İstanbul Niçin Bu Hale Geldi?
Mete Tapan, Yüksek Mühendis Mimar
Bu nüfus arttığı sürece, bu plansızlık ve programsızlık devam ettiği sürece özellikle yerel belediyelerden beklenenlerin gerçekleşmesi olanaksızdır. 1969 yılında İstanbul’un nüfusu iki milyondu: Bugün ise yedi milyon civarında. Bu rakam Belçika ve Avusturya nüfusuna eş değerdedir. Dolayısıyla belediyeleri eleştirirken bunları göz önünde bulundurmak gerekir.
Korumacılık üzerinde konuşmak istiyorum. “Türkiye’de korumacılık yoktur” şeklindeki düşünceler çok doğru değildir. Ülkemizde koruma yapmak isteyen birçok insan vardır. Fakat hükümetlerin korumayla ilgili kesin bir politikaları olmamıştır. Koruma yapmak isteyen insanlar vardır, fakat bu insanlara ekonomik gücü sağlayacak olan hükümet politikası yoktur. Plansızlık sorununa gelince, yapılan planlar var olanın bir rölövesi durumundadır. Belediye şu anda nazım plan bürosunu kurmak ve şehirleşmeyi belirli bir plan çerçevesinde yürütmek istemektedir. İstanbul’un sağlıklı bir haritası çıkarılmamıştır. Doğru planlama için toplumsal, ekonomik ve fiziksel verilerin plan yapan kişilere verilmesi gerekir. Fakat bunlar belirsizdir. Şu anda bu veriler belirlenmeye çalışılmakta ve çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Bugün İstanbul’un çevresinde bir dizi yerleşme alanları vardır. Sekiz-on bin konutluk uydu kentler kurulmaktadır. Ancak bu kentlerin yer seçimi tamamen tesadüfen olmuştur. Çünkü bu yerleşim bölgeleriyle ilgili hiç bir altyapı çalışması başlamadan projelere başlanmıştır. Bu, planlama açısından son derece yanlış ve sakıncalıdır. Bu yanlış uygulamalara şehir içindeki imar parsellerinde de rastlanmaktadır.

Fotoğraf: R. Günay
İstanbul’da bir gökdelen sorunu vardır. Bugünkü yönetim hiçbir zaman gökdelene karşı tavır almamıştır. Ancak doğru ve altyapısı olan yerlerde yapılmasına izin verecektir. Başka türlü de olamaz. Herhangi bir plana bağlı olmaksızın yapılacak olan gökdelenler, bugün çalışmayan kenti daha kötü hale getirecektir. Dolayısıyla bir gökdelenin nereye konulacağı bir plan sonucunda ortaya çıkar. İstanbul’un planlamasını nüfusa bağladığım için olayı yalnız yönetim sorunu ve nazım plana bağlı bir sorun olarak görmüyorum. Olay ülke planlamasından kaynaklanmaktadır. Doğru dürüst ülke ve bölge planlarına ihtiyacımız vardır. Ülke ve bölge planlaması olmadan nazım planların da sağlıklı olabileceğine inanmıyorum.
Tarihimize önem vermemiz gerekir ve bu çok normaldir. Her uygar ülke, tarihine sahip çıkmakta ve yeni boyutlar kazandırmaya çalışmaktadır. Tarih bir toplumun var olma nedenlerini toplumsal, ekonomik ve teknik nitelikleriyle ortaya koyar. Dolayısıyla biz geçmişimizi iyi bilmezsek, yeni ve doğru bir tarih de yaratamayız. Yapılarımız tarihimizin en doğru olan fiziksel görüntüleridir. Bu nedenle yapılarımızı ya da diğer bir deyişle kent dokularımızı korumamızın başlıca nedeni yenilerini doğru yapmak içindir. İstanbul bugün doğal zenginlikleri ve boğazıyla dünyanın eşsiz güzellikteki şehirlerinden biridir. Fakat yine dünyanın hiçbir yerinde betonun bu kadar kötü kullanıldığı başka bir yer yoktur. Herkes betonlaşmadan şikayet ediyor. Betonu en yanlış kullanan kentiz. Bu nedenle kentin çirkinleşmesi açısından bilgisizliğimiz sonsuzdur. Biz mimarlar estetik değeri yüksek, insanca yaşanacak çevreler yaratmalıyız. Ekonomik meseleyi ikinci ve hatta üçüncü derecede düşünmek zorundayız. Mimarlar ve mühendisler kültür insanları olduklarını unutmamalıdırlar. Bu nedenle Boğaz’ın ve Yarımada’nın çirkinleşmemesi için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız. Bu bizim vatan görevimizdir.
Katılımcılık çağdaş yönetimlerde şarttır. Fakat ülkenin koşullarına, insanların eğitim ve kültür düzeylerine göre çeşitli şekillerde olabilir. Ama temelde şarttır. Planlamayla ilgili kararlar alınmadan önce konu herkese açık tutulmalıdır. Bu yapılmazsa doğru bir planlama ve katılımcılık olamaz. Bunu sağlamak zorundayız. Bugüne kadar İstanbul’da yanlış yapılaşma olmuşsa, parsel ölçeğinde kararlar alınmışsa bunun temelinde bu yatmaktadır. Korumacılığın anlamını bilmeyen kişilere bunu anlatmak zorundayız. Eğer iyi bir yönetim iyi bir katılım istiyorsa, insanlarını ve çevreyi eğitmek zorundadır. Eğitim olmadan katılımcılık olamaz. Katılımcılığa inanan bir kimseyim, ama katılımcılığı referandum durumuna getirmemek lazım. Örneğin Ayasofya cami mi yoksa müze mi kalsın diye bir referandum yapsak acaba sonuç ne olur? Dolayısıyla katılımcılık için kişileri o konuda daha önceden bilinçlendirmek, eğitmek gerekir. Eğitim de yalnız İstanbul’un sorunu değil bütün ülkenin sorunudur. Bu nedenle bu konuda çok hassas davranmamız gerekir. İstanbul’da belirli bölgelerde su havzaları vardır. Bu havzaların üzerinde yapılaşma ve endüstri tesislerinin kurulması devam etmektedir. Sularımızın kirlenmesinin bir nedeni de bu yapılaşmadır. Bunu yapan kişiler, çok ilginçtir, gecekonducular değil, üniversite mezunu iş adamlarıdır. Şunu unutmamamız lazım: Eğitimsizlik ve kültürsüzlük yalnız ilkokul mezunlarında veya kırsal alandan buraya göç eden kişilerde değil. Sayın Aziz Nesin’in söylediği gibi burjuvazi sınıfına girmeye çalışan insanlar asıl sorunu teşkil etmektedirler. Bunların eğitilmesi lazım.
Daha sonra da politikacıların eğitilmesi gerekir. Sayın Gündüz Özdeş’in söylediği gibi; şehircilik, bilim ve politika arasında bir arakesittir. Şehircilik bilim dalı politikacılar tarafından en fazla müdahale gören bir bilim dalıdır. Dolayısıyla hiçbir zaman şehircilik bilim dalını halktan kopmuş olarak düşünmedik. Bütün planlar halkı daha düzenli bir şekilde yaşatmak için yapılır.
Plan bir yasadır. Şuna ben de katılıyorum, bugüne kadarki politikacılar plan sevmemişlerdir. Keyfi hareket etmişlerdir.


