Sentimental Value (2025): Başrolde Bir Ev

Ebru Şevli, Mimar

Joachim Trier tarafından yönetilen, özgün bir yirmi birinci yüzyıl hikayesi Sentimental Value (2025), bir evin duvarlarında biriken çatlaklar ve gölgeler arasından ilerleyen hikayesiyle, mekanın hafızayı nasıl taşıdığını ve aile tarihinin en sessiz anlarına nasıl tanıklık ettiğini görünür kılıyor.

Norveç ve Danimarka kökenli yönetmen Joachim Trier’in 2025 yılında gösterime giren özgün yirmi birinci yüzyıl filmi Sentimental Value (Manevi Değer) iki yüzün üstünde ödül adaylığı ve şimdiden ellinin üzerinde ödül alarak çağdaş sinema kültürü içerisinde önemli bir yer edindiğini gösteriyor. Senaryosunun Eskil Vogt ile birlikte kaleme alındığı film, sinema endüstrisinin takdirinin yanı sıra, farklı kültürlerden sinemaseverlerin aylardır üzerine konuşmaya devam ettiği, coğrafya ve kültür ötesi bir aile dramı olarak karşımıza çıkıyor.

©Mubi

©Mubi

Trier filmografisinin tamamında mekan, anlatılan hikayenin ve sinematografinin ilk andan itibaren önemli bir eşlikçisi olarak kendini gösteriyor. Sentimental Value ile bu kez ölçek değişiyor ve hikayenin merkezine bir ev yerleşiyor. İki kız kardeşin aynı evde ve aynı aile içerisinde farklılaşan hayat öykülerine odaklanan Sentimental Value, duygusal iletişim, nesiller arası aktarılan travmalar, aile ve modern birey kavramları etrafında gelişirken “ev”, açılış sahnesinden kapanış sahnesine kadar karakterleri birbirine bağlayan bir yapı olarak konumlanıyor. Mekanların temsil ettikleri duygulanımlar ve psikolojik unsurlar, her bir karakterin ev ile kurduğu biricik ilişki üzerinden hikayenin sessiz kalan kısımlarını görünür kılıyor; pencerelerinin göz, duvarlarının kulak kesildiği anlarda kazandığı tanıklık, izleyici için hissedilebilir bir yoğunluk yaratıyor.

Dragestil. İlk Holmenkollen Turisthotell, 1889 yılında Holm Munthe tarafından inşa edildi. 1895 yılında yandı.

Dragestil. İlk Holmenkollen Turisthotell, 1889 yılında Holm Munthe tarafından inşa edildi. 1895 yılında yandı.

Hikayenin merkezinde yer alan ev, Oslo’da 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başına kadar etkili olmuş bir stilde inşa edilmiş. Türkçeye “Ejderha Stili” olarak çevrilebilecek Dragestil, Norveç’te ortaya çıkan ve ilhamını Viking ve Orta Çağ estetiğine dayandıran Ulusal Romantizm kollarından biri olarak tanımlanıyor. Ahşap taşıyıcıları ve çatı süslemeleriyle ejderha başını ya da Viking gemisini andıran bu yapılar, Kuzey Avrupa’da özellikle erken 20. yüzyıl konut mimarisinde öne çıkıyor. Yönetmenin ve prodüksiyon tasarımcısının filmin çekiminden çok önce bu evden haberdar olması, senaryonun yazım sürecinde eve dair detayların belirleyici olmasını sağlamış. Kırmızı ahşap detayları ve kahverengi cephesiyle Sentimental Value’ya mesken olan bu ev, filmin arka planı olmaktan çıkarak hikayenin kurucu unsuru olarak kurgulanmış.

Aile ve ev arasındaki girift ilişki, 11 yaşındaki Nora’nın okul ödevinde sorulan “Hangi nesne olmak isterdiniz?” sorusuna tereddütsüz verdiği “evim” cevabıyla başlıyor. Merdivenlerinden indiğimizde karnı titreşen, döşemelerinde adımlarımızı hisseden, pencerelerinden bizi gözetleyen, duvarları gıdıklanan, ağlamalarımızı ve kavgalarımızı işiten bir ev imgesi çiziyor Nora; sonunda ise bizim ve eşyalarımız tarafından doldurulmuş olmaktan hoşnut olan bir yapıdan söz ediyor. Ardından izleyiciyi, ancak bir çocuğun dikkatinde fark edilebilecek ayrıntılar arasında gezdiriyor: duvardaki bir çatlak, kapının sürekli açılıp kapanmasıyla parkenin üzerinde oluşmuş çizikler, odalar arasında bir telsiz görevi gören soba. Bu detaylar, ailenin nesiller boyunca devam eden hikayesine sessizce ortak oluyor. Zemin katta gün ışığı ile yapılan çekimlerin yanı sıra, evin farklı dönemlerini ve katlarını temsil edebilmek için sette evin bir modeli inşa edilmiş. Bu model, farklı dönemlere ait iç mekan dekorasyonlarını taşıyor; evin tüm alanlarının hikayeye dahil edilmesini sağlıyor ve kamera açıları için daha özgür bir alan sunarak mekanın sahneye taşınmasında yaratıcılık imkanlarını artırıyor.

©Kasper Tuxen Andersen

©Kasper Tuxen Andersen

©Mubi

©Mubi

Joachim Trier’in röportajlarında da dile getirdiği gibi, sinemada mekansallık onun anlatım biçiminin bilinçli bir parçası. Sentimental Value özelinde evin zemin katında odaların birbirinin ardında dizili olması ve kapılar arasında çekim yapmayı mümkün kılan “T plan” şeması, filmin önemli mekansal unsurlarından birini oluşturuyor. Evin pencerelerinin dış mekanla kurduğu cömert görsel ilişki, zemin kat sahnelerinin belirleyici öğelerinden. İç ve dış mekan, içeride ve dışarıda olan, izleyen ve izlenen arasındaki ilişki; birçok sahnede diyaloglara ihtiyaç duyulmadan görünürlük kazanıyor. Yönetmen tarafından bilinçli biçimde filme dahil edilen evin farklı cepheleri, arka bahçesi ve temeli, farklı psikolojik katmanları temsil ederek karakterlerin iç dünyalarının belirli mekanlar üzerinden ifadesini mümkün kılıyor.

©Mubi

©Mubi

Aynı mekanda, özellikle çocuklukta uzun yıllar vakit geçirmiş olmanın duygu ve mekansallık arasındaki özel bağına dikkat çeken Trier, bir mekanın farklı mevsimlerde, farklı duygu durumlarında ve zamanın farklı anlarında bulunduğu konumu korumasının hafızayı tetikleyen güçlü bir unsur olduğunu ve bunun filmin tasarımında bilinçli bir tercih olarak yer aldığını ifade ediyor.

Filmin yapım tasarımcısı Jørgen Stangebye Larsen de senaryonun ilk andan itibaren ev merkezinde geliştiğinin altını çiziyor. Evin farklı nesiller ve dönemler boyunca nasıl temsil edileceği üzerine yürütülen çalışmalar, belirli bir dönemdeki sahibinin karakteri, cinsiyeti ve dönemin tasarım ruhunun birlikte düşünülmesini mümkün kılmış. Larsen, içinde yaşamın izleri bulunan mekanlar yaratmayı amaçladıklarını; kenarda duran bir okul çantası, halının üstüne saçılmış defterler, yarısı soyulmuş bir portakal gibi gündelik ayrıntıların bu hissi kurmadaki önemini vurguluyor.

Kırmızı ahşap detayları, çatlak duvarları, zamanla yavaş yavaş çöken temeli, büyük pencereleriyle gözetlediği bahçesi ve odalar arasında sesleri taşıyan sobasıyla Sentimental Value evi, mekanın insanların olayları deneyimleme ve hatırlama biçimleri açısından taşıdığı ağırlığı görünür kılıyor. Hafıza, yer ve aidiyet duygusunun iç içe geçtiği bu yapı, hikayenin sessiz ama belirleyici tanığı olarak kadrajda yerini alıyor.