ve öykünün parçası kullanan üç filmden bahsetmiş, üç filmin anlattıkları New York’ların farklarının altını çizmeye çalışmıştım (1). Bu üç film, Manhattan (Yönetmen: Woody Allen, 1979), After Hours (Yönetmen: Martin Scorsese, 1985) ve Bonfire of the Vanities (Yönetmen: Brian De Palma, 1990) idi.
Bu filmlerde New York her bir yönetmenin gözünde yeni bir New York’a dönüşüp, bazen hayran kaldığımız, bazen de korku içinde karanlık sokaklarında kaybolduğumuz bir şehir haline geliyordu. New York’u farklı ele alan filmlerin sayısı artırılabileceği gibi bu farklılık diğer şehirlere de taşınabilir. Farklı filmlerde sinemaya sıklıkla arka plan ve öykü sunan Venedik, İstanbul, Mumbai gibi şehirlerin farklı yüzlerini görür, farklı kurguların yarattığı yeni kentlerle karşılaşırız. Şüphesiz aynı durum sinema ile kısıtlı olmaksızın edebiyat ve başka anlatım ve tanıtım ortamları için de geçerlidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İstanbul’u ile Orhan Pamuk’un İstanbul’ları farklıdır. Calvino’nun “Görünmez Kentler”inde ise hayali kentler içinde gezer, hiç var olmamış kentleri deneyimleriz. Ridley Scott’un Blade Runner filminde yapay bir atmosfer içinde eklektik olarak oluşturulmuş ve geleceğin Los Angeles’ı olduğu varsayılan bir kent izleriz. Aslında bu farklılaşma, kurgu ile yaratılan alternatif kent algıları sadece sinema ya da edebiyatla sınırlı olmaksızın hepimizin deneyim ve önceliklerimizle de ilişkilidir. Bir başka deyişle hepimiz aynı kentlerde farklı kent kurguları oluşturur, belli mekanları benimser, belli mekanları dışlar, bir anlamda kenti yeniden kurgular ve kişiselleştiririz.



Birçok şehirde olduğu gibi İstanbul’un semtleri de ayrı şehirler, kent içinde kentler gibidir. Üstelik Türkiye kentlerinin sıradan apartman dokuları ve sokakları söz konusu olduğunda zaman zaman hangi kentte ve nerede olduğunuzu anlamanız güçleşir. İstanbul’da Moda, Nişantaşı, Balat, Göktürk, Tuzla, Ataşehir, Tarlabaşı, Dolapdere sadece kentsel doku ve yapı kaliteleri ile değil, sosyal dokusu, gelir dağılımı farkları, tarihi izleri, altyapı olanakları ile farklı iç bütünlükleri olan çevreler, adeta kent içinde kentlerdir. Birçok insan için İstanbul gündelik olarak kendi yaşadığı alan ve yakın çevresi ile anlam kazanır. Elbette Boğaz gibi, Taksim Meydanı gibi, anıtsal yapılar gibi ortak kesişme noktaları şehrin temsiliyetinde öne çıkan odak alanlar ve ortak değerlerden söz etmek olasıdır. Ama sıradan bir kentlinin kafasında kurduğu İstanbul onun gündelik yaşamında sıklıkla tekrar eden imajlardan oluşmuş bir kurmacadır. Gaston Bachelard “The Poetics of Space” kitabında bir kentin bireyler üzerindeki etkisinin sadece fiziksel varlığı ile sınırlı olmadığından, kullanıcıların kenti kişisel anıları, gündelik ve geçmiş deneyimleri aracılığı ile kişiselleştirdiğinden bahseder (2). Böyle bakıldığında hepimizin İstanbul’u, Ankara’sı benzer ama farklıdır. Okunabilirlik, kentin parçalarının kolayca tanınabilmesi ve tutarlı ya da süreklilik gösteren bir bütün olarak zihinde örgütlenebilmesidir. Bu parçalar bir yandan gündelik gerçek algı ve deneyimlerimiz bir yandan da medya ile kurduğumuz bağ yoğunluğuna göre bize sunulan imajlardan oluşur. Kevin Lynch kentin algısına yönelik oluşturduğumuz zihinsel haritalardan bahsederek, bu algıların bireylerin algılama, hatırlama ve anlamlandırma süreçlerinin bir bütünü olduğuna vurgu yapar (3).




Konuya böyle yaklaşıldığında aynı mahalle ve doku içinde yaşayıp farklı kent algılarına sahip olmak ya da o fiziksel çevrenin deneyimlenme biçimlerine bağlı olarak farklı kurmacalar oluşturmak olasıdır. Bir başka deyişle aynı çevrede yaşayan iki kişi kendi deneyimlerinden hareketle farklı kent ve çevre algıları geliştirebilirler. Şüphesiz zaman, mevsimler ve saat algısı da kente yönelik kurmacalar için belirleyicidir. Yıllar önce yaşadığımız ya da ziyaret ettiğimiz kentin belleğimizdeki izi bugünkü yapısından farklıdır. Jean Baudrillard “Bizi değişimden koruyan tek şey sürgündür.” ifadesi ile uzakta olmanın zihni değişimlerden uzak tuttuğundan bahseder (4). İçinde yaşamadığımız, fiziksel olarak deneyimlemediğimiz kent algısında kurgu öne çıkar. Kentin dışında kaldığımızda bu kurguyu donmuş hafıza parçaları ile bizi sanal ortamda besleyen imajlar oluşturur.

Bugün gelişen iletişim, görselleştirme, paylaşım altyapısı, gündelik hayatın parçası haline gelen sosyal medya ve farklı uygulamalar yaşamımızda pek çok şeyin yanı sıra kenti algılama ve yaşama biçimimizi de değiştiriyor. Yıllardır özellikle metropollerde yaşayan insanlar bir yere gitmek için trafik ve yol uygulamalarından medet umuyor. Birçok kez ziyaret ettiğimiz adrese her seferinde farklı yollardan gidebiliyor, uygulamaların yönlendirmesi ile hiç görmediğimiz sokaklardan geçebiliyoruz. Benzer biçimde hiç gitmediğimiz lokantalardan yemek söylüyor, yerini bilmediğimiz marketten alışveriş yapıyoruz. Uygulama algoritmaları kentin farklı noktalarını öne çıkartıyor, görünür kılıyor, benzer şekilde bazı bölgeleri geri planda bırakıp üzerlerini örtüyor. Sosyal medya ve internet ortamında sıklıkla paylaşılan Dubai, Londra, Barselona gibi kentlerin sadece ikonik yapılarını değil, seçilmiş yaşam ortamlarını gözlüyor, kentleri kurgulanmış hikayeler üzerinden deneyimliyoruz. Bu hikayeler kentlere yönelik farklı deneyim ve algılar oluşmasını getiriyor. Kenti deneyimleme biçimimizi doğrudan etkiliyor. Daha önemlisi bilgilendirme, tanıtım ve yönlendirme yoğunluğu içinde sadece yaşadığımız kentler değil, hiç gitmediğimiz kentler de kişisel kurgularımıza açık hale geliyor. Görmesek de Casablanca (1942), Slumdog Millionaire (2008) gibi filmlerin güçlü etkisi arka planlarını oluşturan kentler için baskın izler oluşturuyor. Bilbao dendiğinde aklımıza bir müze yapısı geliyor. Dubai son yıllarda sosyal medyada yoğun olarak yer alan ve paylaşılan bir kent. Paylaşımların ağırlığını kısa sürede çölden büyük bir metropole dönüşen, lüks ve refahla özdeşleşen bir kent imajı, sembol yapıları ile rol modele dönüşen bir açık hava müzesi oluşturuyor. Paris romantizmin, New York fırsatların şehri gibi algılanırken San Francisco ve Silikon Vadisi yazılım üssü, bir balıkçı köyünden hiper-gerçek bir kente dönüşen Shenzhen üretim üssü imajları ile öne çıkıyor.







Öte yandan kentler baskın ve kurmaca imajlarının arkasında sıradan ve gündelik yaşamlara da ev sahipliği yapıyor. Her gün evinden işine giden ve rutin bir yaşamın içinde olan bir Shenzhenli, yıllardır İstanbul’un çeperinde toplu konutlarda yaşarken Boğaz’ı ancak birkaç kez gören İstanbullu için kentin algısı farklı. Şüphesiz kentlere yönelik farklı algılamalar, başta gelir durumu olmak üzere, yaşanan alt alan, sosyal çevre, iş ortamı gibi nedenlerle oldum olası var olan farklılıklar. Ancak dijital iletişim ortamının ve medyanın gündelik yaşamı etkileme ve dönüştürme gücü arttıkça bu durum doğal farklılaşmaların ötesinde kurgulanarak oluşturulan ve kent algısını yönlendiren bir farklılığa dönüştü. Kent algısını yönlendiren kurmacaların arka planı büyük ölçüde tanıtım ve pazarlama etkinliklerine dayanıyor. Bu yönlendirme çabası sizi çekmek isteyen küçük bir kahve dükkanından kentin kendisinin pazarlanmasına varan bir ölçek farklılığı içinde algoritmaların gücüne dayalı bir stratejiye dönüşüyor. Pazarlama teknikleri içinde küçük bir park bir ormana, bozkırın ortasındaki bir site yeşil bir vadiye, bir toplu konut örnek yaşam alanı ve arzu nesnesine dönüşebiliyor.
Giderek gündelik yaşamın parçası haline gelen kent kurmacaları ve kurmaca kentlerle ilgili iki temel tartışmaya değinmek gerekir. İlki üstte belirtildiği gibi kent üzerine kurmacaların bizim algımızı yönlendirme biçimleri; ikincisi ise sadece gerçek kentlerle sınırlı olmaksızın imajları medyada dolaşıma sokulan, sinema ve edebiyat gibi alanlarda kullanılan kurmaca kentlerin planlama ve tasarım gibi alanları geri besleme sınırları. Bir başka deyişle bir yandan var olan kentin algısının yönlendirilmesi öte yandan hiç var olmamış kent ve yapı imajlarının birer tasarım kaynağı ya da tipoloji gibi kullanılması. Özellikle giderek ivme kazanan yapay zeka uygulamaları ve onların ürettiği, gerçekle zor ayırt edilen imajlar göz önüne alındığında bugün var olmamış hatta zaman zaman fizik kurallarına meydan okuyan bu imajlar gerçek olanla yarışan yeni bir dünya sunuyor. Bir yandan pazarlama ve tüketimin yönlendirici parçası olan bu dünya aynı zamanda planlama ve tasarım alanında yeni beyin fırtınaları için kaynak ve itici güç oluşturuyor. Benzer biçimde başta sinema ve edebiyat olmak üzere kentin sanat içinde yeniden kurgulanma sınırlarını genişletiyor. Burada temel sorulardan biri Marji ve arkadaşları tarafından sunulan “Kurmaca Kentlerin Mimari ve Estetik Tipolojisi” başlıklı bildiride belirtildiği gibi bu kurguların farklı ölçeklerdeki kentsel değişimlerin pratik uygulamasına nasıl ilham verebileceği ve yol gösterebileceğidir (5). Bildiride altı çizilen en önemli tartışmalardan biri kurmaca kentlerin doğrudan ya da dolaylı eleştirel gücüdür. Kurmacalar görülmek istenmeyenin üzerini örtme, görünür olanı abartma ve öne çıkartma ya da tam tersini yapma olanağı sunmaktadır. Karşı karşıya kaldığımız imaj ve kolajlar bir yandan yeni bir dünya özlemini, idealize edilmiş kurguları öte yandan sorun ve öncelikleri temsil etme güçleri ile çok boyutlu olarak işlevselleştirilmeye açık ortamlardır.




Bugünün dünyasında içinde yaşadığımız, deneyimlediğimiz kentlerle ekranlardan izlediğimiz, dışardan deneyimleyerek imaj ve görsel öykülerini zihnimizde birleştirdiğimiz kentler zaman zaman taban tabana zıt olacak kadar farklı algılar sunuyor. Bu durum bir yandan kenti kişiselleştirme özgürlüğü tanırken öte yandan sanal olanın içinde kaybolma riskini ve kentle kurduğumuz bağın aşınmasını getiriyor. Arzu nesnesi haline getirilen imajlar ve onların yönlendirdiği öncelikler ve yaşama biçimleri kimlik, bağlam, aidiyet gibi kavramları kentin özgünlüğünün temel belirleyicisi olmaktan çıkarıyor, neredeyse bütün kentler bu imaj dünyasına açık bir kolajın parçası haline geliyor. Adana’da şalgam kadar kolay yer bulan Amerikan kahvesi, New York’ta fast food haline gelen Çin yemeği gibi dünyanın farklı yerlerinde tekrar eden cam gökdelenler, bilgisi verilmeden nerede olduğunu anlamakta güçlük çekeceğimiz konut yapıları, AVM’ler birçok başka nedenin yanı sıra bize sunulan imajlar, öyküler ve kent kolajları üzerinden meşrulaştırılıyor. Bu kolajlarla sadece sinema perdelerinde, cep telefonları ekranlarında karşılaşmıyor, gündelik yaşamımızda bu kolaj kentlerin içinde yaşıyoruz. Bu kolajın içinden seçtiklerimiz ve onları kişiselleştirme biçimlerimiz ise kentle kurduğumuz aidiyet ilişkisinin sınır ve gücünü belirliyor.
Kaynaklar
- Güzer, C. A. (2003). Sinemanın Mimarlık Üzerine Söyledikleri: Bir Eleştiri Biçimi Olarak Sinema. İçinde C. A. Güzer (Ed.), Sinema ve Mimarlık (ss. 27-62). Fol Yayıncılık.
- Bachelard, G. (1994). The Poetics of Space (M. Jolas, Çev.). Beacon Press. (Özgün eser 1958 tarihlidir), ss. 4-9.
- Lynch, K. (1960). The Image of the City. MIT Press, ss. 3-6.
- Baudrillard, J. (1990). Cool Memories (C. Turner, Çev.). Verso, s. 83.
- Marji, N., Thibault, M. ve Hamari, J. (2023). A Typology of Fantastical Cities and Architecture: Categorizing the Urban Imaginary. In Proceedings of the 26th International Academic Mindtrek Conference (ss. 207-222). Association for Computing Machinery. https://doi.org/10.1145/3616961.3616983 (PDF için bkz: https://dl.acm.org/doi/epdf/10.1145/3616961.3616983)


