Christopher Alexander’ın Açtığı Yol Halen Geçerli Değil Mi?
Vedat Tokyay, Mimar
Christopher Alexander (1936-2022), mimarlık ve kentsel tasarım kuramlarıyla, insan merkezli, organik yapılaşma ilkelerini şekillendiren Avusturya doğumlu İngiliz-Amerikalı mimar ve tasarım kuramcısıdır. 1977 yılında, en bilinen eseri olan Örüntüler Dili (A Pattern Language) (1) çalışmasını sunmuştur. Şehir planlamasından tek bir mekanın yerleşimine kadar geniş bir ölçekte 253 farklı tasarım örüntüsü içerir. Her örüntü; tekrarlanan bir mekansal sorunu tanımlar ve o sorunun nasıl çözüleceğini, doğayla ve insan psikolojisiyle nasıl uyumlu hale getirileceğini gösteren bir öneri sunar.
Bir örüntünün üretim süreci sorunun tanımı ve gözlemle başlar. Tanımda, farklı alanlarda tekrarlanan sorunlar, gözlemde ise sorunun içinde bulunduğu çevre, iklim ve kültür koşulları incelenir. Çözüm arayışı ve uygulamada, farklı projelerde uygulanan çözümün en az üç farklı projede başarıyla uygulanıp uygulanmadığı araştırılır. En son soyutlama sürecinde, başarılı olan çözüm, her projede kullanılabilecek genel ve esnek bir forma dönüştürülür. Örüntülerin tümü insan ölçeğine uygundur. Bu örüntüleri, birer dogma olarak değil, bakış açımızı değiştirecek bir mercek olarak okumalıyız.
Bu yazımızda, Alexander’ın, otomobil ve tüketim odaklı modern kentlerin ürettikleri sorunlara karşı, yarım yüzyıl önce hazırlamış olduğu örüntüleri inceleyip, bu örüntülerin kentlerin şu halleri için çözüm olabileceğini kanıtlayacağız.
Örüntü 14: Kimliği Belirlenebilir Komşuluk

Balat Mahallesi.
“Metropoliten kent içinde, kentlinin kentte söz sahibi olabilmesi için öncelikle, bir mahallenin nüfus büyüklüğünün 500-1500 kişi arasında ve ona uygun bir alan büyüklüğü sınırlarında olması gerekir. Ayrıca, mahallenin kimliğinin gelişmesi için yoğun trafikten arınması gerekir. İnsanlar, mahallelerinde yoğun trafik olması durumunda, bir mahalle kimliği edinemiyorlar. Mahallenin sokaklarında yaya ve bisiklet yolları ile yeşil alanların olması gerekir. Fiziksel sınırları olan ve merkezine yürüyerek en fazla birkaç dakikada ulaşılan küçük ölçekli mahalleler hedeflenmelidir.”
Bir kentin içinde, araba ve motosikletten arınmış sokakları, küçük meydancıkları, evlerin gereksindiği her şeyin bulunduğu dükkanları, esnaf lokantaları, kafeleri, tiyatrosu, okulu, çocuk oyun alanları ve parklarının olduğunu, yani bir mahalleyi düşünün. “Çağdaş dünyada mahalle olamaz” palavrasını, Eskişehir’de plan sonucu oluşmuş Odunpazarı ve Tepebaşı mahalleleri, Ayvalık ve Bozcaada mahalleleri ile çürütmek çok kolay. Bu sözünü ettiğimiz mahallelerin, Osmanlı döneminde karşılıkları olduğu için çağdaş dünyada canlandırmak, hiçbir tarihi geçmişi olmayan, gayrimenkul sektörünün ve yoğun bir otoyol trafiğinin olduğu bir yerleşimi mahalle haline dönüştürmekten daha kolay. Alexander, çağdaş kentlerden mahalle üretmenin yolunun master plan olmadığını söyler. “Kent Bir Ağaç Değildir” kitabında, kentsel tasarımın, kuralları önceden çizilmiş katı bir şablon yerine, her bir bölgenin (mahallenin) bir önceki bölgeye uyum sağlayarak bütünü iyileştirdiği organik bir süreç olması gerektiğini, alttan yukarıya, mahalleden kente giden bir plan önceliğini vurgular (2).
Örüntü 87: Olabildiği Kadar Az Ortaklı Küçük Esnafın Büyümesini Sağlamalıyız

Barbaros Caddesi, Ayvalık.
“Büyük alışveriş merkezleri (AVM) mahallenin ve sokağın yerel dokusunu ve esnaf kültürünü öldürmekte ve mahallenin kimliğini zayıflatmaktadır. Buna çözüm olarak, mahallenin yaya alanlarında, yürüyüş mesafesinde, yerel halk tarafından işletilen ve günlük gereksinimleri karşılayacak küçük ama nitelikli dükkanların kurulması gereklidir.”
Alışveriş merkezleri (AVM) kent merkezinin dışında olmalarından dolayı, otomobil kullanımını ve oto yol trafiğini artırmaktadır. Bu durumu yaratan, plandaki “zoning” anlayışıdır. “Zoning” planında, hiçbir ticaret, alışveriş, eğitim işlevinin olmadığı, birbirinden bloklarla ayrılmış, izole konut yerleşimleri amaçlanır. Bu da toplumsal hareketliliği, canlılığı, sosyalleşmeyi ortadan kaldırır. Halbuki, insanın en çok sevdiği yaşam etkinliklerinden birisi olan alışverişin araba kullanmadan, yaya yolunda yapılmasıyla, yöresel ürünleri üreten esnafın canlanması sağlandığı gibi, insanların sosyalleşme pratiği de, mahalle yaşamı da zenginleşir.
Örüntü 31: Gezinti Yolu

La Rambla Yürüme Yolu, Barselona.
“Her bir mahallede, ana etkinlik noktalarını birbirine bağlayan merkezi bir gezinti yolu oluşturun ki mahallenin her noktasından 10 dakika içinde her yere varılabilsin. Gezinti yolunun her iki ucuna önemli cazibe noktaları koyun.”
Bu örüntüye göre, kentin merkezinde, araç trafiğinden tamamen arındırılmış, kafelerin, sinemaların ve parkların olduğu, insanların sadece “yürümek ve birbirini görmek” için gideceği akışkan kamusal caddeler yapılmalıdır. Yürümek (5 km/sa) ve bisiklet sürmek (15 km/sa) hıza sahip bir trafik etkinliğidir ve otomobil trafiğini azaltmayı hedefler. Yürüyen insan, kentini daha iyi tanır, anlar ve kentsel kimliği gelişir.
Örüntü 21: Dört Kat Sınırı

Ayvalık’ta üç katlı bir ev.
“Kentsel alanlar ne kadar yoğun olursa olsun, konut ve konut dışı yapıları dört katlı veya daha alçak yapınız.”
Bu örüntü, yüksek yapıların insan ölçeğine uygun olmadığını ve kentlide yabancılaşma duygusu oluşturduğunu söyler. Büyük şehirlerimizi kaplayan gökdelenli caddeler, küçük şehirlerimiz ve kasabalarımızı saran 8-10 katlı apartmanlar ve dev otoparklar insan ölçeğine uygun değildir. İnsanın görme açısı, yukarıya doğru 50-55 derece olduğundan, 4-5 katın üstüyle görsel bir ilişki kuramaz. Halbuki, maksimum 3-4 katlı yapılar, mahalle kurulması için ideal yüksekliktedir ve yolda yürüyen kişi, dördüncü kattaki arkadaşıyla rahatlıkla sohbet edebilir.
Örüntü 3: Kent-Kır Parmakları
“Kırsal alan ile kentsel alanın, metropol merkezine kadar, iç içe geçmiş parmakları olmalıdır.”
Kent ile kırsal arasındaki çelişkiyi çözmek isteyen Christopher Alexander, “Örüntüler Dili” kitabının 3 No’lu örüntüsü olan “Kent-Kır Parmakları” kavramını ortaya atar. Bu kavram, kentin kırın içine, kırın da kentin içine girmesiyle kentlerin doğa ile kucaklaşmalarını, şehir merkezlerinde yaşayan insanların doğa ve kırsal alanlarla sürekli temas halinde olmasını savunur. Bu örüntü, tarım arazileri, koruluklar, ormanlar ve akarsu ile göllerin, tıpkı parmaklar gibi metropolün ta merkezine kadar uzanması gerektiğini belirtir. Şehirsel dokuyu oluşturan yeşil veya mavi “parmaklar” 1,6 km’den daha geniş olmamalıdır. Bu şekilde, şehirdeki herkes en fazla birkaç dakikalık yürüyüşle doğaya erişebilir. Kırdaki insanların da kentle iletişimlerinin artması (sosyalleşme, eğitim, kentsel kurallar) ile yürüttükleri tarımsal üretimin niteliği gelişecek ve kentin kültürel yapısını paylaşacaklardır.
Örüntü 8: Alt Kültürler Mozaiği
“Kentteki kültürleri ve alt kültürleri, hepsi kendi yaşam tarzlarını yaratacak biçimde geniş bir mozaik haline getiriniz. Öyle ki, her insanın bu alt kültürlerin yaşam tarzlarına erişimi olabilsin.”
Bu örüntü, farklı ve özgün kültürleri olan bu toplulukların kentte kendi yaşam tarzlarına göre yerleşim kurmalarını ama birbirlerinden ayrılmış homojen bölgelerde yaşamamalarını, yani izole adalar haline getirilmemelerini, tam tersine kentin bir mozaiği olarak birbirleriyle ve alt kültürden olmayanlarla ilişki halinde olmalarını amaçlar.
Örüntü 41: Çalışma Toplulukları
“Çalışma topluluklarının, küçük ofis alanlarının bir araya getirildiği, hepsinin kendi avlusunun olduğu ve dükkanların ve yeme içme yerlerinin olduğu geniş bir ortak meydanın çevresinde yerleşmelerini sağlayın.”
Bu örüntü, modern kentlerdeki iş yerlerinin, çevresinden soyutlanmış devasa plazalar veya sanayi bölgeleri içinde değil, çalışanların kendilerini güvende, sosyal ve bir grubun parçası hissedecekleri bir mahalle içinde yerleşmeleri gibi olması gerektiğini söyler. Dolayısıyla, mahallenin içinde olduğunda, çalışanların kentsel yaşam ile ilişkileri ve sosyalleşmeleri de artmış olur. Bu örüntü, bazı ofislerin mahalle içinde olmasının doğruluğunu ifade ederken “zoning” anlayışından da sapmış olur.
Örüntü 69: Kamusal Açık Oda
“Her bir mahallede veya çalışma topluluğunda, çevresinde konutlar ve dükkanların olduğu ortak bir alanı, kamusal açık oda haline getirin. Bu odanın, duvarları olmasın, sadece kısmi bir çatısı veya hafif bir örtüsü ve kolonları olsun.”
Bu örüntü, modern kentlerde insanların sokak veya mahallede rahatça vakit geçirebilecekleri, yarı korunaklı ve ev sıcaklığında açık bir kamusal alana olan gereksinimlerini gidermeyi hedeflemektedir. Çünkü, modernizmin en büyük sorunu, sokakların bir yerden diğerine geçiş yapıldığı bir mekan olması, dışarda durup dinlenebilecekleri, sosyalleşebilecekleri bir mekanın olmamasıdır.
Örüntü 61: Küçük Kamusal Mekan

Venedik’te küçük bir meydan.
“Öyle bir kamusal mekan hayal edin ki, meydanın çapı 15-20 m olmalı (maksimum 28 m). Uzunluğu daha fazla olabilir.”
Bu örüntü, meydanların başarısının büyüklükleriyle değil, insani ölçeğiyle, canlılığıyla ve çevrelerindeki aktif sınırlarla ölçüldüğünü savunur. Alexander’a göre modern kentsel planlamanın en büyük hatalarından biri, insanları cezbedeceği düşünülen devasa, boş ve soğuk meydanlar inşa etmektir. İnsanlar bu tarz büyük alanlarda kendilerini kaybolmuş ve güvensiz hissederler. Bu örüntü, her yaştan insanın kendini rahat hissedeceği canlı meydanların formülünü sunar. Bu gereksinimin en eski örneği, Osmanlı’nın çıkmaz sokaklarıdır. Bu çıkmaz sokaklar, hem çocukların güvenle oyun oynayacakları, kadınların mahremiyet koşullarında komşularıyla sohbet edecekleri küçük meydancıklardır.
Örüntü 60: Erişilebilir Yeşil

Parc de la Villette, Paris.
“Her ev veya işyerinden 3 dakika mesafede (300 m) bir kamusal yeşil alan yapın. Bu, kent içinde yeşil alanların 600 m aralıklarla dağılacağı anlamına gelir. Yeşil alanın en dar kenarını 60 m, alanını da en az 10.000 m2 yapınız.”
Bu örüntü, kentsel alanlardaki park ve yeşil alanların sadece var olmasının yetmediğini, insanların bunları aktif olarak kullanması için yürüme mesafesinde ve motorlu araç trafiğinden uzak olması gerektiğini savunur. Alexander’ın araştırmalarına göre, bir yeşil alan insanların evine veya iş yerine 3 dakikalık yürüme mesafesinden (yaklaşık 300 metre) daha uzaksa, o alanın kullanım oranı ciddi şekilde düşmektedir. İnsanlar yeşile ihtiyaç duysalar bile, mesafe uzadığında günlük hayatın koşturmacası içinde oraya gitmekten vazgeçmektedirler. Bu örüntü, dev parklar yapmak yerine her mahallenin kullanacağı bir dizi yaygın parkın olmasını önermektedir.

Aker Brygee deniz kıyısı, Oslo.
Örüntü 25: Suya Erişmek
“Konut yerleşimlerinin yakınında su varsa, ona çok saygıyla davranın. Her zaman, suyun kıyısındaki kuşağı kamusal alan olarak muhafaza edin. Yoğun yerleşimlerin, insanların suyun kıyısına erişimini engellemesini sağlayın.”
Alexander’a göre, insanların su kenarında bulunmaya, suya dokunmaya ve onu izlemeye yönelik derin bir psikolojik gereksinimi vardır. Ancak, modern şehirlerde su kenarları ya varlıklıların özel mülkleri ya da sanayi tesisleri ve otoyollar tarafından işgal edilerek insanlardan koparılır. Kıyı Kanunu, bir dizi tepeden inme imar kuralıyla delinir. Bu örüntü, su kıyılarının kentsel planlamada, insanın çıkarlarını önceleyen bir tarzda yapılması gerektiğini anlatır.
Notlar
- A Pattern Language, Christopher Alexander, New York: Oxford University Press, 1977.
- A City is Not a Tree, Christopher Alexander, Sustasis Press, 1965.


