Kent Hakkını ve Sürdürülebilirliği Yeniden Kazanmak

İstanbul’un çok katmanlı ekolojisi, coğrafi eşikleri, florası, faunası ve binlerce canlı türüyle birlikte korunması gereken yaşayan bir bütün. Dosya sayfalarında akademisyenlere, mimarlara, kentsel tasarımcılara ve planlamacılara; derinleşen yapılaşma baskısı altında “sürdürülebilirlik” ve “kamusal fayda” gibi kavramların nasıl araçsallaştığını, küresel ölçekli mimarlık ofislerinin rant odaklı projelerle kurduğu ilişkiyi, deprem riski ve ekolojik krizlerin gölgesinde mesleki sorumluluğun nasıl yeniden tanımlanabileceğini ve pasif kabullenişin ötesine geçen eleştirel-kurucu bir tutumun nasıl mümkün olduğunu sorduk.

Hazırlayan: Ebru Şevli, Mimar

Binlerce yıl boyunca farklı insan topluluklarına ev sahipliği yapmış, kültürel ve tarihsel birikimiyle insanlık tarihinde ayrıcalıklı bir yer edinmiş İstanbul; kendine özgü florası, faunası ve coğrafi eşikleriyle yaşayan ve korunması gereken bir ekosistem. Bu çok katmanlı yapı, kenti insanların yanı sıra binlerce canlı türü için de bir yaşam alanına dönüştürüyor. Ancak içinde yaşadığımız dönemde, İstanbul’un bütüncül yapısı hem kent hakkı ve çevresel adalet kapsamında hem de ekolojik olarak ciddi bir kırılganlıkla karşı karşıya. Doğal sınırların çoktan zorlandığı bir eşikte, kentin afetlere açık yerleşim dokusunu iyileştirmek yerine, giderek büyüyen ve derinleşen bir yapılaşma baskısı öne çıkıyor. Boğaz kıyılarından Haliç’e, Kuzey Ormanları’ndan çeperlere kadar uzanan hassas eşikler; korunması ve yeniden kamusal-yaşamsal döngülere dahil edilmesi gerekirken, çoğu zaman parçalanarak ve özelleştirilerek tahribat yaratan bir sürecin parçası haline getiriliyor. Bu süreçte dikkat çeken bir diğer mesele, tasarım ve planlama söyleminin dönüşümü olarak öne çıkıyor. “Sürdürülebilirlik”, “ekolojik yaklaşım” ya da “kamusal fayda” gibi kavramlar, giderek araçsallaştırma diline eklemleniyor. Bu kavramlar, çoğu zaman projelerin doğayla kurduğu ilişkiyi güçlendirmek yerine, onları meşrulaştıran birer pazarlama katmanına dönüşüyor. Sonuçta ortaya çıkan mekansal üretimler, belirli imajlar üzerinden bu kavramları karşıladığını iddia ederken bağlamından kopmuş, kimliksiz ve tüketilebilir yüzeyler olarak kente ekleniyor.

Bu projelerin bir diğer ayağını ise küresel ölçekte faaliyet gösteren mimarlık ofisleri oluşturuyor. Bu ofislerin uluslararası ölçekte inşa ettikleri “prestij”, tasarım niteliğinin yanı sıra yatırım güvencesi ve ekonomik beklenti üretme kapasitesi üzerinden de işliyor. Böylece mimarlık, günün koşullarına ve ihtiyaçlarına göre sağlıklı yaşam alanları üreten bir meslek olmak yerine, çoğu zaman mevcut ekonomik düzenin sürekliliğini sağlayan bir araç haline gelebiliyor. Rant odaklı projelerin kesintili ama süreklilik arz eden biçimde gündeme gelmesi ancak arından giderek azalan bir uğultu ile hayata geçirilmeleri,  düşünsel üretim alanlarını da etkiliyor. Bu noktada, kelimenin, eleştirinin ve mesleki örgütlenmenin etkisiz kaldığına dair yaygın bir kabullenişin kendisinin de sorgulanması gerekiyor. Çünkü tam da bu kabulleniş, kolektif müdahale kapasitesini zayıflatan bir eşik oluşturuyor. Öte yandan, İstanbul’un kaçınılmaz bir gerçekliği olan deprem riski ve giderek derinleşen küresel ekolojik krizler, bu tartışmayı daha da acil hale getiriyor. Böylesi bir kırılganlık ortamında, yapılaşmaya açılan her yeni alan kent ve çevre adaletiyle doğrudan ilişkili bir karar anlamına geliyor. Bu durum, “hak” ve “sürdürülebilirlik” kavramlarını yeniden tanımlamaktan ziyade, onların gündelik hayattaki somut karşılıklarını geri kazanma gerekliliğini ortaya koyuyor.

İstanbul özelinde başlayan bu tartışma, Batı Anadolu’dan farklı coğrafyalara uzanan daha geniş bir direniş hattıyla da kesişiyor. Yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını korumaya çalışan topluluklar müştereklerin savunusunu yürütüyor. Bu bağlamda, doğayı ve kenti kısa vadeli ekonomik kazançlara teslim etmek yerine, çok türlü yaşamı sürdürebilecek koşulları nasıl kurabileceğimiz sorusu, ertelenemez bir mesele olarak karşımızda duruyor.

Bu dosya kapsamında, akademisyenleri, mimarları, kentsel tasarımcıları ve planlamacıları; mesleki pratiklerimizi yeniden düşünmeye davet ediyoruz. Mevcut pasif konumların ötesine geçerek, eleştirel olduğu kadar kurucu bir yaklaşım geliştirmek mümkün mü? Bu soruya birlikte yanıt aramak istiyoruz.

“Mimarlık, doğası gereği çevresiyle iç içedir. Binalar, iklim, topoğrafya ve kültürel tarihle, özgünlük gerektiren şekillerde etkileşime girmeli, mimar, sürdürülebilirliğin standart kontrol listelerine güvenmek yerine, mekana özgü çözümler aramalıdır…”

Cihan Uzunçarşılı Baysal
Bağımsız Araştırmacı
İstanbul Kent Savunması ve Kuzey Ormanları Savunması Üyesi


Kent Hakkı Karşısında Mimarlık ve Planlama

Dosyanın konusu kent hakkını ve mimarlık ile planlama bağlamında sürdürülebilirliğini yeniden kazanmak olduğuna göre en başta “kent hakkı” ile ne demek istediğimizi, hakkı nasıl tanımladığımızı açmak gerekiyor çünkü yeniden kazanmak fiili için kaybetmek gereklidir ki kent hakkı bırakın kaybedilmeyi zaten henüz kazanılmamış bir haktır. Bu çalışmada, önce kentsel küresel gidişat gözler önüne serilip terimi ilk kullanan Henri Lefebvre’in gidişata karşı feryadına ve demokratik bir kent talebine yer verilip kent hakkı açılacak. Ardından bugünün neoliberal kentinin inşasında mimarlık ve planlama alanlarının sorumlulukları sorgulanıp krizler çağında -birçok kavramın yanı sıra- “sürdülebilirlik”, “dirençlilik” gibi ele geçirilmiş olumlu kavramlar vasıtasıyla meşruiyetini inşa eden kapitalizmin kendini yeniden üretmesinde planlama ve mimarlığın iş birliği anlatılacak. Bu bağlamda önemli toplumcu mimar ve plancıların muhalif seslerine de yer verilecek. Son bölümde ise Lefebvre’in bir ütopya olarak ifade ettiği kent hakkının Gezi başkaldırısı üzerinden somutlaşmasına göz atılıp müşterekler mücadelelerinde başarı yolları aranacak.

Popüler kullanımında kent hakkı, kent bağlamında her hak, özgürlük ve demokratik değer ile yolu kesiştirilen, insan haklarının kent düzlemine tercümesi kılınan bir şemsiye kavrama dönüştürülerek özündeki radikal muhalif duruştan saptırılmıştır. Genellikle de kentli hakları ile karıştırılmıştır. İçinin boşaltılarak sistem karşıtlığının sisteme entegrasyona indirgenmesi en önemli sorunudur. Hakkı, kentin sunduğu toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve teknik hizmetlere yönelik bir erişim hakları silsilesi olarak tanımlayanlar; neoliberal kentin mağduriyet, ihlal ve adaletsizliklerinin aslında sistemin kendisinden kaynaklandığını göz ardı ederek sistemin belirli haksızlıklarını, özüne dokunmadan, ekonomik ve sosyal projelerle reforma odaklananlar (Mayer, 2009); büyüme ve pazara yönelik bir kentsel mekan üretiminin, soylulaştırma, zorla tahliyeler ve yerinden etmeler gibi ciddi hak ihlallerine sebep olacağını göremeyenler; ya da, sürdürülebilirlik dirençlilik, dışlanmayla mücadele, içerici kent gibi kapitalizm tarafından ele geçirilmiş kavramlar vasıtasıyla hakkı yorumlayanlar, kavramı sulandırmakta, devrimci özünden saptırmaktadır. Başta BM örgütleri (UNESCO, Habitat) olmak üzere uluslararası örgütler, kalkınma ajansları ve STK’lar bu saptımanın önemli aktörleridir. Mayer’in (2009) vurguladığı üzere ilk önce kavramın kendisini kurtarmamız gerekmektedir: “Kentler, demokrasi pratiklerinin günlük mekanları -evde, iş yerinde, mahallelerde, meydanlarda veya eğlenti/dinlenme yerlerinde- olmalıdırlar. Lefebvre’in amaçladığı bir doğrultuda, kent hakkının demokratikleştirilmesinin zamanı gelmiştir; ancak kent hakkını talep edebilmek için, en önce, kavramın kendisini kurtarmamız gereklidir.”

“Kent hakkı bir feryat ve talep gibidir, dönüşmüş ve yeniden hayat bulmuş bir hak”
Lefebvre (1968)

Feryat?
60’lı yılların iktisadi, siyasi ve toplumsal gelişmelerinin etkisi altında, ‘68 Paris isyanının hemen öncesinde, ilk kez Marksist filozof ve sosyolog Henri Lefebvre tarafından aynı adlı eserinde (1968) telaffuz edilen ve ‘68 Hareketi’nin sloganlarını da etkileyen kent hakkı, devrimci ve anti-sistem bir kavramdır: “Kenti değiştir; dünyayı değiştir.” Marksist düşünür ve coğrafyacı David Harvey’in (2008) de altını çizdiği üzere, kentin hizmet ve olanaklarına bir erişim hakları silsilesinden ötedir ve son kertede kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır: “Bu hak, kentsel kaynaklara erişimde bireysel özgürlüklere sahip olmanın çok ötesinde bir haktır. Emlak spekülatörleri veya devlet planlamacılarının tayin ettiği bir erişim hakkından öte, kenti değiştirmenin vasıtası olarak etkin bir hak, yüreğimizin arzuları doğrultusunda kenti şekillendirme ve dolayısıyla kendimizi de başka bir biçimde yeniden yaratma hakkıdır”. 

Geleneksel kenti, toplumsalın, siyasalın, refahın, bilginin, karşılaşmaların, oyunun /eğlencenin, sanatın üretildiği bir ‘‘oeuvre (1)’’ (sanat eseri) olarak tanımlayan Lefebvre, bu sanat eserinin, kent sakinlerince-vatandaşlık bağı aramadan mülteciler de dahil-kolektif olarak yaratıldığını öne sürer. Yaşadığı dönem Fordist kent modeli çağıdır. Konut sorununa çözüm, banliyölerde yükselen konut projelerinde bulunmuş, dışarıya doğru patlayarak çevresini ve doğayı sömürgeleştiren kentleşme yerel toplulukları, geçim kaynaklarını ve tarım arazilerini yok etmeye durmuştur. Lefebvre kapitalizmin 20. yüzyılda ayakta kalabilmesini kentsel mekanları ve yaşamı metalaştırma becerisine bağlar. “Metaların mekanda üretiminden mekanın kendisinin bir meta olarak üretildiği” bir düzleme geçilmiş ve kentin kullanım değeri, değişim değerine feda edilmiştir. Sanat eseri olarak kentin ipi çekilmiştir. Devasa bir metaya dönüştürülen kent artık yaşanılan, kullanılan, özgürce temellük edilen bir mekan değil, sermayenin birikim alanı, “gösterilere ve ‘pitoreskliğe’ aç turistlerin ve estetizmin kültürel tüketim nesnesidir. Kenti samimi bir şekilde anlamak için bile kent ölmüştür!”

Bugünden, finans sermayesinin başat sermaye olduğu 21. yüzyıldan bakarsak durum çok daha vahimdir. Bir yandan piyasaların küreselleşmesi, sermaye akışlarının serbestleştirilmesi ve finansal faaliyetler üzerindeki devlet kontrolünün en aza indirilmesi, diğer yandan kentsel planlamanın deregülasyonu ve gayrimenkul rantının finansal sisteme dahil edilmesi -ki bu durum kentsel gelişim ve yönetimi piyasa mekanizmaları ve ekonomik güçlerle giderek daha fazla birbirine bağlamaktadır- kentsel mekan üzerinde muazzam etkilere yol açmıştır. Finansal kazançlarla gayrimenkul kazançları arasında kurulan yakın ilişki, nüfusların ihtiyaçlarından ziyade finansal piyasalar tarafından yönlendirilen bir kentsel gelişme dalgası yaratmış ve bu da kentsel yapı ve kent sakinleri üzerinde ciddi sonuçlar doğurmuştur (Bonuburuni, 2013).

Kentin kullanım değeri sistemden kovulmuştur! Girişimcilik, markalaşma ve rekabet (2), egemen söylem olurken kentsel canlandırma, kentsel dönüşüm, mega projeler, mega etkinlikler, yeni şehir projeleri ve bilcümle sermaye projesi kentsel mekanı işgal ederek kenti tüketim odaklı ekonomik büyümenin motoruna dönüşürmüştür. Bu bağlamda, iklim krizi başta olmak üzere kentlerin karşı karşıya kaldıkları çeşitli krizler, temiz /yeşil enerjiler ve ileri teknolojiler sermayelerinin yeni rant kapıları olmuş, büyüme motoru olarak kent şimdi yeşillenmiş bir büyüme motoruna dönüştürülmüştür (3)! Sermayeye yeni rant alanları açma girişimciliğinin alt gelir grubu mahalleleri, enformel konut bölgeleri ve tarihi merkezlerde çöküntü olarak damgalanan/kriminalleştirilen yerleşimlerde sebep olduğu yıkımlar, zorla tahliyeler ve  mülksüzleştirme, aslında yoksula, yoksuna, tüketemeyene açılmış ama adı konulmamış bir savaş halidir (Rolnik, 2019). Kapitalist kentleşme, yaşamak için değil yatırım için kentler inşa edip boş konut stoklarını arttırırken dünya nüfuslarının çoğunu ya evsizliğe ya da elverişsiz konutlara mahkum etmiştir. Gidişat, sistemin çalışmayışı ya da yanlış çalışmasından değil; tam aksine, arzu edildiği şekilde çalışmasındandır çünkü sistem kenti ve konutu metalaştırarak, finansallaştırarak kendini yeniden üretmektedir (Madden&Marcuse, 2016).

Kent sakinlerinin kentsel kamusal alanlara özgürce erişimleri de engellenmiş, hiçbir  ücret ödemeden keyifle kullandığımız kamusal alanlarla mekanlar sermaye projeleriyle çitlenerek daraltılmış ya da bu kamusal alanlar tamamen yok edilmiştir. Ticarileştirilen (AVM’leştirilen), özelleştirilen ve/veya lüks projelere açılarak soylulaştırılan ve pahalılaşan, dolayısıyla erişilmez kılınan kamusal alanlar, küçük bir azınlığa yönelik tasarlandıkları için alanların kamusallığı da anlamını yitirmektedir. Yeni kentsel düzende, tam anlamıyla bir  oksimoron olan “Özel Sermayenin Kamusal Alanları” (POPS) (4) ortaya çıkmıştır (5). Kentlerini sermayeye pazarlama yarışındaki girişimci yönetimler, alt gelir grupları başta olmak üzere emekliler, emekçiler ve öğrencileri, kısaca tüketemeyenleri gözden çıkartarak üst gelir grupları, varsıl turistler ve küresel sermayenin arzu ve ihtiyaçlarına göre kentleri dönüştürmektedir. Kapitalist toplumsal ilişkiler somutlaşıp yerleştikçe, bir yerde yaşamanın anlamı yerleşim yerine indirgenmekte, yuva, anlamını yitirip lüks feşmekan sitesi olmakta, karşılaşma, oyun, içinden geldiğince hareket, protesto, işgal gibi sanat eserini, (kenti), kolektif olarak yarattığımız gündelik yaşam eylemleri, tüketim-tüketicilik ve denetim/gözetim mekanlarında, devasa bina  yığınlarının yabancılaştırıcı etkileri altında imkansızlaşmaktadır. Denetim-gözetim aygıtları, araçları, güvenlikçileriyle askerileştirilen kentsel mekanlarda, agoralarımızda politik kentin sesi kısılmakta, öteki olana, tehlikeli (kime göre?) görülene, mülteciye, göçmene, eylemciye, hak arayıcıya savaş açılmaktadır. Lefebvre, 70’lerde, gezegenin tümünün kentleşmesini gerçekleşmiş bir durumdan ziyade doğmakta olan, belirmekte olan bir durum olarak öngörmüştü. Kapitalist endüstriyel büyümenin açgözlü arayışları, yeryüzünün yüzeyinden, arazilere, okyanuslardan atmosfere ve hatta yerin altına, her şeyi birikimi için araçallaştıracak, işlevselleştirecekti. 21. yüzyıl Lefebvre’i haklı çıkarttı. Sermayenin gezegen çapında istilası ile karşı karşıyayız. Üzerinde yaşadığı organizmanın kanından, canından beslenen parazitler misali, sermaye, gelişmesini gezegenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini, kırsalını, tarım arazilerini, ormanlarını, su havzalarını, denizlerini, okyanuslarını metalaştırarak sağlıyor. Geçim kaynaklarını ve habitatlarını yitiren tüm canlılar bu yeni kentsel düzenin yeni sürgünleri, mültecileri olmakta (6). Kaderini tayin hakkı, nüfusların kendi öz kaynakları üzerinde tasarruf hakları -ki kent hakkının önemli bir niteliğidir- artık sistem dışıdır. Üst gelir grupları ve sermayenin arzu ve ihtiyaçlarına göre tanzim edilen, dönüştürülen, sürdürülebilir ve dirençli olarak yeniden imal edilen kentin kimin kenti olduğunu sorgulamaya gerek yok! Kent hakkı şimdi ufak bir azınlığın hakkı olmuştur. Lefebvre, feryadını bu adaletsiz kentleşmeye karşı seslendirmiştir. 

Talep?
Kentsel mekanda kimin bulunma hakkı olduğuna ve hangi şartlar altında bu hakka sahip olduğuna dair bir sorgulamaya ve mücadeleye gerek vardır. Kentsel mekanı bir kazanç/rant paylaşımı arenasına çeviren siyasi ve ekonomik azınlık, devleti ve ilgili meslek gruplarını arkasına alarak mağduriyet, acı ve ihlallere sebep olmuştur. Kentsel mekan üzerindeki tasarruf hakkının bu küçük siyasi ve ekonomik elitin elinden alınması, için kolektif bir mücadele gereklidir (Harvey, 2008). Talep, burada devreye girer. 

Lefebvre’e göre yeni temeller üzerinden yükselen yeni bir kentin, farklı bir ölçekte, farklı şartlar altında ve yeni bir toplum için inşası olanaklıydı. Talep, ne geleneksel kente geri dönüş ne de dev binalar yığınına dönüştürülmüş şekilsiz gelecek kentine gidiştir. Talep, başka bir kenttir. Kent hakkı, kentsel mekanın üretimini ve yeniden üretimini belirleyen güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmeleri ve kent üzerindeki hak sahipliğinin devletten ve sermayeden, mücadelelerini ortaklaştıran ve siyasallaştıran kent sakinlerine geçmesiyle gerçekleşecektir. Lefebvre, burada, sakinler ile kenti kullanan sınıfları, yani işçi, işsiz yoksul emekçileri ve öğrenciler, aydınlar, sanatçılardan oluşan küçük burjuvayı kasteder; mülteci ve göçmenler de dahil. Bu kesimler, kent üzerinden nemalanan ve kenti metalaştıranlara karşı örgütlenmeli ve toplumsal bir mücadele ile kentin kullanım hakkını ve kent planlaması ile bütçesi üzerindeki söz haklarını geri kazanmalıdırlar. Kent hakkının gerçekleşebilmesi iki temel hak üzerinden yükselir: İlki, kentsel mekana erişim, mekanın işgalle benimsenmesi ve mekanın üretimi ve yeniden üretimini kapsayan ve kentlilerin kendi talep ve arzularıyla uyum içinde bir mekan ve son kertede bir kent yaratmalarına imkan tanıyan “temellük hakkı”; diğeri ise, kentlilerin, kentsel mekan üretimindeki tüm kararlara erişimlerini ve aktif katılımlarını sağlayan “katılım hakkı”dır.

Kent sakinlerinin kentsel mekanları fiziki olarak doldurmaları, temellük etmeleri ve kullanmaları, kısaca arzu ve talepleri doğrultusunda kendilerine tahsis etmeleri sonucunda, metalaşan ve değişim değeriyle öne çıkan kentsel mekanın kullanım hakkı geri kazanılmakta, bir sanat eseri olarak kent varlığını koruyabilmektedir. Lefebvre, sadece var olan kentsel mekanları kastetmez; hakkı, sakinlerin arzu ve gereksinimleri doğrultusunda mekan üretimini kapsayacak şekilde genişletir (7). Kentsel mekanın üretiminde söz sahipliği, tüm toplumsal ve mekansal ilişkiler üzerinde de denetim olacağından, söz hakkı küresel şirketler ya da sermayeden kentin kendi sakinlerine geçecektir (Purcell 2003). Talep, kent ve ötesindeki toplumsal, siyasal ve iktisadi ilişkilerin radikal bir şekilde yeniden yapılandırılmalarıyla sistemin dönüşümüdür. Ve bireysel değil kolektif bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır (Harvey, 2008).

Lefebvre, katılımcılığın kapsamını genişletmiş, temsili demokrasinin ötesinde, katılımcı demokrasinin de güçlendirilmesine yol açacak etkin bir vatandaşlık tanımı ortaya atmıştır ki katılımcılık burada özyönetim aşamasına çıkar. Katılımcılığın kentsel yaşama hayat verdiğini ve aynı zamanda potansiyel olarak etkin bir vatandaşlık yarattığını, yokluğunun ise genellikle kentin ölümüne işaret ettiğini öne süren Lefebvre, kent hakkının, demokratik ve katılımcı bir kent ile kendi kaderlerini kendileri şekillendirmeye çalışan sakinlerde ifadesini bulduğunu belirtir: “Kente ait olmak devrimci bir eylemdir.” Kente dahil olmayı, mülkiyet ya da zenginlik değil temellük ve katılımcılık belirler. Harvey, (2008), “Kitleleri kentle ilgili haklardan yoksun bırakan bu gelişmeler karşısında, toplumsal muhalefet (eğer bir araya gelebilir ise) neyi, neleri talep edecek?’’ diye sorar. Yanıt basittir: “Artığın üretimi ve kullanımı üzerinde daha fazla demokratik denetim talep edilmeli.” Kentleşme, artı-değer kullanımının başlıca vasıtalarından biri ise, artığın kullanımı üzerinde demokratik bir yönetimin tesisi kent hakkını oluşturur. Kent hakkı salt kente odaklanmaktan çıkmış, kentsel mekanı metalaştırarak artı değeri sağlayan ve kendini yeniden üreten kapitalizmi sorgulayan bir anti-sistem hak olmuştur. Demokratik bir yeniden dağıtım hakkı olarak yoksunlar ve ihtiyacı olanlara yönelir. 

Kent Hakkı Karşısında Plancı, Mimar, Tasarımcı

Sosyal adaletten nasiplenmemiş kentsel küresel gidişatta, sistemin kendini yeniden üretmesini sağlayan araçları ve hizmeti sunan plancı, mimar, tasarımcı başta olmak üzere ilgili meslek grupları ne yana düşmektedir? Kentsel mekan üzerindeki müdahalelerin başat aktörleri Lefebvre’in feryadında yer tutarlar. Kentsel mekanı üç başlık altında tartışan Lefebvre, konumuz olan planlama ve mimarlığı soyut mekanda, “tasarlanan mekan” / “mekanın temsilleri” adları altında zikreder. Zihinsel tasavvurlar, mekana yönelik fikirler, mekanın tanzimi, üretimi ve yeniden üretimi, mimar, plancı, tasarımcı gibi profesyonellerin sorumluğundadır. Bu alan, devletin toplumu düzene soktuğu, kapitalist ilişkileri yeniden ürettiği ve böylece hem kendinin hem de sermayenin iktidarını tesis ettiği, konsolide ettiği alandır. Plancının buradaki rolü ya da sorumluluğu sermaye ve iktidarın talepleri doğrultusunda plan üretmektir. Ya da, başka bir planlama ve mimarlık, adil bir yöntem ve adil bir kent mümkün değil midir?

Tanınmış şehir plancı John Friedmann (1999), gündelik yaşamın kent üzerindeki önemine değinerek kent hakkını hiçe sayan planlamayı sorgular: “Yaşadığımız kent, her birimiz için zengin anlamlarla yüklüdür; ancak, büyük çaplı projeler ve kapsamlı planlarla kenti şekillendiren (ve yeniden şekillendiren) devlet plancılarıyla özel sermaye için bunlar hiç bir anlam ifade etmez; kenti inşa eden muhteşem projeleri (les grands projets) karşısında, gündelik yaşamın anlamları konu dışı kalır.” Sosyal adaletten nasiplenmemiş, bağlamından kopuk bir planlama ve/ya mimari projeyle kentin kolektif belleği, kentsel mekanların kişisel ve toplumsal anlamları ve  topluluk bağları tahrip edilmektedir. “Kentin gündelik yaşamı resmi hikayede yer bulamazken resmi hikaye sermaye birikimine yönelik yazılır; binalara odaklananlar bir yerin ruhunun ve yaşamının fiziki çevreye değil orada deneyimlenmekte olan yaşama bağlı olduğunu unuturlar.” Dahası, ekonomik ve sosyal eşitsizlikler salt fiziki planlamayla giderilemez; tam aksine, böyle bir planlama eşitsizliklerin mekansal dağılımını yeniden yapılandırabilir. Çözüm sosyal ve iktisadi politikalardaki temel değişikliklerde yatar. Bu noktada sistem tekrar karşımıza çıkar. Dolayısıyla, planlama ve mimarlığın demokratikleştirilmesine katkı verecek toplumcu mimar ve plancılara ihtiyaç ortaya çıkar. Kentsel dönüşüm yasalarının (2005) TBMM’den geçerek enformel konut alanlarıyla merkezlerdeki tarihi mahalleleri tehdit ettiği dönemde, 2006’dan itibaren, mahalle halklarıyla dayanışma yaparak yıkım ve zorla tahliyelere karşı direnişi örgütleyen, alternatif projeler üreten toplumcu mimar ve plancıları, sosyal bilimcileri ve bir kısım akademi camiasını görürüz. Kendilerini, “Daha önceden de aklımız yatmıyor, gönlümüz razı olmuyordu; yaşadığımız, var ettiğimiz yerlerin bizden habersiz üç-beş paraya satılmasına… Ama yan yana duramadıkça da sesimiz pek bir cılız çıkıyordu. Tam da bu gerekçeyle 2006 yılında farklı meslek gruplarından insanlar, mahalleliler, çalışanlar, akademisyenler, öğrenciler, işsizler… ‘şehirci sensin’ diyerek bir araya geldik. Gelmeye devam ediyoruz.” diyerek ifade eden Toplumun Şehircilik Hareketi-İMECE ile yine aynı dönemde benzer düşüncelerden yola çıkan “…İnsanların eşitliğine inanan, adaletsizliğe ve haksızlığa karşı durmayı yaşamın olmazsa olmazı sayan, toplumun yok sayılan kesimlerinin haline tepki gösteren ve bu durumdan rahatsızlık duyarak…” bir araya gelen ve “öz örgütlülüğe inanan bir grup olarak, mahallelerin barınma hakları kadar, kendi geleceklerini hayal etme ve bunun için mücadele etme haklarını da savunan…” Dayanışmacı Atölye, dönemin en aktif örgütlenmeleri olarak öne çıkar (Baysal, 2011). Sulukule’de TOKİ’nin yürüttüğü kentsel yenileme projesine karşı mahalle sakinleriyle çeşitli meslek gruplarından insanların dayanışmasıyla kurulan “Sulukule Platformu”(2006) ve daha sonra platformun içinden çıkarak TOKİ’nin yıkım ve yerinden etme projesine karşı alternatif proje üreten Sınır Tanımayan Otonom Plancılar -STOP (2009) da zamanın önemli örneklerindendir.

“Ve aslında, kentte yaşayan ve çalışanlar, kenti gündelik yaşamlarında deneyimlediklerinden, sorunları anlayabilecek ve çözüm üretecek olanlar onlardır. Topluluklarını devlet plancıları ile girişimcilerin ellerinden kurtarmak için kolektif bir mücadeleye girenler, kent hakkına sahip çıkmaktadırlar. Onlar, genellikle, en az fikirleri sorulan ve danışılanlardır; oysa, onlar kentsel yaşamın en deneyimli kahramanlarıdırlar. Dünyanın dört bir yanından enformel yerleşimlerin nüfusları, konut alanlarında yaşam kalitelerini yükseltmek için kendi planlamalarını yaratmış ve toplumsal eşitsizliklerden kaynaklanan temel sorunların çözümüne yönelmişlerdir. Ortaya çıkan ütopyaları her zaman içerici olmasa da kendilerine dayatılanlardan daha fazla dışlayıcı değildir. Dünya üzerindeki birçok yerleşim, mimar ve plancıların müdahaleleri olmadan kendi topluluklarınca inşa edilmiştir. Kent hakkı, burada eşitlik ve sosyal adalet temelli bir alternatif sunar. Mükemmel kent yolunda soyut bir ideal olmayıp somut olarak, kentlerde yaşayan çoğunluğun haklarını güçlendirir, toprağın kontrolünü ellerine almalarını, geleceği tasarlamalarını, yaşamlarını iyileştirmelerini ve planlamanın anlamını ve pratiğini yeniden tanımlamalarını sağlar” (Angotti, 2009).

Burada, 1999 Marmara Depremi ertesi mağdur olan Düzceli kiracıların kurdukları kooperatif ve katılımcı, dayanışmacı mekanizmalarla inşa ederek hak sahibi oldukları Düzce Umut Evleri zikredilmeyi hak etmektedir (Bayhan, 2016). Kent hakkının katılımcılık ayağı planlamada devreye girdikçe o plan eşitlikçi ve adil olacaktır. 

Gösterinin hemen her alanı ele geçirdiği çağımızda, kitle iletişim araçlarındaki teknolojik gelişmelerden beslenen medya ve sosyal medya vasıtasıyla imajın üstünlüğü yüceltilmekte ve küreselleştirilmekte. Bu bağlamda, mimarlığın da imaj / gösteri tarafından ele geçirilişine şahit olmaktayız. Çok yıldızlı mimarlar, “starchitect”ler, yüksek egolarıyla ilgili kentleri, kentsel mekanları, bomboş birer sayfa, “tabula rasa” gibi ele alıp, yerelin haklarını ihlal eden, mekanla bağlamı olmayan, bölgenin tarihinden ve kültüründen kopuk, gerçeklikten uzak, salt gösteri toplumunun arzu ve taleplerine göre şekillendirilmiş, imajı öne çıkartan kentsel mekanlar üretmekte ama projelerinin olumsuz -hatta çoklu kırımlara varan- etkilerini, kültürel, ekonomik, sosyal, ekolojik yıkımlarını umursamamaktadırlar. Mimari, yerelin kimliğini, mekanın özgünlüğünü sunmak yerine fantezilere ve planlama kaprislerine indirgenirken, çok yıldızlı mimarlar da hayal mühendisliği yaparak yapay cennetler, ikonik mekanlar ve binalar inşa etmekteler. Bir kısım ilgili medya ve akademi camiasına gelirsek, bu hayal mühendisliği projelerine alkış tutup, örnek göstererek yaygınlaştırmakta ve kitleselleştirmekteler.

Harvey, 60’larda mimarların çoğunun kendilerini “urbanist” saydıklarından salt binaları değil kenti ve kentsel bağlamı göz önünde tuttuklarını anlatır. Oysa günümüzde, mimarlığın başına gelen şeylerden biri –ki Harvey bundan üzüntü duymaktadır- bir zamanlar kentsellik ile ilgilenen mimarların artık sadece mimari projelerin özelliklerine odaklanmaları ve binaların inşaatı ile ilgilenerek bunların birer parçası oldukları kentsel bağlamı unutmalarıdır (Baysal, 2016). Bu noktada, toplumcu mimar Christian Norberg-Schulz’a dönersek, “Bugün küresel inşaat endüstrisi, yerin önemini, somut niteliksel ve duygusal karakteristiklerinin önemini görme yeteneğini kaybetmiş gibi görünüyor.” Norberg-Schulz, bu soruna karşı, ilgili mekanın kullanıcılarıyla mimarını bir araya getirerek kent hakkını tesis eden önemli bir öneri ortaya atar: “Bir yerin nitelikleri üzerine konuşabilmek için o yeri düşünmenin yanı sıra orayı görüp hissetmeniz gerekir. Ve bunu ancak orada var olarak başarabilirsiniz, o yerin atmosferini hissederek.” Buradan devam edersek şu soruyla karşılaşırız, proje sahasına giderek atmosferi  hisseden mimar, o projeye el atmalı mı? Norberg-Schulz’un yanıtı nettir: “Hiçbir şeyi değiştirmeme kararı mimarın önemini reddetmek demek değildir. Sadece mimarın rolüne farklı bir yaklaşımdır. Mimar olmak sadece inşa etmek değildir. Yapılacak ilk şey düşünmektir ve ancak bunun ertesinde inşa edip etmeyeceğinize karar verirsiniz.” Nitekim, Fransa’nın tanınmış mimarlık şirketi Lacaton&Vassal, Bordeaux’daki Place Leon Aucoc Meydanı’nın yenilenmesi için teklif alır. Sonuç? Meydanı ziyaret edip inceledikten ve yerel halkla görüştükten sonra, çakılların yenilenmesi, meydanın daha sık temizlenmesi, ıhlamur ağaçlarının bakımı ve trafiğin düzenlenmesi gibi bazı basit müdahalelerin dışında meydana el atmamaya karar verirler. Ziyaretlerinde, otantik ve gösterişten uzak bu meydanın zaten güzel olduğunu, yerel halkın yıllar içinde oluşmuş bir uyum ve huzur atmosferinde, burada kendilerini evlerinde gibi hissettiklerini anlamışlardır: “Burada kalite, cazibe ve yaşam zaten mevcuttur ve meydan mevcut haliyle zaten güzeldir (8).” Mimarın kendisini öne çıkarması yerine bir adım geri adım atması, baş amacı imkan dahilindeki en büyük kazancı elde etmek olan pazar ekonomisine de karşı çıkış olur. Kentin değişim değeri ötelenir, kullanım değeri sürdürülür (Lauvland, 2020).

“Güzel kent” podyuma çıkartılıp sermayeye pazarlanacağından düzensiz, pis, çirkin, şekilsiz, ne varsa temizlenmelidir. Görselliğin öne çıktığı çağımızda, yoksul, evsiz, mülteci, kentten süpürülmesi gereken pisliklerdir! Burada yeni kentsel düzenin ayrıştırıcı, kovucu yeni tasarımı devreye girer. “Hasmane tasarım / mimari”, kaldırım kenarlarına ya da kaidelere, dükkan ve bina girişlerindeki oturulabilir yerlere eklenen sivri çıkıntılar, metal parçaları, direkler ile kolçaklarla bölünmüş banklar ve eğimli yüzeyler gibi kentsel tasarım objeleri vasıtasıyla banklarda, bina girişlerinde, dükkanların önlerindeki korunaklı mekanlarda vb. uyuma, dinlenme, uzanma, oyalanma gibi eylemleri engelleyerek kamusal alanların kullanılmasını başta evsizler olmak üzere marjinalleştirilmiş gruplara ve sokak hayvanlarına kapatır. Gerçek çitler, güvenlik görevlileri, rahatsız edici ışıklandırma, fıskiyeler de bu tasarımın parçasıdır. İlerici tasarımcı ve plancılar, karşı tasarımlar geliştirerek eşitlikçi ve adil bir kent için mücadele etmekteler. Dünya çapında hasmane tasarım / mimariye karşı tabandan gelen pek çok çözüm örneği bulunabilir. Örneğin Vancouver’daki Raincity Housing bünyesindeki tasarımcılar geliştirdikleri açılır kapanır bank-yatak üzerine “Burası sizin yatak odanız,” yazarak bir bankın, ihtiyacı olan birine konut olabileceğini göstermektedirler. Zurnanın zırtı ise, kentin kimin kenti olduğu ve tasarımdaki düşmanca  tutumun kimlere karşı ve neden yöneltildiği, sorusudur. Kent hakkından bakarsak, mekanları arzu ve taleplerimiz doğrultusunda kullanma hakkının sadece hasmane tasarıma karşı tasarımlarla sınırlı kalmaması gerekir. Tasarım, genel olarak kentsel  mekanı temellükü kolaylaştırmalı, mekanları birer yere dönüştürmeli ve eksik olan unsurları ekleyerek kapsayıcı yaklaşımlar sunmalıdır (Brennecke, Ocak 2023).

Kontrol altına alınamayan doğal yaşam, hijyenik olmayan, kargaşa yaratan, korkulan dolayısıyla elimine edilmesi gereken olarak görüldüğünden sokak hayvanlarının payına da kentsel mekanlardan sürgün ve en uç noktada  katliam düşmektedir. Oysa, kentsel projeler ve planlama, kentin, sadece insan türü canlılardan ibaret olmadığı anlayışıyla yapılamaz mı? Eğer kent hakkı “…Mekanı dönüştürme ve kentte var olma hakkı” ise “sokak hayvanlarının da bu hakka en az insanlar kadar yaşamsal bir ihtiyaçla sahiptirler”; dolayısıyla, kent üzerindeki tüm proje ve planlar, insanlar dışındaki canlıların da nasıl etkileneceklerini hesaba katacak şekilde yapılmalıdır. Kent hakkı, hayvanları kentten sürmek değil, kentsel plan ve politikaları, birlikte yaşamayı mümkün kılacak şekilde dönüştürmekle ilgilidir; kısırlaştırma, sevgi, yaşam alanları, hayvan dostu parklar, mahalle temelli bakım ağları gibi (Alkan, Mart 2026). “Hayvan hakları, çoğu zaman bireysel bir varlığı korumaya odaklanırken, şehir hakkı birlikte yaşamaya dair kolektif bir iddia taşır. Mama odakları, gönüllü barınak girişimleri, mahalle inisiyatifleri bu iki söylemin buluştuğu alanlardır. Bu örnekler bize şunu gösterir: Şehir hakkını yeniden düşünmek, yalnızca insanların değil tüm canlıların kente katılımını tanımak demektir” (Alkan, Mart 2026). Burada üzerinde durulması gereken bir başka nokta, Lefebvre’in dışa doğru “patlayan kentleşme” olarak tanımladığı, kentlerin çevrelerine yayılarak doğayı ve çevreyi sömürgeleştirmeleri sonucunda buralardaki canlı yaşamı habitatlarıyla yok etmeleridir. Planlama, proaktif şekilde, bu gidişatı göz önüne almalı ve çevresine patlayarak genişleyen kentin el attığı habitatları ve canlıları korumaya yönelik olmalıdır. Mesele, Kuzey Ormanları’nı sömürgeleştiren mega projelerde gördüğümüz üzere birkaç ekolojik köprüyle çözülebilecek bir mesele değildir. Boğaz sularına atlayan domuzların, konaklama alanları betonlanan leyleklerin ve göçmen kuşların, göletleri doldurulan mandaların ve bil cümlesinin meselesidir. Kent hakkı bağlamında, tasarım ve mimari, aksine, dışlayıcı değil içerici, damgalayıcı değil demokratik, engelleyici değil geçişken kamusal alanlar inşa edemez mi? Planlama, sakinlerin temellük edebileceği, vakit geçirebileceği, birbirleriyle sohbet edebileceği, arzu ve talepleri doğrultusunda düzenleyerek kullanabileceği mikro mekanlar, kamusal alanlar yaratamaz mı? Sosyolog Sennett, ortaya attığı “Açık Şehir” kavramıyla bunu tartışır. Sennett’e göre, “kent, içinde aramadıklarımızı bulduğumuz bir yerdir.” Kent, sürprizlere (acı, tatlı) açık olmalı, duvarlar, çitlerle ayrıştırılmamalı, geçirgen olmalı, denetim ve gözetim altında disiplin edici bir mekan hiç olmamalıdır! Kentsel mekanlar ise rijid bir biçimde düzenlenmemeli; tam aksine natamam olmalıdır ki kentliler buraları, plancıların değil, kendilerinin istediği gibi, kent hakkında vurgulandığı üzere ”arzu ve talepleri doğrultusunda” tamamlayıp kullansınlar: “Açık sistem düşüncesi ve tasarımı, şehirlerin evrilmesine ve değişmesine olanak tanır. Modernist kentsel planlamada biçim ve işlevin aşırı derecede belirlenmesi, çürümeye yatkın, kırılgan şehirler ortaya çıkarmıştır. Kentsel zaman yavaş ilerlediğinden, şehirlerin açık sistem düşüncesi temelinde tasarlanması gerekir. Bu durum görsel olarak da yapılandırılabilir: Geçirgen duvarlar ve sınırlar, bölgeler arasında serbest geçişe izin verir; tamamlanmamış form, eylem olasılığını besler; ve gelişimin evrilen anlatıları buna eşlik eder.” (Sennett, 2018).

Kentsel form ile demokrasi arasındaki ilişki nettir. Mekanın sahiplenilmesi, temellükü ve zaman kolektif kimlik oluşumunda kritik öneme sahiptir. Kentliler, kentsel mekanlarda bir araya gelip, mekanları sahiplendikçe ve birbirleriyle vakit geçirdikçe, rastlaştıkça, aradaki farklılıklar aşılır, öteki sevilmese de tahammül edilebilir hale gelir çünkü aynı mekanın paylaşılma zorunluluğu vardır. Bu evrimci kentsel zamandır. Çitler, bariyerler, güvenlik noktaları ise ayrışmış bir kent ortaya çıkartır; hatta öyle tüketim mekanları vardır ki, görünmez bariyerleriyle yoksulu, yoksunu kovar. Öyleyse, “Planlama ve tasarım, hem kent hem mahalle ölçeğinde, toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldıracak esnek çözümler sunacak şekilde yürütülmelidir” (Burdett, 2018).

Jane Jacobs ile bitirelim. Büyük sermaye ve güçlü girişimcilerin, belirli, öngörülebilir ve biçimsel olarak dengeli olan homojenliği tercih etme eğiliminde olduklarını söyler. Tam da bu nedenle radikal plancının rolü “uyumsuzluğu (disonans) savunmaktır! (Sennett, 2018). Tanınmış cümlesini hatırlayalım: “Yoğunluk ve çeşitlilik hayatı besliyorsa, ortaya çıkardıkları hayat düzensizdir.” Bir kent, aşırı düzenli, salt şık-şıkıdım mekanlı, steril, sadece insan türü canlılardan -onlar da illa ki “beyaz” hatta “bembeyaz” olacaklar!- oluşmuş, gözetim ve disiplin altında, nerede nasıl hareket edileceği saptanmış, sürprizlere kapalı ise oraya kent diyebilir miyiz? Bir tüketim ve tüketicilik hapishanesi, bir panoptikon, değil midir? Dolayısıyla açık şehir Napoli’dir, İstanbul’dur (Eminönü’dür ama Galataport da Haliçport da değildir), Dubai hiç değildir! Sennett’in (2018) altını çizdiği üzere de her türlü sürprize açık olduğundan az biraz kaotiktir. Mimarlık, planlama ve tasarım disiplinleri ele avuca gelmez kenti zapturapt altına almaktan vaz geçmelidir.

Neoliberal Kentin Sözlüğü I: Sürdürülebilirlik 

Yeşillensek mi; Yeşillenmesek mi?
Mimarlık ve Planlamanın Açmazları 

Sürdürülebilirlik, bir toplumun, gelecek nesillerin yaşam kalitesinden ödün vermeden, bugünkü ihtiyaçlarının karşılanmasını öngören bir kavram olup çevrenin korunması, ekonomik kalkınma ve sosyal politikalar arasında bir dengeyi ifade eder. Ancak, bu denge günümüzde bozulmuştur. Şöyle ki, 70’lerin radikal çevreci düşünceleri, kapitalizmin sürekli büyüme mantığının doğaya ve topluma zarar verdiğini ve kısıtlı kaynaklarını tüketen gezegenin ve üzerindeki yaşamın sürdürülemez bir yöne savrulduğunu savunuyordu. Neoliberalizm bu eleştiriyi tersine çevirerek, ekonomi ile ekolojiyi eşit ve birlikte düşünülmesi gereken alanlar olarak yeniden tanımladı. Bu değişimle birlikte çevre meselesi, ekonomik sınırlar içinde ele alınmaya başlandı; doğayı koruma hedefi, piyasa mantığına uyacak şekilde yeniden şekillendirildi. Böylece sürdürülebilirlik söylemi, sisteme karşı bir eleştiri olmaktan çıkıp sistemin bir parçası haline geldi ve yeşil sermayeyi (9) besledi (Tulloch&Neilson, 2014).

Mimaride sürdürülebilirlik, bir mimari projenin bağlamından ve topluma etkilerinden çok verimliliğini ön plana koyan standart çözümlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yenilikçi ürünler ve ileri teknoloji malzemeleri kullanılarak üretilen “yeşil” binaların, mevcut olanlara kıyasla daha sürdürülebilir oldukları; böylece, yeni binaları yeşil yaparak sürdürülebilirlik sorunlarının çözülebileceğine yönelik yaygın bir inanış oluşmuştur. Temiz / yeşil enerji ve ileri teknolojiler sermayesinin “greenwashing” (yeşil aklama) mekanizmaları sorunu gerçek çözümlerden uzaklaştırmıştır. Sürdürülebilirliğe yaklaşım, verimsiz olduğu gerekçesiyle eskiyi, geleneksel olanı tamamen ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Oysa, “mimarlık, yüzyıllar boyunca korunması gereken uzun vadeli bir altyapıdır; bir nesil içinde tüketilip atılacak bir meta değildir” (Fraser, Kasım 2007). Genel eğilim, yerel malzemelerin kullanılmadığı konutlar, yerli bitkilerin hiç yer almadığı egzotik peyzajlar, reddedilen morfoloji ile yerli bilgi ve yerel zanaatkarlık olmuştur. Küresel kültür, modern gelecek adı altında yaygınlaştırılırken yerel olanı, yerli olanı geri ya da geçmişe ait olarak reddeden bir mimari anlayış ortaya çıkmıştır (Moser, 2015). Yenileme, iyileştirme ve geri dönüşümün norm olduğu bir anlayış yerini yeni inşaatlara odaklı yaklaşıma bırakarak inşaat ve emlak sermayesine bir yandan yeni birikim alanları açarken öte yandan karbon salınımını artırmakta ama ne gam, sürdürülebilir kentler üzerinden kendini aklamaktadır.

Mimarlıkta yeni trend, binaların boydan boya sarmaşıklarla giydirilmesi, balkon ve teraslarda ağaçlara, bitkilere yer verilmesi ve böylece yeşil imajının göze sokularak beton yığınlarının ardındaki çevre sorunların üzerinin örtülmesidir. Çin sermayesinin Malezya’da inşa ettiği ve adı da şaka gibi “Forest City” (Orman Şehir) olan lüks kent, bir ekokırım proje (10) olarak deniz çayırları ormanını yok ettiği dolgu alan üzerinde yükselip yanı başındaki ormanlık alanı da tehdit ederken çok katlı binalarından sallandırılan sarmaşıklarla ne kadar temiz ve sürdürülebilir olduğunu ilan etmektedir! (Baysal, 2022). Bu “mış gibi yeşil projeler”, küresel mimarlık ofislerinde yıldız mimarların şaheserleri  olarak üretilmekte ve sosyal medya vasıtasıyla gezegen boyu yayılarak gezegen-boy Dubailer teşvik etmektedir. Paradoksal olarak, yeşil aklamayla inşaat odaklı bir büyüme teşvik edilirken karbon salınımının gezegene etkileri de gözlerden kaçırtılmaktadır. Gözlerden kaçırılan bir başka önemli nokta ise gerek yenilenebilir enerjiler, gerek akıllı ve ileri teknolojiler sektörlerinin ihtiyaçları olan metaller, mineraller, plastik gibi malzemelerin, ya yerin altından çıkartıldığı ya da petrolden elde edildikleridir (11). Küresel Kuzey ülkeleri sürdürülebilir kentler inşa ederken Küresel Güney’in -ve Türkiye’nin de- toprakları madencilerce yağmalanmakta, Küresel Güney’de yaşam -üst gelir grupları bölgeleri hariç- sürdürülemezliğe savrulmaktadır.   

Mimarlık, doğası gereği çevresiyle iç içedir. Binalar, iklim, topoğrafya ve kültürel tarihle, özgünlük gerektiren şekillerde etkileşime girmeli, mimar, sürdürülebilirliğin standart kontrol listelerine güvenmek yerine, mekana özgü çözümler aramalıdır. Bu tartışma, yukarıda alıntıladığımız toplumcu mimar Christian Norberg-Schulz tarafından ortaya atılan ve çevresiyle uyum içinde olan tasarımları savunan mimarlar tarafından benimsenen “mekanın ruhu / gözü” kavramıyla yakından ilgilidir. Kavram, mimarinin bir alana dayatılmaması ve o alanın malzemeleri, iklimi ve kültürel önemi tarafından şekillendirilerek o alandan doğması gerektiğini ileri sürer. Böylece, genel sürdürülebilirlik teknolojilerinin yaygın kullanımına karşı çıkar ve sürdürülebilirliğin, doğası gereği, uygulandığı konumla iç içe olması gerektiğini savunur (ArchDaily, Mart 2025): “Modern yapı pratiğindeki en zorlu konulardan biri, iç mekanların doğal çevremizden yapay biçimde yalıtılmasıdır. Bu durum, adeta bir balonun içinde yaşıyormuşuz gibi bir etki yaratır. Bunun aşılması zor olan önemli felsefi, mimari, çevresel ve teknolojik sonuçları vardır. Kendimizi çevreden tamamen izole etmek hem savurgan, hem gerçekçi olmayan bir tutumdur hem de sağlıksızdır. Geleneksel bir yapı mevsimlere yanıt verir ve iç ve dış mekan olmak üzere tüm mimarlığın, ilgili çevrenin bir parçası olduğunu hatırlatır. Barınmaya ihtiyacımız var, ancak bu barınakların içinde tamamen yalıtılmış şekilde yaşamamalıyız” (Fraser, Kasım 2007). 

Yaşanabilir bir şehir, yeşil, sağlıklı ve verimli kentsel mekanlar vasıtasıyla sakinlerine iyi bir yaşam kalitesi sunan şehirdir. Kamu yararına yönelik yeşil alanlar, parklar, yeşil koridorlar (12) veya yeşil kuşaklar (13) gibi kentsel yenileme müdahaleleri kentin sürdürülebilirliğini sağlar. Ayrıca, atık oluşumu, hava ve su kirliliği ve enerji ve hammadde gibi doğal kaynakların tüketimine yönelik çözümler, çevresel etkileri en aza indirgemeye çalışır. Ancak yeni yeşil projeler çoğu zaman büyük yatırımları, mülklerin ve kiralıkların değer artışlarını ve üst gelir gruplarına yönelik gelişmeleri tetikleyerek “yeşil soylulaştırma (14)” ya sebep olduklarından tartışmalıdır. Sürdürülebilir  şehirler kavramı, ekolojik hatta adalet odaklı bir girişim olarak sunulsa da özel sektör tarafından kendi karlarını artırmak amacıyla kolayca istismar edilebilmektedir. Yeşil soylulaştırma (green gentrification), yeşil alanlarla ilişkili çevresel planlama uygulamalarıyla başlayan ve siyasal olarak dezavantajlı, marjinalleştirilmiş sakinlerin dışlanmalarına ve yerlerinden edilmelerine yol açan süreçleri ifade eder. Acaba, “yeşil şehir gerçekten kapsayıcı ve geniş kapsamlı çevresel, sağlık, sosyal ve ekonomik faydalar sağlama vaadini yerine mi getiriyor, yoksa yeni çevresel eşitsizlikler… mi yaratıyor?”  (Leino et al., 2025). Sürdürülebilirlik hedefli çeşitli kentsel yeşillendirme müdahalelerine göz attığımızda, bu müdahalelerin giderek dışlama, kutuplaşma, ayrışma ve görünmezleştirme gibi yeni dinamikler yarattığı görülmektedir. Barcelona Lab’in “Yeşillenmek ya da Yeşillenmemek” (BCNUEJ, 2020) başlıklı videosu, bu sorunlara marka kent Barcelona’dan bakarak dikkat çeker. Bu bağlamda, sosyal açıdan kırılgan sakinler ile topluluklar bir yeşil alan paradoksu ile karşı karşıya kalmaktalar. Şöyle ki, çevresel adalet mücadelesinin bir parçası olarak uzun süre talep ettikleri yeşil alanlar onları sürgün eden bir mekanizmaya dönüşmüştür. Belgeselin ortaya çıkardığı bir diğer sorun ise sürdürülebilirlik politikalarının ayrımcı bir şekilde uygulanabileceğidir. Toplumsal sonuçlarını göz ardı eden sürdürülebilirlik politikaları, küresel ölçekte kentleri pazarlama aracı olarak özel ve kamusal yatırımcıları bir araya getirip yeni birikim alanları açarken aynı zamanda kentsel ayrışma, toplumsal hiyerarşiler, ırksal eşitsizlikler ve yeşil ayrıcalık /ayrımcılık ve yeşil soylulaşma gibi ciddi sonuçlara sebep olmaktadır (Tulloch&Neilson, 2014). Üzerinde durulması gereken sorun, bu tarz projelerin başarısı ya da başarısızlığının, ilgili topluluğun yaşam şartlarını sürdürülebilir hale getirip getirmediğine veya hedef gruplarına göre değil, fiziksel çevre üzerindeki etkilerine göre değerlendirilmesidir; dolayısıyla, toplulukları yerinden etmeyen, ayrıcalık ve ayrımcılığa yol açmayan adil ve eşitlikçi bir planlamaya ihtiyaç vardır.

Neoliberal Kentin Sözlüğü II: Dirençlilik
Kim/ler İçin Bu Dirençli Kentler? 

Nüfus artışı, göçler, doğal ve/ya insan eliyle yaratılan afetler, çatışmalar, savaşlar, susuzluk, gıda sorunu, iklim krizi… Bilcümle krizin faili olan kapitalizm, kentleri bilcümle krizin mağduru yapmıştır; ancak, sebep olduğu mağduriyetlerden yeni birikim alanları yaratarak kendini yeniden üretmeyi de yaratıcı bir şekilde başarmıştır! Dirençli kentler, bu birikim alanlarından biridir. Kentsel direnç ya da dayanıklılık uygulamaları, bir kriz ertesinde sistemin hızlıca önceki haline dönmesini hedefler. Öte yandan, dirençlilik politikalarının mevcut durumu korumaya fazla odaklandığı yönünde eleştiriler karşısında asıl amacın, sadece sistemin krizlere uyum sağlaması mı yoksa belirli sonuçlara ulaşmak mı olduğu sorgulanmaktadır. En başta eski hale dönüş herkes için iyi olmayabilir; dolayısıyla, geri dönüşün kim/ler için yapıldığı, geri dönülen durumun gerçekten istenip istenmediği, dirençlilik hedeflerini kimlerin belirlediği, hangi çıkarların öne çıktığı ve kararların nasıl alındığı gibi sorgulamalar önem taşır. Bu bağlamda, güç ilişkileri ve eşitsizliklerin dirençlilik politikalarını nasıl şekillendirdikleri de incelenmeyi hak eder. Dayanıklılık/dirençlilik politikaları aslında birer teknik tercih olmayıp kazananları ve kaybedenleriyle  toplumsal ve politik meselelerdir (Meerow&Newell, 2016). 

Naomi Klein’ın (2010), felaket kapitalizmini anlattığı çalışmasından iki örnek konuya daha yakından bakılmasını sağlayacaktır. New Orleans sel felaketinin ardından yaşadıkları sosyal konutları yıkılan alt gelir grubu kent yoksullarının mahallelerinde üst gelir gruplarına yönelik projeler yükselir. Burada amaç, eğer, felaketlere karşı dirençli yaşam alanları inşası ise New Orleans’ın sosyal konutları  dayanıklı ve sağlam bir şekilde yeniden inşa edilerek mevcut sakinlerine tahsis edilemez miydi? Benzer şekilde, Sri Lanka’da depremin neden olduğu tsunamide barınaklarını kaybeden yoksul balıkçılar da barınaklarına kavuşamaz. Bölge beş yıldızlı otellerle turistik işletmelere açılmıştır. Sri Lanka’nın kıyı balıkçı köyleri gelecekteki tsunamilere karşı savunmasızsa, barınaklar, iç kesimlere, geçim kaynaklarından uzak yerlere taşınmak yerine dirençli inşa edilip yerlerinden edilmelerin önüne geçilemez miydi? Kıyı şeridini afetlere dirençli, dayanıklı malzemelerden inşa edilmiş lüks tatil otelleri için kullanmak amacıyla mevcut sakinleri yerinden etmek adil midir? Amaç, yoksulların aleyhine zenginler için şehri dayanıklı hale getirmek midir? Ayrımcılığın önemli bir örneği de Nijerya’dandır. Gel git nedeniyle alçak kıyıları sık sık sular altında kalan Nijerya’nın lüks kent projesi Eko-Atlantic için özel bir koruma duvarı inşa edilmiş; ancak, duvar, yeni şehirde yaşayacaklara koruma sağlarken yanı başındaki alçak zeminli enformel yerleşimleri kıyı erozyonuna ve gel-git dalgalarına daha fazla maruz bırakmıştır! (Lukacs, 2014). Sadece krizler ertesinde değil olası bir krizi bahane ederek öncesinde de -ve onları tahliye etmeye zorlayacak somut bir olay gerçekleşmeden önce- ekonomik açıdan en savunmasız sakinlerin önceden tahliye edilmesini gerçekleştirmek haksızlıktır. Üstelik bu zorla tahliyenin hemen ardından, çok daha lüks arazi kullanımlarına ve kesimlere hizmet eden, daha büyük ölçekli inşaat projeleriyle yeni imar faaliyetleri başlatılırsa, bu durum iki kat daha haksızdır. 6306 sayılı Afet Yasası (2012) ve son düzenlemesiyle Rezerv Alan maddesi bu haksızlıkların yasal kılıf giydirilmiş mekanizmalarıdır ki başta Antakya olmak üzere deprem bölgesinde devreye sokulmuştur.

Tam da bu nedenle dirençlilik projelerinde “Kim için?” sorusu önem kazanmaktadır çünkü yanıtı bizi son kertede “Kimin kenti?” olduğuna götürecektir. Kentsel planlama, politik bağlam, farklı çıkarlar arasındaki dengeler (trade-off’lar) ve farklı ölçekler (mahalle, şehir vb.) dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Dirençli kentlere yönelik ilerici bir bakış açısı benimsenmeli ve dayanıklılık projelerini gerçekleştirmek için hangi nüfuslara ve yerlere öncelik verileceği adil bir yöntemle saptanarak eşitlikçi bir kent yaratılmalıdır.  

Kent Hakkı: Ütopyayı Somutlaştırmak

“Ben ütopyacıyım” diyen Lefebvre, kent hakkını bir ütopya olarak tanımlar. Ancak, ütopya burada olumlu anlamıyla kullanılır; somutlaşacak ve gerçekleşecek bir tahayyül olarak. Nitekim, kent hakkı ‘68’in o meşhur sloganında yankılanır. “Gerçekçi ol; imkansızı iste”. Lefebvre’e göre, hayal kuramaz, ütopyalar yaratamazsak kapitalizmin bizi hapsettiği çerçeve dışına çıkıp  başka bir dünyayı tahayyül edemez ve gerçekleştiremeyiz: “Ütopyacı, başka bir şeyi arzu eden, mevcut olanın kaçınılmazlığını reddeden ve başka bir yerde açılım arayan birini tanımlamıyor mu? Kişi, zorlamaları yansıtmak ve tasdik etmekten, otoriteye körü körüne itaatten ve koşulları kabullenmekten hoşnut değil ise, mevcut şartlara müdahale çabası ve yürürlükte olan politikalar dışında başkalarının farkındalığına varmanın gerekliliği devreye girer.” Bugünden baktığımızda, Margaret Thatcher’ın o meşhur sözünü hatırlarsak: “Başka bir alternatif yok.” Bu iddiaya karşı ütopyalar geliştirmeli, ütopyalar inşa etmeliyiz ki başka bir kenti ve dünyayı yaratalım. Kıblelerini Dubai kılan ve kentsel mekanları Dubaileştirmeyi marifet sayan başta mimar ve plancılar olmak üzere ilgili meslek grupları ve akademiye bu bağlamda bir sorumluluk düşmüyor mu?

Paris Komününe duyduğu hayranlıkla ‘68 Paris’ini doğmakta, yaklaşmakta olan ütopya olarak selamlayan Lefebvre, görebilseydi, Gezi başkaldırısını da hiç kuşkusuz böyle tanımlardı. İnsanların, geçici bir süreliğine de olsa kent hakkını kendi ellerine alarak yeniden ürettikleri bu mekanda, dışlayıcı değil içerici, çoğulcu, katılımcı demokrasiden yana, kentin kullanım değerini esas alan, rekabetin yerini dayanışmanın aldığı, doğa ve çevreye saygılı, sokak hayvanından börtü böceğine tüm canlıların yaşam hakkını önceleyen, talan, israf ve tüketim ekonomisine karşı, anti-hiyerarşik, anti-otoriteryan yeni bir kentin ve ekonomik sistemin, kısa süreliğine de olsa, inşa edilebileceğini gördük. Ütopya Gezi’de somutlaştı ancak kısa sürdü!

Bergama’dan bu yana, bilcümle maden, HES, RES, JES, termik gibi talan projelerine karşı ormanlarını, zeytinliklerini, su havzalarını, tarım arazilerini, kısaca müştereklerini, kurtarmak için mücadele eden ve direnen kırsal bölge halkları, aynı zamanda yaşam alanları ve son kertede yaşamlarını savunmaktalar. Müştereklerine el konulduğunda geçim olanaklarının da ellerinden gideceğini biliyorlar. Bu mücadeleler aynı zamanda birer kaderini tayin hakkı mücadelesi, çünkü nüfusların kendi kaynakları ve doğal zenginlikleri üzerinde tasarruf hakkı da kaderini tayin hakkının parçasıdır. Aynı kaygıları, dönüşüm alanları mahallelerinden de duyageldik; bir müşterek olarak mahallenin yok olması, kentte var olabilmenin, geçim kaynakların, istihdama erişimin imkansızlaşması demek oluyor. Gezi, her iki mücadelenin yan yana gelebildiği tarihi bir dönemdi. Mahalleden, meydana, ağaca, ormana, tohuma, köye… müştereklerin listelendiği o unutulmaz “Dokunma” pankartını hatırlayalım. 

Öte yandan, Gezi ertesi, rantsal dönüşüme karşı mücadele yürüten mahalleliler, kırsaldaki talana ve doğanın yağmalanmasına aynı derecede müdahil olamadılar. Kırsal da kente uzak durdu. Oysa bugün büyük çaplı ulaşım, altyapı ve inşaat projeleri, hiç ayırmadan kentsel alanı da ve kırsal alanı da gasp ederek ilerliyor; müşterekler kır, kent demeden mega projelerin tehdidi altında. Mesela, Küçükçekmece’den Karadeniz’e bir hat çizersek, mega projelerin etki alanlarındaki bölge mahallelerinin ya rezerv alan ya da afet dönüşüm alanı ilan edilmeleri de, kırsalda Kanal bölgesi yerleşimlerinin, tarım arazileri ve su havzalarıyla birlikte beton projelerince ele geçirilmeleri de aynı sürecin parçaları. Kent de kır da aynı sürecin mağdurları, kurbanları. Öyleyse, müşterekler üzerinden müşterekleşmek, sermayenin gasplarına ve yaşam alanlarımızın çitlenmesine karşı bütüncül ve dolayısıyla güçlü bir mücadele hattıdır.

Bir diğer hat, mega projelerin etki alanlarındaki kentsel ya da kırsal yerleşimlerin mega projelere karşı mücadelede yer alabilmeleridir. Çünkü, nasıl ki daha Haliçport telaffuz edildiğinde Okmeydanı’nı “Şanz Elize” yapma hayalleri ortaya saçılmış ve mega projenin oraya konuşlanmasıyla nasıl ki ilk balyoz Okmeydanı-Fetihtepe’nin başına vurulmuştur; sıra bölgedeki diğer emekçi mahallelerine de gelecektir. Kasımpaşa ya soylulaşacak ya rantsal dönüşecektir, keza diğerleri de! Galataport’un konuşlanmasıyla Tophane-Karaköy-Şişhane hattında başlayan soylulaşma, ivmesi yükselerek ve çevresine doğru yayılarak işletmesinden esnafına, mütevazı, küçük, salaş ne varsa yutmaktadır. Bölge, büyük sermayenin ticari, turistik işletmeler bölgesine dönüşürken yerel esnafın da, mülk değerleri arttığından kiracının da kaderine sürgün düşmektedir. Ayrıca, mücadelesine mega projeleri, onların artçı projelerini eklemleyemeyen bir mahalle direnişi, dönüşüm projesini durdurmuş olsa bile, bu projelerin etki alanında olduğundan ileride yapılacak bir başka yenileme/soylulaşma projesinden azade olamayacaktır. Dolayısıyla, mega projelere karşı mücadele, tehditlerin anlatılarak yerelin mobilize edildiği bir hatta güçlenecektir.

Son Söz  

Kent hakkı, son kertede kentten kimlerin yararlanacağını ve o kentin kimin kenti olduğunu tayin eden bir haksa son soruyu sosyolog Sharon Zukin’e (2011) verelim:“ Bir kenti kent yapan binaları değil de insanları ise gittiklerinde ne olur?”. Aslında yanıt yukarıda, Friedmann’ın saptamasının içindedir: “…Binalara odaklananlar bir yerin ruhunun ve yaşamının fiziki çevreye değil orada deneyimlenmekte olan yaşama bağlı olduğunu unuturlar”. Kısaca: “Kentin ruhu ölür!”

Notlar

  1. Burada kastedilen bir sanatçının tek bir sanat eseri değil, yaşamı boyunca yarattığı sanat eserlerinin toplamıdır; aynen gündelik hayatın içinde aktığı kentsel mekanlarda kent sakinlerinin eylemleri, eylemsizlikleri, rastlaşmaları, karşılaşmaları, şamataları, şenlikleri, protestoları vb vasıtasıyla kentin toplumsal peyzajını yeniden ve yeniden kolektif olarak üretmeleri gibi.  
  2. Sermayeyi çekebilmek için  kentlerin markalaşarak birbirleriyle yarışmaları.
  3. Temiz enerji sektörünün küresel yatırımlar içindeki payı giderek yükselmektedir. 2012 tarihli bir araştırmaya göre, 2011’de dünya üzerinde yenilenebilir enerjilere ve teknolojilere yapılan yatırımlar, yeni bir rekor kırarak %17 artmıştır.  Küresel sermaye, yenilenebilir enerjiler vasıtasıyla müsebbibi olduğu gidişattan ellerini temizleyerek, ceplerini doldurarak  çıkmaktadır. Kendi yarattığı sorundan kendisini besleyerek birikim krizine çare bulan sistemde aslında hiçbir şey değişmemiştir. Geleneksel kapitalist üretim ve tüketim modelleri değiştirilmediğinden kapitalizme içkin olan çevre sorunları aynen tekrarlanmaktadır (Cugurullo, 2015)
  4.  “Privately Owned Public Spaces”
  5. Galataport ve Haliçport (Tersane Haliç) İstanbul’dan başlıca örneklerdir.
  6.  Birer ekokırım olan üç mega projeyle (3.Köprü,3.Havalimanı ve Kanal) yağmalanan Kuzey Ormanları ve köyleri en can yakıcı örneklerdendir.
  7.  Kentsel mekanın temellük edilerek arzu ve taleplerimiz doğrultusunda yeni bir mekan yaratılmasının önemli örneklerinden biri de Cumartesi Anneleri tarafından bir agoraya dönüştürülen Galatasaray Meydanı’dır. Cumartesi Anneleri, her hafta düzenli eylemleriyle temellük ettikleri Meydan’dan haksızlıkları ve hukuksuzlukları kamuoyu ile paylaşıp kayıp çocuklarını, eşlerini ararken yeniden dizayn ettikleri kentsel mekan, zaman içinde kitleselleşip kamusallaşarak farklı grupların hak taleplerini seslendirdikleri bir politik meydana, agoraya dönüşmüştür (Baysal, 2018).
  8. URL: ( https://www.lacatonvassal.com/index.php?idp=37)
  9. Bakınız dipnot 3.
  10.  “Forest City gibi projeler, Paris Antlaşması’ndan sapmadır…Elimizde potansiyel bir saatli bomba var. Balkonlardaki ağaçlar kıyı erozyonuna karşı yardımcı olmayacaktır. Göçmen kuşlar, golf sahalarınızda konaklamayacaktır” (Ourbis ve Shaw, 2017).
  11. Bu sektörlerin nadir minerallere olan gereksinimleri nedeniyle “…gelecekteki 30 yıl içinde, gezegenden insanların 70,000 yıldır kazdığından daha fazla maden ve mineral kazmış olacağız” (Ings, 2021).Bunun sonucunda toprağın üzerinde artık hiçbir şeyin yetişmeyeceği bir durum olan terracide- yeryüzü kırım- ile karşı karşıyayız. Paradoksal olarak, fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçmek, maden arama, kazı yoluyla ormansızlaştırma, karbon salınımı ve dolayısıyla emisyonları artırıcı faaliyetler  demektir. The Ecologist, iklim krizini, kendilerini yeniden yaratacak fırsat olarak gören madencilik sektörüne dikkat çekmektedir .
  12. Greenways: Yeşil koridor, genellikle kentsel veya kırsal alanlarda, rekreasyon amaçlı kullanım veya çevre koruma için ayrılmış, imara açılmamış bir arazi şeridi boyunca uzanan, ortak kullanım amaçlı bir yoldur. Yeşil koridorlar, genellikle, kullanılmayan demiryolu hatları, kanal kenarındaki çekek yolları, altyapı şirketlerinin atıl servis koridorları,  veya terk edilmiş sanayi arazilerinden oluşturulur.
  13. Greenbelt: Yeşil kuşak, kentsel alanları çevreleyen doğal, imarsız ve/veya tarımsal arazileri ifade eder. Bu araziler, açık alanlar, parklar, çiftlikler ve hayvancılık alanları, vahşi doğa alanları veya bunların karışımıdır. 
  14.  Literatürde green gentrification, ecogentrification, ecological gentrification gibi tanımlar altında yer alır.

Kaynakça 

  • Alkan, A. (2026, 30 Mart). Çok Canlı Şehir- Şehir Hakkını Yeniden Düşünmek. Birikenler. https://aytenalkan.wordpress.com/2026/03/30/cok-canli-sehir-sehir-hakkini-yeniden-dusunmek/ .
  • Angotti, T. ( 2009). Right to the City vs Bridging the Urban Divide. The Urban Reinventors. 
  • Bayhan, B.(2016, 12 Kasım). Deprem Sonrası Alternatif Bir Konut Üretim Pratiği: Düzce Umut Evleri. Arkitera.
  • Baysal, Uzunçarşılı, C. (2011). Kent Hakkı-Erişim Hakkından Değiştirme Hakkına. Türkiye’de Hak Temelli Sivil Toplum Örgütleri. Sorunlar ve Çözüm Arayışları. (ed) Gökmen, Ö.
  • Baysal, Uzunçarşılı, C. (2016 Güz). Kabataş Martı Projesi : İstanbul’un Dubaileştirilmesi ve Mimarın Etiği. Mimar.ist (57). https://yesilgazete.org/kabatasa-marti-kondu-istanbulun-dubailestirilmesi-cihan-uzuncarsili-baysal/ 
  • Baysal, Uzunçarşılı, C. (2018, 7 Aralık). Bir Kent Meydanını Kim Kurar? Agoralarını Yitiren Toplum. Bir+Bir Express. https://birartibir.org/agoralarini-yitiren-toplum/ .
  • Baysal, Uzunçarşılı, C. (2022). Kent İmal Etmek: Dünya Üzerindeki Yeni Şehirlerden Kanal İstanbul Yenişehir’e. “Kanal İstanbul Projesi”ndeki Türkiye.  (ed.) Ercan, F., Tezer, T.
  • Boniburini, I. (2013).  The “right to the city”: practices and imaginaries for rethinking the city . The right to the city. The city as common good. Between social politics and urban planning. Boniburini et al (ed).
  • Brennecke, T. (2023, 28 Ocak). Anti-Anti Hostile Architecture. Simple ways for inclusive design. Parametric Architecture. https://parametric-architecture.com/anti-anti-hostile-architecture-simple-ways-for-inclusive-design/?srsltid=AfmBOorok6LegOQXSuLG1pvTvEYmWZu_-Obuq-nomVGix8ePPfM3LXP6 .
  • Burdett, R. (2018). “Contemporary Urbanism”. The Quito Papers and The New Urban Agenda. UN Habitat.
  • Cugurullo, F. (2015, 29 Mayıs). Urban eco-modernisation and the policy context of new eco-city projects: Where Masdar City fails and why. Urban Studies, 53(11). https://www.researchgate.net/publication/277884489_Urban_eco-modernisation_and_the_policy_context_of_new_eco-city_projects_Where_Masdar_City_fails_and_why .
  • Fraser, S. ( 2007, 15 Kasım). Fact or fiction:Demystifying the myths around going green- Moving toward a more sustainable architecture. Heritage Matters.
  • Friedmann, J. (1999). The City of Everyday Life. disP-The Planning Review (136-137).
  • Friedmann, J. (1992). The Right to the City.
  • Harvey, D. (2008) The Right to the City. New Left Review. (53).
  • Ings, S. (2021, 27 Ocak). Why using rare metals to clean up the planet is no cheap fix. New Scientist.
  • Klein, N. ( 2010).Şok Doktrini. Felaket Kapitalizminin Yükselişi.
  • Lefebvre, H. (2016). Şehir Hakkı, çev. Işık Ergüden. 
  • Lauvland,G. (2020). The Challange:Architecture Versus Mere Building.  Habitat-Norway : Seminar: A Change of Mindset? Perspectives on Place and Architecture as a Collective Art. https://habitat-norge.org/seminar-change-of-mindset/ 
  • Leino, H., et al. (2025). Eco-gentrification in a Welfare State:How Sustainable City Development Gradually Reduces Social Equity. Urban Affairs Review (61:1).
  • Lukacs, M.  (2014, 21 Ocak). New, privatized African city heralds climate apartheid. The Guardian.
  • Maden, D., Marcuse, P. (2016). In Defense of Housing. 
  • Mayer, M. (2009). The ‘Right to the City’ in the Context of Shifting Mottos of Urban Social Movements. City  13.
  • Meerow, S., Newell,P.J. (2016,12 Temmuz). Urban resilience for whom, what,when, where and why? Urban Geography. https://urbansustainability.seas.umich.edu/wp-content/uploads/2017/01/Urban_Resilience_for_whom_what_when_wher.pdf
  • Moser, S. (2015). New cities: Old wine in new bottles? Dialogues in Human Geography, 5(1).
  • Ourbis, S., Shaw, A. (2017, 30 Ağustos). Malaysia’s Forest City and the Damage Done. The Diplomat. https://thediplomat.com/2017/08/malaysias-forest-city-and-the-damage-done/
  • Purcell, M. (2002). Excavating Lefebvre: The Right to the city and its urban politics of the inhabitant. GeoJournal (58). 
  • Rethinking Sustainability Through Site-Specific Strategies ( 2025, 13 Mart). ArchDaily.
  • Rolnik, R. (2019). Urban Warfare.
  • Sennett, R. (2018). “The Open City”.The Quito Papers and The New Urban Agenda. UN Habitat.
  • To Green Or Not To Green: Four stories of urban (in)justice in Barcelona ( 2020, 14 Ekim). BCNUEJ Barcelona Lab for Urban Environmental Justice and Sustainability.
  • Tulloch,L. , Neilson,D. ( 2014). The Neoliberalization Of Sustainability. Citizenship, Social and Economics Education. (13:1).
  • Vale, L. J. (2014). The politics of resilient cities: whose resilience and whose city? Building, Research & Information (42:2).
  • Zukin, S. ( 2009). Naked City. The Death and Life of Authentic Urban Places.

“Kentin kuzey ormanlarından kıyılarına, su havzalarından kamusal açık alanlarına kadar pek çok yaşamsal eşik, mega projeler, büyük ölçekli yatırım ve yapılaşma baskısı altında dönüşmektedir. Bu süreçte sürdürülebilirlik kavramı ne yazık ki ekolojik bir sorumluluk alanı olmaktan çok, projeleri meşrulaştıran söylemsel bir ‘yeşil örtü’ işlevi görmektedir…”

Emre Demirtaş, Doç. Dr.
Sakarya Üniversitesi


İstanbul’da Yeşil Mekanın Politikası 

Sürdürülebilirlik bugün yalnızca ekolojik bir mesele değil; aynı zamanda mekanın nasıl paylaşıldığına, kaynakların kimler için korunduğuna ve kent yaşamına kimin hangi koşullarda erişebildiğine ilişkin siyasal bir tartışmadır. Bu nedenle “kent hakkı” ile sürdürülebilirlik arasındaki ilişki, yalnızca karbon salımı, enerji verimliliği ya da performans odaklı çevre kriterleri üzerinden değil; eşitsizlik, mülksüzleşme ve erişim gibi adalet temelli kavramlar üzerinden yeniden düşünülmelidir. Buna karşın, neoliberal kentleşme dinamikleri içinde sürdürülebilirlik söylemi giderek sermaye birikimini meşrulaştıran bir araca dönüşmekte; “yeşil” olan ise kamusal bir değer olmaktan uzaklaşıp, ayrıcalıklı yaşam biçimlerinin simgesine indirgenmektedir. Ekolojik hassasiyet iddiasıyla geliştirilen projeler çoğu zaman kamusal alanları daraltmakta, yaşam maliyetlerini yükseltmekte ve doğayı kolektif bir hak olmaktan çıkarıp belirli gruplara ait kontrollü bir ayrıcalık alanına dönüştürmektedir.

Bu dosya kapsamında mevzubahis tartışmayı, meselenin en görünür ve en çelişkili örneklerinden birini sunan İstanbul üzerinden okumak anlamlı görünüyor. Binlerce yıllık kültürel katmanları ve özgün ekolojik yapısıyla dünya ölçeğinde kritik bir metropol olan İstanbul, bugün aynı zamanda neoliberal kentleşme pratiklerinin en yoğun biçimde gözlemlendiği laboratuvarlardan biridir. Kentin kuzey ormanlarından kıyılarına, su havzalarından kamusal açık alanlarına kadar pek çok yaşamsal eşik, mega projeler, büyük ölçekli yatırım ve yapılaşma baskısı altında dönüşmektedir. Bu süreçte sürdürülebilirlik kavramı ne yazık ki ekolojik bir sorumluluk alanı olmaktan çok, projeleri meşrulaştıran söylemsel bir “yeşil örtü” işlevi görmektedir.

Nitekim bugün İstanbul’da yeşil söylemi çoğu zaman yüksek gelir gruplarına hitap eden güvenlikli yaşam alanları, sertifikalı yapılar ya da kontrollü peyzaj düzenlemeleri üzerinden dolaşıma sokuluyor. Oysa hakiki sürdürülebilirlik, yalnızca belirli yapıların enerji performansıyla değil; kentin bütününe yayılan ilişkisel yaşam modları üzerinden ölçülmelidir. Bir yanda suya, gölgeye, temiz havaya ve kamusal yeşil alana erişimin giderek sınıfsallaştığı; diğer yanda kırılgan toplulukların afet riski, barınma krizi ve altyapı eşitsizlikleriyle karşı karşıya kaldığı bir kentte, sürdürülebilirlik meselesinin doğrudan bir adalet meselesi olduğu apaçık ortadadır. 

Bu görüş yazısını da tam bu bağlamda, yakın zamanda sevgili Tuğba Ayas Önol ile birlikte yayımladığımız “The Politics of Green Buildings: Neoliberal Environmental Governance and LEED’s Uneven Geography in Istanbul” isimli araştırmanın ortaya koyduğu bazı bulgular ve tartışmalar üzerinden okumayı tercih ediyorum (1). Çünkü İstanbul’daki sürdürülebilirlik söyleminin nasıl işlediğini anlamak için “yeşil” olarak tanımlanan yapıların hangi coğrafyalarda yoğunlaştığına, kimler için üretildiğine ve nasıl bir kentsel ekonomi içinde dolaşıma sokulduğuna bakmak gerekiyor. Bu perspektif, sürdürülebilirliğin günümüzde nasıl araçsallaştırıldığını ve kent hakkı tartışmasından nasıl koparıldığını görünür kılıyor.

Sürdürülebilirliğin Araçsallaştırılması ve Yeşil Yönetimsellik

Günümüzde sürdürülebilirlik, ekolojik bir zorunluluktan ziyade, piyasa temelli bir yönetişim biçimi olan “yeşil yönetimsellik” çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, doğayı ve iklim krizini teknik bir optimizasyon sorununa indirgeyerek, sürdürülebilirliği ölçülebilir, denetlenebilir ve her şeyden önemlisi pazarlanabilir bir metaya dönüştürmektedir. İstanbul ölçeğinde LEED (Leadership in Energy and Environmental Design) gibi uluslararası sertifika sistemlerinin yaygınlaşması, bu sürecin en somut göstergesidir (2). Zira sertifikasyon sistemleri, sürdürülebilirliği toplumsal ve mekansal adaletten kopararak, onu bir dizi teknik performans kriterine ve puanlama tablosuna hapseder.

İstanbul’daki LEED sertifikalı binaların panoramasına baktığımızda, sürecin iddia edildiği gibi kamusal bir faydadan ziyade, ekonomik beklentiler ve marka değeri üzerinden şekillendiği görülmektedir. Nitekim 2009-2025 yılları arasında kentte sertifika alan projelerin yaklaşık %70’inin “Gold” seviyesinde yoğunlaşması, geliştiricilerin en yüksek çevresel taahhütleri temsil eden “Platinum” düzeyi yerine; maliyet, görünürlük ve prestij arasındaki dengeyi optimize eden bir sertifikasyon eşiğini tercih ettiğini göstermektedir (3).

Kent hakkı perspektifinden bakıldığında, İstanbul’daki yeşil bina üretimi ciddi bir erişim ve mülkiyet sorunsalını barındırmaktadır. Yapılan analizler, İstanbul’daki LEED sertifikalı projelerin %86 gibi ezici bir çoğunluğunun özel sektör tarafından geliştirildiğini ortaya koymaktadır. Daha da çarpıcı olanı, bu binaların %88,6’sının kamuya tamamen kapalı özel alanlar (lüks ofisler ve rezidanslar) olmasıdır (Figür 1). Bu tablo, sürdürülebilirliğin kentsel bir hak olmaktan çıkıp, yalnızca belirli bir gelir grubunun erişebildiği bir ‘yeşil ayrıcalığa’ dönüştüğünü kanıtlamaktadır (4).

Figür 1. Sertifikalı projelerin mekan türüne göre dağılımı. Kaynak: Demirtas  & Onol, (2025).

Figür 1. Sertifikalı projelerin mekan türüne göre dağılımı. Kaynak: Demirtas  & Onol, (2025). 

Sertifikalı projelerin fonksiyonel dağılımı da söz konusu ayrışmayı derinleştirmektedir. Projelerin %41’ini ofis binaları, %23’ünü ise lüks konutlar (rezidanslar) oluştururken; sanayi tesislerinin payı yalnızca %3’tür. Bu durum, sürdürülebilirlik çabalarının karbon yoğun sektörlerden ziyade, kentsel rantın en yüksek olduğu prestijli gayrimenkul alanlarında yoğunlaştığını göstermektedir. Dolayısıyla mimarlık, öncelikle kamusal yararı ve sağlıklı yaşam çevrelerini önceleyen bir üretim pratiği olmaktan uzaklaşarak, küresel sermaye akışlarını güvence altına alan mekansal bir yatırım aracına dönüşmektedir (5). 

İstanbul’un neoliberal coğrafyası, yeşil binaların dağılımında da kendini açıkça göstermektedir. LEED projeleri, kentin finans ve hizmet merkezleri olan Şişli, Sarıyer ve Ataşehir gibi ilçelerde kümelenmiş durumdadır. Bu üç ilçe, İstanbul’daki toplam sertifikalı projelerin büyük bir kısmına ev sahipliği yaparken; Sultanbeyli, Sultangazi ve Esenler gibi sosyo-ekonomik açıdan kırılgan bölgelerde bu projelere neredeyse hiç rastlanmamaktadır. İstatistiksel analizler, bir ilçedeki sosyal yardım başvuru oranı (sosyo-ekonomik kırılganlık göstergesi) arttıkça, yeşil bina yoğunluğunun anlamlı şekilde azaldığını ortaya koymaktadır. Bu ters korelasyon, pazar odaklı sürdürülebilirlik uygulamalarının mevcut mekansal eşitsizlikleri gidermek bir yana, onları daha da derinleştirdiğini göstermektedir. Yeşil binalar, kentin çeperindeki yoksul mahallelerin iyileştirilmesine katkı sunmak yerine, zengin bölgelerde mülk değerlerini artıran birer sürdürülebilirlik kalkanı işlevi görmektedir (6).

Sürdürülebilirlik söyleminin en sorunlu alanlarından biri de ekolojik açıdan hassas bölgelerde yükselen mega projelerdir. Örneğin, Arnavutköy ilçesindeki yüksek LEED yoğunluğu, büyük ölçüde İstanbul Havalimanı kompleksinden kaynaklanmaktadır. Terminal binasının dünyanın en büyük LEED Gold sertifikalı yapısı olmasıyla övünülürken, bu projenin Kuzey Ormanları ve su havzaları üzerinde yarattığı telafi edilemez ekolojik tahribat görmezden gelinmektedir. Burada sertifika, projenin bağlamından koparılarak ‘yeşil aklama’ amacıyla kullanılmakta; ekosistem yıkımına neden olan inşa süreçleri, enerji verimliliği gibi teknik metriklerle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Figür 2. İstanbul'da ilçelere göre LEED sertifikalı projelerin dağılımı. Kaynak: Demirtas  & Onol, (2025).

Figür 2. İstanbul’da ilçelere göre LEED sertifikalı projelerin dağılımı. Kaynak: Demirtas  & Onol, (2025).

Kent Hakkını ve Sürdürülebilirliği Yeniden Kazanmak

Bugün sürdürülebilirliği yalnızca ölçülebilir performans kriterleri ve sertifikasyon şemaları üzerinden tarif eden yaklaşım, yaşadığımız çok katmanlı krizleri açıklamakta giderek eksik kalmaktadır. Harvey ve Lefebvre’in bize bıraktığı düşünce mirası, ‘kent hakkı’nı kentsel imkanlara erişim talebinin ötesinde; kenti, toplumsal ilişkileri ve yaşamın müşterek örgütlenişini birlikte yeniden kurma iradesi olarak kavrar. Bu nedenle İstanbul’un deprem gerçeği ve derinleşen ekolojik kriz karşısında sürdürülebilirlik, mülkiyet sınırlarına kapanmış sayısal bir başarı göstergesi olmaktan çıkarak; mekansal eşitliği, kamusal yararı ve çevresel adaleti merkeze alan yeni bir ortak yaşam tahayyülüne dönüşmek zorundadır. Sahici bir sürdürülebilirlik ufku ancak şu temel meselelerin birlikte düşünülmesiyle mümkün olabilir: 

  • Sürdürülebilirliğin özel sektörün gönüllü bir prestij unsuru olmasından çıkarılıp, kamusal bir düzenleme ve hak haline getirilmesi.
  • Yeşil bina yatırımlarının lüks konutlar yerine; devlet okulları, sosyal konutlar, belediye hizmet binaları ve kamu hastaneleri gibi toplumun geniş kesimlerine hizmet eden yapılarda önceliklendirilmesi.
  • Sertifikasyon sistemlerinin sadece binanın ‘içindeki’ enerji verimliliğine değil, binanın kentsel dokuyla, ekolojik eşiklerle ve toplumsal sınıflarla kurduğu bağlamsal ilişkiye odaklanması.

Sonuç olarak, İstanbul’da sürdürülebilirliği yeniden kazanmak, onu neoliberalizmin araçsal dilinden kurtarıp politik bir müzakere zemini olarak yeniden kurgulamaktan geçmektedir. Kelimenin ve eleştirinin etkisiz kaldığına dair kabullenişi kırarak; tasarımın, planlamanın ve mimarlığın piyasa beklentilerine değil, kentin tüm canlıları için adil ve yaşanabilir bir gelecek kurma sorumluluğuna odaklanması gerekmektedir. Ntekim kent hakkı, ancak yeşil alanların ve sürdürülebilir yaşamın bir ‘ayrıcalık’ değil, her İstanbullu için bir ‘hak’ olduğu bir düzende anlam kazanacaktır.

Kaynaklar

  1. Demirtas, E.; Ayas Onol, T. The Politics of Green Buildings: Neoliberal Environmental Governance and LEED’s Uneven Geography in Istanbul. Buildings 2026, 16, 363.
  2. LEED tarafından geliştirilen; enerji verimliliği, su kullanımı, malzeme seçimi, iç mekan kalitesi ve çevresel performans gibi kriterler üzerinden yapıların değerlendirildiği uluslararası bir yeşil bina sertifikasyon sistemidir. 
  3. a.g.e., Demirtas  & Onol, s. 8-9.
  4. a.g.e., s. 9.
  5.  a.g.e., s. 11.
  6. a.g.e., s. 11-13.

“Farklı ölçeklerde çalışan direnç odaklarına dahil olmak, aralarındaki bağları kuvvetlendirmek ve yenilerinin oluşması için umutlanmaya ve hayal etmeye devam etmek; araştırmanın, tasarımın, aktivizmin, hukuk mücadelesinin ve dayanışmanın kesişiminde üretken hayatlar kurmak mümkün ve de gerekli.”

Erdem Üngür, Dr. Öğretim Üyesi
Gebze Teknik Üniversitesi


“Kent hakkını ve sürdürülebilirliği yeniden kazanmak” denilince bu kavramların sermaye ve siyasi iktidar tarafından temellük edilmesine karşı durmayı ve gündelik hayatta eyleme dökmek üzere ortak aklın hizmetine sunmayı anlıyorum. Yoksa geçmişteki altın bir çağda sahip olunan ve sonradan kaybedilip de tekrar geri kazanılacak bir şeyden bahsetmiyoruz. Meta dolaşımına girmiş soyut imgelerden ziyade, her gün yeniden ve bağlama göre tanımlama mecburiyetinde olduğumuz yaratıcı imgelerden bahsediyoruz. Bunun için de yeniden hayal etmeyi ya da hayal kırıklığına uğrayınca hemen vazgeçmemeyi öğrenmemiz gerekiyor olabilir.

Karar alma süreçlerinin merkezi yönetimlerden yerel yönetimlere, kent konseylerine, mahalle meclislerine, katılımcı bütçeleme modellerine aktarılması imkansız değil. İnsan olmayan varlıkların tüzel kişilik olarak tanınarak hukuki koruma altına alınması ve kent suçu tanımlarının yasal olarak genişletilmesi de gayet mümkün. Sermaye baskısı altında parça parça ticarileştirilen ve mutenalaştırılan tarihi ve kültürel alanların erişilebilirliğini ve kamusallığını arttırarak kentin birer direnç noktası haline getirmek; kentin polis bariyerleriyle kapatılmış meydanlarını tekrar açmak ve ifade özgürlüğüne fiziksel mekan tanımak; kentin gıda üretimi yapılan bostanlarını arttırmak, yeşil koridorlarla yaban hayatı desteklemek, içme suyu havzalarını, zeytinlikleri ve meraları korumak; atık yönetimi, mercan transplantasyonu veya avcılık denetimiyle su altı yaşamını yeniden zenginleştirmek mümkün. Çoklu krizler çağında kentteki dezavantajlı grupların barınma, sağlık, ulaşım gibi temel haklara erişimini kolaylaştırmak mümkün.

Bütün bunları ve daha fazlasını gerçekleştirmek için çalışan seçilmiş belediye başkanlarının, şehir plancılarının, mimarların, avukatların, kent hakkı savunucularının tutuklanmaması da mümkün. Akademinin hakim politik söylemleri ve eylemleri meşrulaştırmaması, normalleştirmemesi ya da ehlileştirmemesi de mümkün. Akademiyi yeniden eleştirel düşüncenin ve kamusal faydanın üretim merkezine dönüştürmek de mümkün. Ancak Lefebvre’in belirttiği üzere bütün bu mümkünlerin kıyısında “yeni biçim ve ilişkileri yoktan var etme gücüne ne mimar, ne şehirci, ne sosyolog, ne iktisatçı, ne de filozof ya da politikacı sahip. Ne biri ne de diğeri toplumsal ilişki yaratabilir. Onlar bazı elverişli koşullarda eğilimlerin biçim bulmasına yardımcı olurlar. Sadece toplumsal yaşam (praksis), genel kapasitesi içinde bu tür güçlere sahiptir”. Bu yüzden farklı ölçeklerde çalışan direnç odaklarına dahil olmak, aralarındaki bağları kuvvetlendirmek ve yenilerinin oluşması için umutlanmaya ve hayal etmeye devam etmek; araştırmanın, tasarımın, aktivizmin, hukuk mücadelesinin ve dayanışmanın kesişiminde üretken hayatlar kurmak mümkün ve de gerekli. Sonuçta, baharın gelmemek gibi bir huyu yoktur.

“Mimarlıkta yaratıcılığı dışa vurmak yıkarak yapma yarışına, çevreci mimarlık ise sofistike malzeme tercihleriyle bina bazındaki önlemlere indirgeniyor. Altındaki beton yoğunluğunu, inşaat süreçlerinde yerinden edilenleri, bozulan toprak ve su ekosistemlerini, yapılan hafriyatın dolgu malzemesi olarak atıldığı doğal alanları örtbas ederek yeşil çatı gibi aklayıcı gösterenlerle sürdürülebilirlik ödülü alabiliyor.”

Eser Yağçı, Doç. Dr.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi


Geçtiğimiz Yüzyılın Bitemeyen Sonu ve Bağlantısızlık

On iki bin kilometreyi aşan çapı olan gezegenimizde, uçsuz bucaksız mesafeleri aşan sömürgelerle verimli toprakların ele geçirilme hırsı dünya savaşları sonunda büyük imparatorluk ve krallıklardan geriye ulus-devletler bıraktı. Savaş öncesi ve sonrası çelişki kalıntıları üzerine kurulan yeni devletler geçtiğimiz yüzyılın sonunda kapitalizme adaptasyon, yeniden yapılanma hızlarına ve ayrıcalıklarına bağlı olarak endüstrileşen ve endüstri sonrası toplumlar olarak ayrıştı. Kentleşen nüfus ve araç mobilizasyonuyla artan altyapı baskısı endüstrileşmeye bağlı çevre problemlerine ek çevre sorunlarını beraberinde getirdi. Kaynaklar ve işgücü rezervi kapasiteleriyle merkez (gelişen) ve çeper (gelişmekte olan) gibi kategorik ayrımlarla ülkeler küresel fonlayıcı odaklar tarafından eşit olmayan koşullarda yapılandı. Çevre adaleti ve kentleşme politikalarında, tüm uluslararası çerçeveler ve küreselleşmeye rağmen jeopolitik kırılganlıkların ve kategorik ayrımların kıskacında eşitsizliği pekiştirdiği söylenebilir.

Çernobil nükleer felaketi, salınımların farklı ülkelerde öngörülmez yayılımıyla, çevre risklerini başka ülkelere taşımanın etkili olmadığını göstermiş olsa da, insan-merkezci bakışla çevre kalitesi ile ekonomi-politik ayrıcalıklar arasında belirli bir korelasyon olduğu yadsınamaz. Kaldı ki, yüzyılın sonunda imzaya açılan Kyoto Protokolü gibi çevre sözleşmelerinde bile belirli ülkelere tanınan ayrıcalıklarla gezegendeki karbon emisyonunu ticaretini düzenlendiği biliniyor. 

Bu gibi çerçevelerin çevre ve kent politikalarına etkileri nerelerde görülebiliyor? “Sömürgecilik sonrası” ya da yeni sömürgeci (neo-colonialist) mantığın büyük çevreci vaatler sunan ve tekno-feodalizme kadar çeşitlenen tanımlarla maske değiştirerek dolaşımda kaldığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Koskoca bir yüzyıl, nihayetinde, onca birlik ve anlaşma çerçeveleri sonucunda koruma, iyileştirme, demokratikleştirme iddialarında sömürünün yok edildiği bir sona erişememiş olabilir. 

Bu hikayenin ortalarında ve dünya savaşlarının sonunda, barış ve güvenliği sağlamak amacıyla 1945 yılında Birleşmiş Milletler kurulmuştu. 1948 yılında BM Genel Kurulu 217 A (III) sayılı kararıyla İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kabul edildi. 1966 yılında ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’de “sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı” tıpkı Kyoto Protokolü gibi kabulünden ancak yıllar sonra yürürlüğe girebildi. Bu arada, çoklu çatılar altında toplanan devletler çoğunlukla evrensellik idealini vurgulamakla birlikte kaynak dertlerinin yol açtığı çevre -onlar açısından rezerv- krizleriyle başa çıkma iddiasıyla uluslararası ve ulusötesi çeşitli organizayonlar kurup katılımı teşvik etmeye devam ettiler. Bunlar arasında doğayı ve doğal hayatın bileşenlerini korumak ve savunmaya yönelik bilinci artırmaya yönelik oluşumlar da var elbette. Bir yandan Avrupa Birliği gibi çatılar, diğer yandan ortak savunma birlikleri oluştu. 20. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasına paralel olarak kitle iletişimi ve kentlerin giriş kapılarının dijital alana taşınması gibi hızlı değişimlerle kapitalist evrimin karşısında başka bir dünyanın mümkün olabileceğine ilişkin tüm sembollerin yeniden üretildiği adressiz ortamlar ve süreçler devreye girdi. Günümüzde, imparator ve krallar yerini şirket CEO ve teknoloji oligarklarından oluşan adamlara bırakırken çevre felaketlerindeki sorumlular da değişen şirket merkezleri ve adları ile kılık değiştirmeden izini kaybettirebiliyor. 

Peki mimarlar bu dönüşümler karşısında günümüz ve geleceğin yakın sorunlarına ne oranda yanıt veriyor ? Bu gibi sorular belki, yeni binyılın, geçtiğimiz yüzyılın yıkıcı ve güçlüden yana işleyen tüm özelliklerini ikame etmesiyle yüzleşmeye aracılık edebilir. Öyle ise, mimarlıkta söylemiyle “bağlamlı” ya da bağlantılı üretimlere bu sorularla bakalım.

Mimarlıkta çevreci çerçeveler ve uygulamaya yönelik sıcak konu yoğunluğu nasıl oluştu? Ya da daha önce insanın mekanlaşma pratikleri doğayı ve yaşamı bu derece gündeme alınmaya değer bulmuyor muydu? Günümüzde de kendini tekrarlayan petrol krizi 1973 yılında uluslararası toplumun kaynak histerisini tetikleyip, gerek uluslararası ve ulusötesi olarak çeşitlenen kitlelerin gerek ise mimarlık söylem ve uygulamalarında çevreci hareketlerin dönüm noktalarından biri oldu. Hatta, yeşil bina çerçevelerinin gelişimine etkisiyle en fazla atıf yapılan olgulardan biridir. Türkiye’de de ÇED çerçevelerine yönetmelik bazında etki eden ve Avrupa Birliği henüz kurulmadan topluluğun oluşturduğu önlem yönergesi EIA Directive tarafından1985 yılından bu yana yürürlükte. Yine de haberlerden izlediğimiz üzere kırılgan coğrafyalardaki büyük projelerde sistem ya da yatırımcı tarafından etkisizleştirilebiliyor (kooptasyon).

Mimarlık ortamları bu olgulara nasıl ve hangi gündemlerle dahil oldu? İnsan açısından bakıldığında, Birleşmiş Milletler’e bağlı alt organizasyonlar tarafından raporlandığı kadarıyla, yüzyılın sonunda oluşan toplam insan nüfusunun %10’dan fazlası su ve gıdaya erişemezken, insan olmayan canlıların insan kaynaklı yok oluşu ve talan “insanlık çağı/antroposen” gibi jeolojik bir evrenin tanımlanmasıyla kalmadı, klasik hümanizm yerini insan-sonrası eleştirilere bıraktı. Raporlara göre, insan nüfusunda yoksunluklardan en çok yerli topluluklar içinde kadınlar ve kız çocukları etkilenirken, binlerce tür yok olma tehlikesi altında.

Görünen o ki, doğanın evi olan gezegeni insan mülkü ya da meta olarak gören uygulamalar sınır tanımamaya devam etmekle birlikte, kapitalizm de geçtiğimiz yüzyıllardan kalma sömürgeci dönem hafriyatçılığı (extractionism) sürdürerek evriliyor. Sofistike söylemlerle sunulan yeşil aklamalar ve etiketler eko-kalkınma temelli “sürdürülebilirlik” kelimesini tekrarlayarak dolaşımda tutuyor. Bu gibi kavramların tekinsizliği yıkıcı projeler kadar sosyal adalet ve doğanın haklarını kesiştiren çevresel adalet başlığına sızıp işleyerek, kollektif uyanış ve barış çağrıları ile yok oluş isyanlarının bilgi üretimi alanından dışlanarak sivil toplum alanına itilmesine neden olmuyor değil. Bu da bize geçtiğimiz yüzyıldaki tüm gelişmelerin kendinden önceki yüzyıllarda karanlık olarak yaftaladığı tüm özelliklerini yeniden ürettiğini gösteriyor. Doğa ile iç içe yaşayan yerli toplulukların sesleri, akademik ve sanatsal ayrıcalıklı konumlarda yapılan çalışmaların konu içeriği olarak bilgi hafriyatçılığı ve suistimali, medya içeriği olarak estetize edilip görünmezliğe itilmek ile dikkate alınmak için gündemde sıcak konu olarak kalma çelişkilerine hapsolmuş gibi. Diğer yandan, ayrıcalıklar ötesinde, doğayı yaşamın ve gezegenin en önemli değeri olarak gören ülke bazında ya da yerel gelişmelerle de karşılaşıyoruz. Bhutan, Ekvador, Yeni Zelanda, İspanya gibi ülkelerde orman, toprak, nehirler ve lagünlerin doğa hakları kapsamında hukuki kişilik olarak tanımlanmaya başladığı örnekler duymak içimizi rahatlatmasa da umut verici. 

Günümüzde, çevreci yeni nosyonları daha sık kullanan siyasal bireyin bozulmanın sistemik ve kolektif yapısından ziyade bireysel önlemciliğe ya da tek tek yapılara indergenen çözümlere odaklanmaktan kendini alamadığı bir yaklaşım yaygın ve baskın olabilir. Nihayetinde, dijital ayak izimiz bile karbon ayak izimizden daha görünürken bireysel önlemciliğin çevreye katkıları da sınırlı olmakla birlikte, doğayı bozunduran sistemi ele alacak kolektif iradeyi atomize edebilir. Ancak bu riskin, çevreye en çok etkisi bulunan meslek alanlarından mimarlık mesleğinin bireyleri arasında yaygınlaşmak yoluyla belli bir süreklilik kazandığını da kabul edelim. Bu bağlamda, mimarların çevre ile bağlantı kurma iddiasının söylem ve uygulamadaki karşılıklarında,  yaklaşımların gerçekleşme aşamalarında ve sonrasında olası etkilerin izlenmesi mesleki bir sorumluluk meselesi olarak görülmemektedir.

Tıpkı mimarlık yarışmaları gibi, kentler arası finansal kapitale çekici olma kapasitesini artıran kapsamlı kentsel programların çekici başlıklarda yarış oluşturduğu görülüyor. “Avrupa Kültür Başkenti”, “Avrupa’nın Yeşil Başkenti” gibi başlıklar bir yılla sınırlı uygulama ve etkinliklerin fonlanmasını içeriyor. Bu programların sonunda ve devamında, kentlerin merkez-çeper kenarlarında yaftalanmış yoksulların, ve çevre adaletinden yoksunların yanında konumlanan, kentsel ekosistemlerin korunmasını içeren uzun vadeli bir kapsayıcı planlama bir yana, söz konusu kırılganlıklar yatırımcıların taleplerinin ilk kurbanları oluyor. UNESCO Miras Alanları ve yakın çevresinin dönüşümüne ilişkin sayısız çalışma buna örnek gösterilebilir. Turistikleşme baskısıyla sit ve koruma alanlarının bile McDonald’slaşması yalnızca bu alanlarda doğa, yaşayanlar ve ortak miras değerlerin zarar görmesi değil; kurumlarda, koruyucu normlarda ve toplumların ve kitlelerin duyarlılık ve değerlerinde de dönüşüm ve çözülmeler yaratıyor. Bozulan ekosistemler için durum daha da vahim olabilir.

Bir yandan, Marx’ın kapitalizmi çözümlerken ve insan-doğa yabancılaşmasına da gönderme yapan “şeyleştirme/reification”  süreci tespiti geçtiğimiz yüzyılın geleceğe bıraktığı bir kalıtsal hastalık olarak sürüyor diye düşünebiliriz. Teknolojik gelişmelerin heryerde tüketim deneyimini kolaylaştırdığı denetim ve işletim sistemleri ile zincir mağazalar, zincir marketler, zincir inşaat grupları çevre kalitesini manzaraya indirgeyen, yaşayanları ise insan sergileyen tema park olarak teşhire açan ortamların göstergeleri olduğu örneklere değinen akademik çalışmalar gün geçtikçe artıyor. Belli bir aşamadan sonra, acaba tüm canlıların yaşama ayrıcalığının hayvanat bahçeleri ve tema parklarında sergilenmeye rıza gösterme koşuluna bağlı olduğu distopyalar gerçek mi olacak diye de düşünebiliriz.

Tüm bu sorular kafamızı kurcalarken, koruma ve planlama disiplinleri gibi çevre üzerine belirleyici olan birçok bilgi-kuram + uygulama alanı gibi mimarlığın da kuramsal ve uygulama alanları arasında bir tür bağlantısızlık ve görmezden gelinen çatışmalar sürüyor. İlgi gördüğü oranda veri ekosistemini güçlendiren ve yapay zeka sinir ağlarına da nüfus eden uygulamalardan görülebileceği üzere, problemi ilgi gören dağarcıklar sınırında tariflenmiş mimari yaklaşımların dolaşımda kaldığı artık yadsınamıyor. Diğer yandan kuramsal alanda teknoloji-merkezciliğin (techno-centrism) dijital erişimi ve dolayısıyla bilgi erişimi ayrıcalığı bulunanlarca sorgulanmaksızın yayıldığı da not edilmeli. 

Her ne kadar eleştirel aktarımlarda, burada da bahsi geçen ve sıcak-konular (hot-topic) olarak ele alındığı ortamlarda eşitsizlik-ayrıcalık uçurumuna değinilse de çevresel adalet temasının  mimarlık ortamında, algoritmalar, akademik olanak ve özgürlükler, lobiler, teknik ve finansal yeterlilikler, enformel ve eril ilişki ağlarının tanıdığı sınırlara tabi olduğu eko-kırımlar ve kent suçları sürüyor. 

Eleştirel düşüncenin tartışmadan uygulamaya geçebildiği kolektif ortamlar da oluşmuyor değil. İnsan-merkezci yaklaşımları aşan “gezegensel mimarlık” söyleminin uzun süredir kullanımda olduğunu biliyoruz. Olasılıklar içinde bir web-sitesi ya da sosyal medya akışında ilginizle oluşturduğunuz dijital ayak izlerinizin bir ucunda karşınıza çıkmış olabilir. Yine de medyanın kontrolcü / dönüştürücü gücü hafife alınmamalı.

İnsan üretimi olan mekanlar mimarlık bir disiplin haline gelmeden ve bu kavramlar ortaya çıkmadan önce de çevreye uyumlanmayı dikkate alıyordu. Mimarlık bir disiplin olarak bilgi, kuram, etik, teknik ve normlar alanını güncelliyor olsa da geçtiğimiz yüzyıldan miras tüm bildirgelerin üzerinde yeni bir bildirge ile yaygınlık gösterecek bir çevreci paradigma ortaya konulmuş sayılmaz. Ülkelerin kültürel gelişim süreçleri içinde çevre duyarlı mimarlık kültürü kendi politik ekolojisinin sınırlarında gelişiyor. Bu da, akademik bilgi üretiminden uygulamaya, meslek etiğinden, haklara, uygulamada yenilikçi ve koruyucu alt-sistemlerin geliştirilmesine ayrılan olanakların ekonomi-politik önceliklerle belirlendiği anlamına geliyor. Çevreye karşı suçlar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Ceza Kanunu ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda açıkça korunmaya yönelik açıkça tanımlanmış olmasına rağmen eko-kırım, sosyal dışlama ya da kent suçu tanımına giren uygulamaların sonu gelmiyor.

Türkiye’deki mimarlık ortamlarının gelişim ve ilerleme olanaklarını düşündüğümüzde, toplumsal olarak doğa-insan etkileşimini koruyan, güçlendiren söylem ve uygulamalar arasındaki bağlantısızlığın aşılması zor olsa da imkansız değil. Ortam bunu aşamadığı sürece, mimar eylem alanının dayattığı sınırlarda duyarlılıklarını baskılayarak entelektüel ve bireysel mülkünden edilmeye rıza gösterme eğilimini sürdürebilir. 

Yukarıda sözü geçen politik ekoloji kavramı, doğal ekosistemlerin devingenliği ve değişen koşullar altındaki direnç ve güçlenme kapasitesine gönderme yaptığı gibi, sosyo-ekolojik yıkıcı uygulamalardaki failliklerin dikkate alınmasını sağlıyor. Elbette, dikkate almak isteyen ve alan mimarlar var. Ancak, uygulama alanında mimarın güvenceli çalışma ve iş sağlığı-güvenliği gibi hakları da kırılganken burada sözü geçen tüm sorunlar birbiriyle bağlantılı olmasına rağmen mimarın öncelikli sorunları arasında geride kalabiliyor. Bu ortamda, yarışma paftalarının proje yaklaşım raporları ve sofistike görselleri arasındaki duyarlılıkların yapının uygulanabilirlik ve verimlilik kapasitesinin gerisinde kalma riski artıyor.

Bu koşullarda, mimarlıkta yaratıcılığı dışa vurmak yıkarak yapma yarışına, çevreci mimarlık ise sofistike malzeme tercihleriyle bina bazındaki önlemlere indirgeniyor. Altındaki beton yoğunluğunu, inşaat süreçlerinde yerinden edilenleri, bozulan toprak ve su ekosistemlerini, yapılan hafriyatın dolgu malzemesi olarak atıldığı doğal alanları örtbas ederek yeşil çatı gibi aklayıcı gösterenlerle sürdürülebilirlik ödülü alabiliyor. Mimar ve kuramcı arasında, birbirine yaslanıp olguları olumlayanlar ile aşırı çatışanlar arasında belli bir ikiliğin dolaşımda olması çelişki katmanlarından biri. Kararların her aşamasında, mimarın baskın rolünü aşarak gerekli uzmanlıkların katkısına açık ortamlar bu çelişkileri aşabilir.  

Mimarlığın mikro-yapılandırıcı ve toplumun çevre bilincini şekillendiren işlevlerini yerine getirmesine alan açılması ile ilgili kısıtlar eğitim alanında da kendini gösteriyor. Mimarlığın sürekli altı çizilen kültürel “yapılandırıcı” rolünün gerçekte karşılık bulması, eğitim müfredatlarında toplumsal ve gezegensel gerçeklikleri ele alabilecek düzeyde yer bulmasıyla ilgilidir. Hızlı gelişmelere tanık olduğumuz koskoca bir yüzyılın sonunda ve yeni bin yılın ilk çeyreğinde, mimarlığı-mız-ın ilgi alanlarında belli bağlantısızlıkların musallat olduğunu kabul edelim. Bu gerçekliği tespit etmeden çevresel adaleti içeren bir mimarlık ortamını kuramayacağımız gibi, birbirinin tekrarı ve şahısların öne çıkarak yıldızlaştığı, yıkımların görünür olsa bile normalleştiği söylem ve uygulamaları izlemeye devam edebiliriz. 

İstanbul’da 1980 sonrası yapılan bir binanın cephesi yanındaki tarihi yapının yıkılıp otopark olarak kullanılması sonucu klima santraline dönüşmüş. (Fotoğraf: Yazar).

İstanbul’da 1980 sonrası yapılan bir binanın cephesi yanındaki tarihi yapının yıkılıp otopark olarak kullanılması sonucu klima santraline dönüşmüş. (Fotoğraf: Yazar).

Ekokırım faillikleri, projelerin sürdürülebilirlik ödülleriyle aklanarak sunulmasıyla ya da yayınlarda sürekli yer bulmasıyla gizlenmeye devam edebilir. Ekokırımın ilk aşaması ise içinde bulunduğumuz yapılı çevredeki aşırılıkları normal karşılayan bir çevre kültürüne hapsolduğumuz varsayımın yaygınlaşmasıdır. Mimarların estetik bulmadığı her bir yüzey ve alan öncelikle içinde bulundukları ve dönüştükleri çevreyi hangi duyarlılıklarla ele aldıklarının yansımasıdır. Kısaca, bir ilgili meslek topluluğu olarak çevreyle nasıl bağlantı kurduklarıyla ilgilidir. Bağlantıyı içselleştirilmiş sürekli bir ilişkiye çeviremediklerinde tasarım ilhamları da çevreden kopuk olmaktadır.

İstanbul Anadolu Yakası E5 Karayolu üzerindeki yeni yapılaşmadan örnekler. (Fotoğraf: Yazar).

İstanbul Anadolu Yakası E5 Karayolu üzerindeki yeni yapılaşmadan örnekler. (Fotoğraf: Yazar).

Yukarıdaki çirkin tabloya rağmen, geçtiğimiz yüzyılın sömürgeci mantığını güncelleyen kapitalizm ve geçirdiği tüm aşamalarla musallat olduğu bağlantısızlıklar aşılabilir. Ancak, çevresel adalette eşitsizliğin failliklerinin hep bulunduğumuz ortamların dışından çıktığı kabulü üzerine pasifleşmeye devam ettiğimizde süregelen değer yıkımının yereldeki işleyiş biçimine önlem alabilecek kolektif bir bilinci de devreye sokmaktan uzak durabiliriz.

Mimar olmayı düşünen, mimarlık eğitiminin duygusal, fiziksel ve ekonomik yükünü göze alacak meslektaş adaylarımıza, mimarlıkta çevre bilinci ve restoratif kolektifliklerin dünyada gittikçe değer kazanıyor olduğunu ve bu olumsuz tablonun yaratıcı-koruyucu irade tarafından dönüşüme çoktan girdiğini de söylemek gerekir. Çevresel adalet, aslında her dönemde mekan üretiminin temel gündem maddesi. Ancak bir mimarlık kültüründe, doğayla, doğanın tüm unsurlarını koruyan ve kollayan yerel topluluklarıyla, taban hareketiyle, sivil toplumla, yoksun ve yoksulla barışık tasarımcılar olduğu sürece var oluyor. Bunu var etmek ya da hakim biçimlere kapılmaya devam etmek, üzerinde yaşamlar sürdürdüğümüz gezegen ile ilgili olduğu kadar kendi ortamınızı kurmak, fiziksel ve düşünsel mülkünüzü korumakla da ilgilidir (1).

Not

  1. Yazının kendisi gibi sözü geçen kavram, tespit ve örnekler de mimarlığın çevre kültürü içindeki rolünün ciddiyetini açıklamaya yeterli değildir. Çevre sorumluluklarını içselleştirmek üzere ekoloji okurluğu, her mimar için kaçınmak isteyeceği değil ilham bulacağı çevrelere erişmek yolunda bir ilk adım olabilir.

“Mekan üretimine yönelik derinlikli bir eleştiri, kurucu bir harekete zemin açar…”

T. Gül Köksal, Doç. Dr, Mimar, Koruma Uzmanı
Kocaeli Üniversitesi MTF Mimarlık Bölümü


Mekan üretimine yönelik derinlikli bir eleştiri, kurucu bir harekete zemin açar…

Kent hakkını, Lefebvre’ci bir yerden, bir hak inşa pratiği olarak okuyorum. Yani karar vericiler tarafından tanımlanmış hakların talebi ile sınırlı olmayan, nasıl bir yerde ve ne şekilde yaşamak istiyorsak onu inşa edeceğimiz bir etik-politik-pratik olarak.  Etik-politik-pratik ifadesini şöyle açabilirim. “Etik”, çünkü bize içkin bir yerden bizlerin belirleyeceği yaşamsal ilkeler üzerinden kurulan; “politik”, çünkü mevcut politik sistem ile devrimci dönüşüm bağlamında karşı karşıya gelen ve “pratik”, çünkü teorik/felsefik düşüncenin eyleme geçtiği, gündelik hayata dönüştüren bir müdahale içeren… 

Kent hakkı, bu bağlamda, mevcut sermaye odaklı kentsel dönüşüm süreçlerine, mülkiyet odaklı yaklaşımlara ve katılımcılık adı altındaki sınırlı iştiraklere indirgenemez; aksine, kentte yaşayan tüm canlıların kenti kolektif olarak üretme ve yönetme hakkını savunan, üretim ilişkilerinin dönüştürülmesini hedefleyen radikal ve sistem karşıtı bir mücadeledir. Kent hakkı salt hukuki bir talebin ötesindedir. Lefebvre’ci sınıfsal ve antikapitalist bir perspektiften, kentsel mekanın üretimi ve yeniden üretimi süreçlerine aktif katılımı içeren politik bir inşa pratiğidir. Dolayısıyla kent hakkını bu şekilde okumak, onu doğrudan kolektif bir hak olarak tariflemek durumunda olduğu gibi, sistemin hakları nasıl parçacıllaştırdığını ve örneğin sınıfsallaştırdığını da görünürleştirir.  Zira sistem de bir inşa pratiği olarak gün be gün işler, muhalefeti kapar, kendine doğru içkinleştirip, evcilleştirip yeniden topluma sunar.

Bu çerçevede örneğin dosya davet yazınızda geçen; “‘Sürdürülebilirlik’, ‘ekolojik yaklaşım’ ya da ‘kamusal fayda’ gibi kavramlar, giderek araçsallaştırma diline” eklemlenir. “(O)nları meşrulaştıran birer pazarlama katmanına” dönüşür. “(B)ağlamından kopmuş, kimliksiz ve tüketilebilir yüzeyler olarak kente” eklenir. Çünkü bunlar sistemin kavramsal/kuramsal işleyişinin birer tezahürüdür. Sistem kendini bu şekilde günceller, yeniden üretir… Yine tam da dosya sorularınızda işaret ettiğiniz gibi, mevcut politik-ekonominin işleyişinin sürekliliğine imkan sağlayan kentleşme biçimi de, sisteme içkindir. Mekan üretimi bunu destekler, güçlendirir, parlatır. Ve elbette buna karşı çıkış da, politik bir irade gerektirir. 

“Sürdürülebilirlik” ifadesine gelelim. Bu ifade özünde bir süreklilik tarifler. Peki bu süreklilik neyi arzu eder? Örneğin sistemin sürekliliği mi odaklıdır, yoksa yaşamın tüm bileşenlerinin mi?  Bu süreklilik içinde, “dirençlilik” ifadesi de “teknik, sosyal, ekolojik” içeriğini sistemsel bir süreklilik içinde mi, dönüşümcü bir pratik arayışında mı bulabilir?  

21. yüzyılın kentleşme ortamında, sadece Türkiye’de de değil, tüm dünyada her iki süreklilik halinin eş zamanlı olamayacağı açık olduğuna göre, birini seçmek gerekecek. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi kurumların tarifleri, kentleşme alanında da devrimci bir dönüşümden ziyade, sistemsel sürekliliği sağlayacak iyileştirmeleri salık verir. Bunu “Kent Hakkı Ne Değildir” (1) üzerinden kaleme almaya çalışmıştım. Ayrıca şunun da altına çizmek yararlı olacaktır; sistem-içi yaklaşımla, yaşamı onaran müdahaleler arasındaki ayrım bıçak sırtı bir çizgide hayli önemlidir; Lefebvre’ci gündelik yaşam pratiği yaklaşımı, devrimci dönüşüm yolunda gündelik yaşamı iyileştirmeye, toplulukları güçlendirmeye ve özgürleştirmeye çalışır. Kentsel ekosistemin bileşenlerinden birisi üzerinden hak kavramını tartışmaya açtığım bir yazı vardı (2). Orada şöyle demiştim; kent hakkı, kent kaynaklarına erişim ve kent kararlarına katılım ile sınırlı bir hak değildir. Kent hakkı, yöntem olarak, kenti çocuklar, gençler, kadınlar, LGBTİ+’lar, engelliler, hayvanlar, yaşlılar vb. yaşamın bileşenlerine ayırıp, sonra onlara ayrı ayrı haklar vererek kurulamaz. Böyle bir tarif, eninde sonunda bir talep siyasetine dönen sistem-içi bir kentleşmeden öteye de gidemez. Yazıdaki gibi hayvan haklarını veya ekosistemin insan dışı bileşenlerinin yaşamsal sürekliliğini, sisteme içkin bir çatışma sahası yerine, sistemin ötesinde bir düşünsel pratik olarak okumaya başlamak zihin açabilir. Özetle kent hakkını devrimci dönüşüm yolunda praksiste inşa etmek, sistemin yıkıcı-yaratıcı-inşa pratiğine karşı bir güç oluşturma imkanı da sunacaktır.  

Tasarımcılar ve planlamacılar, kentleşme sürecini politik olarak okumaya başladıkları oranda bir taraf olabilirler. Neyin tarafı peki? Sermaye birikim rejiminin mi tarafı veya kalan diğerlerinin mi? Bu tercih, sınıfsal bir tercih olacaktır. Zira kenti sürekli dönüştüren ve mülkiyet rejimini sürdüren sermaye birikimi odaklı kentleşme sürekli sınıfsallık üretir. Mavi-beyaz-pembe… yakalılık da, bir sınıfsal-toplumsal cinsiyet-etnik köken vb. ayrımcılıklara dayalı bir üretimdir. Toplumsal yaşamdan yoksunlaşma ve yoksulluk yaratan sınıfsallık, toplumun çok büyük bir kesiminin derdi. Bu durumda, tasarım dünyası bağlamında da tercihimiz bir sınıfsal tercih olageliyor. 

Bugün açık ki “kentsel dönüşüm”, insanı-hayvanı-doğayı yerinden etme, mülksüzleştirme ve toprağın dönüşüm değerine yönelik projeleri meşrulaştıran bir araç. Hukuki yapılanmada bunun tetikçisi. İstanbul, Riva’daki bir proje üzerinden bu işleyişin planlama-mimari-hukuk-sermaye-yayımcılık ilişkiselliğini (3) açmayı denemiştim. Sermaye birikim rejimi toplumsal olanla karşı karşıya geldiğinde, mesleki etik, her aşamada bir politik-pratik olarak karşımıza yeniden çıkar. Ve bu da bizi yeniden bir tercihe sürükler. “Ben yapmazsam daha kötüsü olacak” veya “daha iyi mimarlık/tasarım” gibi şiarlar, bizi bir tercih yolunda sermaye lehine yönlendiriyorsa, tercihimiz ortadadır. Bunun adını da açıkça koymak iyi olur. Tabii meslek camiamızda sık sık şöyle de olagelir; bir yandan böyle şiarlarla üretim yapıp, diğer yandan “sosyal sorumluluk” işleri yapan, kültürel-mekansal-sanatsal vs. aklama (washing) yaklaşımları. Bu da yukarıda işaret ettiğim, sistemsel süreklilik (sürdürülebilirlik) odaklı bir onarıcı pratiktir. 

Mesleki yayımcılık ortamı da bundan azade değil elbette. Bir yandan proje ofisleri veya firmaların projelerini olduğu gibi tanıtıp, diğer yandan eleştirel bir üretime alan açmak da, sistem-içi yayıncılığı besleyen bir pratiktir.  Aynı şekilde akademik kurumlar veya meslek örgütleri de ele alabiliriz. Bir yandan sistemi besleyecek meslek insanı/eleman yetiştirme sahası olarak akademik ortamı sürdürmek ya da patronlarla, emekçileri aynı düzlemle ele alan bir mesleki örgütlenme, kaçınılmaz olarak eşitsizliği de yeniden üretir. Kültürel birikimin sürekliliği de, kullanma değeri üzerinden yaşamın parçası ise farklı, değer üretimi yoluyla dönüşüme uğradığında farklı bir politik zemine kayar. Eleştirel miras çalışmaları ile ana akım koruma diskuru tam da bu noktada ayrılır. Bu nedenle de, kalıcı mekansal politikalar, sistemselin içinde, aynı sistemin işleyişi gibi, ancak sistemi zorlayabildiği bir deneysel saha olarak var olabilir. Tarihsel akış da gösteriyor ki, politik hatlar, toplumsal sürekliliği sağlayabildiği oranda görünürleşiyor. Kimi zaman baskılara karşı sönümleniyor ve fakat başka bir sahada, aynı veya başka bir şekilde yeniden türeyebiliyor.

Dosyanın dert ettiği sorunsalları dert edinen bir meslek insanı olarak, sahadan güncel örnekler üzerinden kaleme aldığım daha detaylı yazılara da notta belirtilen linkten erişmek mümkün (4). 

Son olarak, yaşamı kapitalist modernitenin ürettiği “kör alanlar” ve onun restoratif-onarıcı haklar tanımları içinden, kurumsallaştırdığı parçalı bilimlerin yapma biçimleriyle ve aynı bağlamdan türeyen çok-disiplilikle dönüştürmemiz mümkün gözükmüyor. Oysaki sistemin içinden değil, onun ötesine geçen bir şekilde, henüz kendini gerçekleştirmeyen virtüel uzama, diferansiyel zaman-mekana, bir devrim düşüyle bakabilmek ve bunu halen orada olan ve fakat kuvvetin henüz ortaya çıkmadığı bir potansiyel an olarak tahayyül etmek heyecan verici imkanlar da sunabilir. Bunu örneğin Lefebvre’ci bir heterotopi inşa etmeye yönelik deneysel bir saha olarak, bir blog üzerinden (5) de tartışmaya açabiliriz, okuduğunuz bu dosya üzerinden de…

Notlar 

  1. (https://www.evrensel.net/yazi/95521/kent-hakki-ne-degildir)
  2. (https://www.evrensel.net/yazi/94985/kent-hakki-baglaminda-hayvanlar)
  3. (https://www.evrensel.net/yazi/98926/riva-da-bir-proje-veya-mimari-uretimin-politikasi-uzerine) 
  4. (https://www.evrensel.net/yazar/119/t-gul-koksal)
  5. (https://blog.insanhaklariokulu.org/insan-haklari-okulunun-blogunda-kent-hakki-nasil-kurulabilir/)

“Dirençli kent söylemi esasen kırılganlığı örterken, sürdürülebilirlik kavramı bir meşruiyet zeminini tesis ediyor…”

Tuğçe Tezer, Dr. Öğretim Üyesi
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi


Kırılganlığın Yeniden ve Sürekli İnşası: Antakya’dan İstanbul’a Okumalar

Sürdürülebilirlik, kent hakkı, dirençli kent, kentsel dönüşüm, kamu yararı, … Şehir planlama alanında farklı dönemlerde bazı kavramlar akademik çalışmalarda ve uygulama alanında öne çıkıyor. Kavramların farklı çevrelerce, sürekli, farklı içeriklerde, bağlamıyla ilişkisiz ve aşırı kullanımı, uygulamada kavramın geldiği karşılığı teorik anlamından giderek uzaklaştırıyor. Bir bakıma her bir kavramın içinin boşaldığını, tüketildiğini ve bir tür “boş gösteren”e dönüştüğünü izliyoruz. Şehircilik alanında akademik çalışmalarla uygulamanın arasındaki mesafe de, aynı süreçte giderek artıyor.

İstanbul’da planlamanın gündemi uzun süredir “ekoloji”, “sürdürülebilirlik” ve “dirençli kent” perspektifinde seyrediyor. Fakat süreç yine değişmiyor. İkna edici görsellere, tutarlı söylemlere, anlamlı ve popüler kavramlar eşlik ediyor. Tamamen başka bir rayda hareket eden uygulama sürecinde ise tersine bir gidişatı izliyoruz. Kuzey Ormanları üzerindeki yapılaşma baskısı, dere yataklarında inşaat izinleri, “kentsel dönüşüm” süreçleriyle mülksüzleşme ve yerinden edilme, … örnekler gün geçtikçe çoğalıyor. Dirençli kent söylemi esasen kırılganlığı örterken, sürdürülebilirlik kavramı bir meşruiyet zeminini tesis ediyor. 

Aslında burada bir tür paradokstan söz ediyoruz. Mantıksal açıdan doğru gibi görünse de kendi içinde büyük çelişkiler taşıyan birçok durumu, tüm kentlerimizde sürekli izliyoruz. Benim için bu paradoksun en apaçık göründüğü yer, 6 Şubat 2023 depremlerinden sonraki süreçte Antakya oldu. Kahramanmaraş merkezli depremlerde en büyük yıkımın yaşandığı Antakya’ya ilişkin ulusal ve uluslararası ilk refleks, “dirençli kent”in bir an önce kurulması söylemiyle görünür oldu. Deprem öncesi kentin yapısal kusurlarını ortaya koyan çok sayıda teknik rapor hazırlandı, planlamanın söylemi “sürdürülebilir” bir kentsel dönüşüm üzerine kurulmaya başladı. Bir tarafta master plan hazırlığı, “yerinde dönüşüm” söylemini, diğer tarafta ise 6306 sayılı yasa çerçevesinde ilan edilen “riskli alan”, “rezerv yapı alanı” ilanlarıyla doğal alanların ve yerel halka ait mülklerin yapılaşmaya açılmasını izledik. Dirençli kent ve yaşam kalitesine dair savunulabilir tüm söylemlerin içi, Antakya’nın fiziksel mekânında üç yılı aşkın süre içinde tek tek boşaltıldı. Tarihi doku enkaz kaldırma çalışmalarıyla yerle bir edildi, dere yataklarında yapılaşma devam etti, yerinden edilen yerel halk kalıcı konutlara erişemedi, tarımsal üretim alanları ise kalıcı konutların mekânı oldu. Bu süre içinde, bugün hala Antakya’da yaşamını sürdürmeye çalışanlar için nitelikli geçici barınma ve yaşam alanlarından söz etmek ise maalesef mümkün değil. Antakya’da olanların, tüm kentlerimiz için olduğu gibi, İstanbul için de geleceğe ayna tutan bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Aynı mantığın farklı bir ölçek ve hızda, büyük bir afetin açtığı belirsizlik çatısında nasıl işlediğini gün be gün izlemek, bize kentlerimizle ilgili önemli mesajlar veriyor. 

Bu yazıda, Antakya ve İstanbul’dan hareketle, birbiriyle ilişkili dört soruyu ele alacağım. Kent hakkı hala kolektif mi? “Dirençli kent” söylemi neyi örtüyor? Eleştiri, mekansal kararları etkileyebilir mi? Şehri plancısı, nasıl siyasi bir özne olur?

İstanbul Esenyurt - Nisan 2026 - Tuğçe Tezer

İstanbul Esenyurt – Nisan 2026 – Tuğçe Tezer


Habibi Neccar Dağından Antakya silüeti - Nisan 2026 - Tuğçe Tezer.

Habibi Neccar Dağından Antakya silüeti – Nisan 2026 – Tuğçe Tezer.


Habibi Neccar Dağından Antakya silüeti - Nisan 2026 - Tuğçe Tezer.

Habibi Neccar Dağından Antakya silüeti – Nisan 2026 – Tuğçe Tezer.


Antakya Yürünebilir Tarih Turu - Salih Kerimoğlu - 10 Mayıs 2026.

Antakya Yürünebilir Tarih Turu – Salih Kerimoğlu – 10 Mayıs 2026.


Antakya Tarihi Kentsel Sit Alanı - Nisan 2026 - Tuğçe Tezer.

Antakya Tarihi Kentsel Sit Alanı – Nisan 2026 – Tuğçe Tezer.

“Kent Hakkı”nın Parçalanması
Henri Lefebvre’e temellenen ve kenti kolektif olarak yeniden üretme hakkını, kentin “ne olacağına” dair karar süreçlerine katılımı ifade eden “kent hakkı” kavramının bugün İstanbul’daki işleyişini kavramak için mevcut kentsel dönüşüm uygulamaları önemli bir örnek oluşturuyor. Çoğunlukla “riskli yapı” tespitiyle başlayan ve yerel halkın süreçte oldukça edilgen olduğu teknik süreç, hızla bireysel müzakere sürecine indirgeniyor. Kolektif bir hak olması gereken, vadedilen ve beklenen şey, devlet müdahalesiyle serbest piyasa işleyişinin kesişiminde, kişisel bir pazarlık sürecine dönüşüyor. Aynı kavramın Antakya’daki izleri ise daha görünür ve keskin bir şekilde su yüzüne çıkıyor. Deprem sonrasında ilan edilen “riskli alan” ve “rezerv yapı alanı” sınırları, Antakya’nın gerçek mekânında mülkiyet haklarını askıya alan olağanüstü yetkilerle birleşerek planlamayı ve yerel halkın katılımını fiilen konunun dışına çıkarıyor. Yerel halkın büyük bir bölümü evlerinin ve aslında mahallelerinin hangi yöntemle “yeniden inşa” edileceğini, ancak iş makineleri evlerinin önüne geldiğinde öğreniyor. Bambaşka dinamikler işlese de, iki kentte de kent hakkı açısından aynı sonuca varılıyor. Kent hakkı, kolektif bir talep olmaktan çıkıp, toplumsal bir kayıp ve bireysel bir pazarlık sürecine indirgenmiş oluyor. Esasen bu sert süreci tersine çevirmenin yolu da, tam olarak buradan geçiyor. Kent hakkını kazanabilmek ancak sürecin yeniden kolektifleşmesi, yeni kararların alındığı aşamada değil, tartışıldığı aşamada doğrudan ve örgütlü toplumsal katılımın mümkün kılınmasıyla gerçekleşebilir görünüyor. 

“Dirençli Kent” Söyleminin Gölgesi
Mühendislik literatürü içinde doğan “dirençlilik” kavramı, kentsel planlama söylemine geçerken kritik bir bileşenini kaybediyor: politika. Teknik tanımıyla direnç, bir sistemin herhangi bir şoka maruz kaldıktan sonra eski hâline dönebilme kapasitesi olarak tanımlanıyor. Fakat bu tanım, önemli iki soruyu dışında bırakıyor: Eski hale dönmek isteniyor mu? Kimin için?

İstanbul’da uzun yıllardır taşkın riski taşıyan alanlara, dere yataklarına, vadilere verilen yapılaşma izinleri, zemin etüdü yapılmaksızın dönüştürülen mahalleler, Kuzey Ormanları’nı parçalara ayıran ulaşım projeleri ve daha niceleri, “teknik gereklilik” olarak sunuluyor. Bu süreçte kullanılan “dirençli İstanbul” söylemi ise, bu kararların arkasındaki yapısal nedenleri, bu koşulların kimin onayıyla ve kimin çıkarı için oluştuğunu sistematik olarak görünmez kılıyor. Tıpkı Antakya’da olduğu gibi. Depremin yıkıcı etkisinin analizi deprem öncesinin ruhsatsız yapılarını ve taşkın alanlarındaki yapılaşmayı görünür kılarken, hâkim söylem bu koşulları üreten imar rejimini ve denetim mekanizmasının sorunlarını tartışmanın dışında bırakıyor. 

Aslında direncin teknik bir tanım olmaktan sosyal ve ekolojik yönleri de içeren bir tanıma kavuşması, kırılganlığın kendisinin sorgulanmasını da gerektiriyor. Kentte kimler ve neden kırılgan, bu kırılganlık hangi karar süreçleriyle üretiliyor? Bu soruları kurumlar ve disiplinler arası bir yaklaşımla soran bir süreç kurulmadan, her iki kentte de inşa edilen her “dirençli” yapı, kırılganlık sistemine bir taş daha ekliyor. 

Eleştirinin Gücü ve Sınırı
Antakya üzerine kentin tarihsel gelişim süreçlerini anlamak için 2013 yılından beri, 6 Şubat depremlerinin farklı boyutlarını anlamak için ise 2023 yılından beri yoğun bir çalışma yürütüyorum. Bulduğum her imkanda Antakya’ya gidiyor, orada olan bitenleri izliyor, yazıyor, konuşuyorum. Bu süreçte farkına vardığım temel konulardan biri, eleştirinin etkisinin lineer, doğrusal olmadığı. Bir yazı ya da bir seminer, doğrudan bir imar kararını geriye döndürme gücüne sahip değil. Fakat eleştiri, arka planda ve başka türlü işliyor. Kavramları bozulmaktan koruyor, uygulamada görülenin dışında, alternatif bir dil inşa ediyor, aktörleri görünür kılıyor ve toplumsal örgütlenme için bir zemin hazırlıyor. 

Antakya’nın tarihi merkezinde 2024 yılının Temmuz ayından beri mümkün olduğunca düzenli, gönüllü ve katılmak isteyen herkese açık gerçekleştirmeye çalıştığım Antakya Yürünebilir Tarih Turu, tarih anlatısı ve anı paylaşımının yanında, bir tür kolektif eleştiriyi üretiyor ve çoğaltıyor. Kenti birlikte yürümek, kent hafızasını mekansal olarak yeniden, yeniden kurmak, yerel halkın bellek ve anlam dünyasının görünür hâle gelmesine zemin oluşturmak, “yeniden inşa” söylemi ve enkaz kaldırma süreçlerinin dışladığı somut ve somut olmayan katmanları kayıt altına almak için bir araç oluşturuyor. İstanbul’da ise, örneğin Kuzey Ormanları Savunması’nın ürettiği “karşı-bilgi”, “mega proje”lerin gölgesindeki yerinden edilme süreçlerini belgeleyen sivil araştırmalar, kentsel dönüşüm süreçlerini takip eden gönüllü hukukçular, … bunların hepsi kolektif bir eleştiri üretiminin bileşenlerine dönüşüyor. Bunların hiçbiri tek başına yeterli olmasa da; eleştiri kamusal pratikle ve örgütlü aktörlerle buluşup bir toplumsallık kazandığında, somut mekânsal kararları etkileme kapasitesi farklılaşıyor. 

Antakya Yürünebilir Tarih Turu - Salih Kerimoğlu - 10 Mayıs 2026.

Antakya Yürünebilir Tarih Turu – Salih Kerimoğlu – 10 Mayıs 2026.

Şehir Plancısının Siyasi Özneliği
Akademik alanla uygulama alanının arasındaki mesafenin artışı, bazı meslek alanlarında daha görünür sonuçlara yol açıyor. Mesleki kimliğimizin “teknik bilgi üretip, karar vericilere sunmak”tan ibaret yorumlanması, kararın sorumluluğunu yalnızca karar vericiye yüklerken, hem sorumluluğumuzu hafifletiyor hem de gücümüzü küçümsüyor. Antakya’da depremden sonra geride bıraktığımız üç yılı aşkın süreçte şehir plancıları ve mimarlar karar süreçlerine bazı zamanlarda dahil olmuş gibi görünse de, bu dahil olma hâli genellikle hazırlanmış çerçeveleri doldurmakla sınırlı kaldı. “Uzman” rolü, sürecin meşruiyetini sağlamak için araçsallaştı. İstanbul’daki büyük ölçekli projelerde de benzer bir mekanizma görüyoruz. Uluslararası “prestijli” ofislerin projelerdeki imzası, yerelin ekolojik ve toplumsal bağlamından kopuk kararlarının meşrulaştırılmasında bir araca dönüşüyor. Esasen mesleki uzmanlığıyla sürecin karar mekanizmasında belirleyici rolde yer alması gereken mimarlık ve planlama bilgisi, yalnızca mevcut düzenin sürekliliğini sağlayan bir bileşene dönüşüyor. 

Dolayısıyla, burada karşısında durulması gereken bir “içerilme” hali ortaya çıkıyor. Şehir planlama ilkeleri, meslek etiği ve kamu yararı birlikte düşünüldüğünde, şehir plancısı olan her birimizin kendisine bazı sorular sorması ve buna göre konumunu belirlemesi gerekiyor: Kim için, ne için, hangi çerçevede, kimin belirlediği sınırlar dahilinde çalışıyorum? Şehir plancısının bir siyasi özne olması, mesleki bilgisini yalnızca teknik bir girdi olmanın ötesinde, kamusal bir müdahale aracı olarak da konumlandırmasını gerektiriyor. Bu düşünsel konumlanma, pratikte bazen bir projeyi reddetmeye, bazen alternatif bir plan üretip kamuoyuna açmaya, bazen de yerel halkla birlikte süreci tasarlamak anlamına gelebiliyor. Bazen iddia edildiği şekilde “tarafsız durmak”, aslında bir konum değil, maalesef hakim sistemin sessizce onayı ve meşrulaştırılmasına tekabül ediyor. 

Antakya Yürünebilir Tarih Turu - Salih Kerimoğlu - 12 Nisan 2026.

Antakya Yürünebilir Tarih Turu – Salih Kerimoğlu – 12 Nisan 2026.

Yeniden Kazanmak Ne Demek?

“Kent hakkını ve sürdürülebilirliği yeniden kazanmak” ifadesi, büyük bir iddia taşırken, kaybedilmiş bir şeyi geri almanın mümkün olduğunu varsayıyor. Ama bu ifadeden önce, sanırım şunu sormak gerekiyor: Bu kavramlar hiç tam anlamıyla kazanılmış mıydı? Yoksa her dönemde, farklı biçimlerde, yeniden mücadele edilmesi gereken geçici kazanımlar mı? 

Antakya aslında hepimize şunu öğretiyor: Kent hakkı ve sürdürülebilirlik kavramları, bir defa elde edilip, rafta bekleyen şeyler değil. Bunlar ancak toplum tarafından sürekli ve aktif olarak üretildiğinde var olan pratikler. Kolektif karar süreçleri işlemediğinde, kent hakkı -toplumsallığın karşısında konumlanan- bireysel bir pazarlık alanına dönüşüyor. Kırılganlığın öncesi ve kökleri sorgulanmadığında sürdürülebilirlik bir imaj katmanından ibaret hâle geliyor. Şehir plancısının toplumsallığı dışarıda bırakan, teknik uzman rolüne sıkışması ise, her iki kavram da meşruiyet aracı olmanın ötesine geçemiyor. 

Bugün İstanbul, bu süreçlerin tam ortasında. Deprem riski, ekolojik eşiklerin zorlanması, kentsel dönüşüm baskısı ve daha niceleri… Bunlar ayrı ayrı teknik meseleler değil, birbiriyle bağlantılı, tümüyle toplumsal ve aynı mantığın farklı tezahürleri olan konular. Yeniden kazanmak, bu mantığı her seferinde görünür kılmayı, kavramları içini dolduran pratiklere dönüştürmeyi ve meslekî özne olma halini tarafsızlık sanrısından çıkarıp, açık bir konum olarak yeniden tanımlamayı gerektiriyor. Antakya’nın enkazından bakıldığında İstanbul için söylenebilecek şey şu: Belki kazanımlar kalıcı değil, ama planlamanın toplumsallaşması mücadelesi de ertelenebilir değil.