Çağımızda Sanatın Toplumsal Yapı ve Gelişmedeki Yeri

Bülent Özer, Prof. Dr. 

YAPI Dergisi, 4. Ocak-Şubat 1974.

YAPI Dergisi, 4. Ocak-Şubat 1974.

Tarım öncesi uygarlık döneminde, yani avcı, toplayıcı, göçebe kavimlerde, bugün ayrı tanımlara sahip din, bilim ve sanat birbiriyle kaynaşmış bir bütün meydana getiriyordu. Bu durum, günümüzdeki bazı ilkel kavimlerde hala geçerlidir. Sanat, Ernst Fischer’in dilimize de çevrilmiş olan “Sanatın Gerekliliği” adlı kitabında belirttiği üzere, bu dönemde “Büyülü bir gereçti. Görevi tabiatın üstesinden gelmede, toplumsal birliği güçlendirmede insanoğluna yardımcı olmaktı.” Başka bir deyimle de, “İnsan topluluğunun varlık mücadelesinde başvurduğu büyülü bir gereç, büyülü bir silahtı.”

Tarımsal düzende ise, sanat bir yandan giderek din ve bilimden ayrılmaya çalışır; öte yandan da, sosyal bünyedeki farklılaşmaya ayak uydurarak ikiyę bölünür. Bu bölümlerden biri çoğunluğun, tabanın, halk tabakasının sanatıdır. Diğeri de üst tabakanın, yöneticilerin sanatı olan resmi sanattır. Halk sanatı çeşitli uygarlıklarda çoğunlukla dış etkilerden, müdahalelerden uzak, ihtiyaç ve imkanları değerlendirmede samimi ve dolaysız kalabilmiştir. Böylece, ortaya koyduğu yapıtlar da önyargısız, öze uygun, yani otantik (authentique) bir duyarlılığı yansıtarak toplumun gelişmesini, mutluluğunu, kültürel dengesini sağlamada ön planda rol oynamıştır. Bu sanatın, folklor adı altında, günümüzün pek çok endüstrileşmiş ülkesinde tarımsal kesimin sanatı olarak hala karakterini, kendi özüne uygunluğunu koruyarak devam ettiği bilinmektedir. Sosyal bünyedeki zorunlu ikiliğin tabii bir sonucu olarak beliren diğer sanat, kuramsal önyargıların ya da dış etkilerin belirleyici niteliğe sahip bulunmadıkları uygarlık veya dönemlerde, halk sanatının dolaysız etkililik ve saf duygusallık anlayışını kendi düzeyinde daha özentili bir ifadeyle sürdürmeye çalışır.

Üst tabakanın, aydınların, yöneticilerin önsel (aprioriste) kalıplardan hareket ettikleri, fikri spekülasyonların galebe çaldığı, ya da üst sistemin yozlaştığı, kültürel dengesini kaybettiği, öz ihtiyaç ve imkanlarını belirleyemez hale geldiği zamanlarda ise resmi sanatla halk sanatı arasında temel nitelik bakımından büyük ayrılıklar ortaya çıkar. Ancak, bu gibi normal sayılamayacak hallerin dışında, yani 19. yüzyıla gelinceye kadar, tarımsal düzen uygarlıklarında durumun statik mekanizmaya ayak uydurduğunu, sanatın bir ülkenin maddi ve manevi başarılarına, o çağ için kaçınılmaz iki ayrı düzeyden genellikle olumlu olarak katkıda bulunduğu görülür.

İlk defa 19. yüzyılda, insanlık tarihine endüstri düzenini getiren Batı toplumunda, sanatın alışılagelen görevi, fonksiyonu ve uygulanma sistemi üzerinde şüpheler belirmeye başladığını; yeni düzende de işin eskiden olduğu gibi sürüp süremeyeceği hususunda tartışmalara girişildiğini fark etmekteyiz. Yeni düzenin amacı,: toplumları hızla endüstrileştirip şehirlerde toplamaktı. Ekonomik açıdan kısa sürede düzey ve ortam değiştiren birey, kişiliğini büyük sarsıntılar geçirmeden geliştirebilmek ve yepyeni bir toplumun sağlam bir üyesi olabilmek için, kültürel denge bakımından da bu değişmeye, başkalaşıma intibak etmek zorundaydı. Böylece, sanatın yüklendiği ya da yüklenmesi gerektiği en önemli görev, uygarlık türü değiştirmek, bir uygarlıktan diğerine atlamak durumunda kalan kişiye ilk elden yardımcı olmaktı. Geçen yüzyılda Batı toplumu için söz konusu olan bu görev, günümüzde hızla tarımsal düzenden endüstri düzenine geçen toplumlar için büyük bir önem ve geçerliliğe sahiptir.

Adı geçen görevi daha somut bir ifadeyle tanımlamaya çalışırsak, buna “toplumun tümüne yaygın bir duyuş birliği geliştirmeye çalışmak” diyebiliriz. Bu da ancak eski resmi, şimdiki şehir sanatıyla halk sanatı arasında temelde, özde bir beraberlik arayıp bulmakla mümkün olabilir. “Temelde, özde beraberlik aramak” şüphesiz hiçbir zaman karşılıklı biçim veya teknik alışveriş yapmak anlamına gelmez. Bu, renklere, biçimlere, fonksiyonlara yaklaşışta -sadece tutum olarak- bir yaratma ve yorumlama akrabalığı, sürekliliğidir. Modern sanat, hemen hemen her türde açık, dolaysız, öze-uygun davranışıyla bu beraberliği sağlayacak bir yol seçmiştir. Ancak, başlangıçta bu açıklığı, dolaysızlığı, öze uygunluğu, evrensel formüllerle çözmeye çalışan De Stijl akımının arkasından, İskandinav ülkelerinde, Japonya’da en belirgin ve ilginç örneklerine rastladığımız çabalar ortaya çıkar; ve de ancak bu çabalar sayesinde, modern sanat birlik içinde çokluk, çokluk içinde de birliğe kavuşarak zengin bir çeşni kazanır.

Sanatın, özellikle de endüstrileşme süreci içinde bulunan ülkelerdeki toplumsal sorumluluğu bizce yukarda formüle etmeye çalıştığımız göreve bağlıdır. Çağdaş müziği, çağdaş şiiri, çağdaş tiyatroyu, çağdaş resmi, heykeli, mimariyi gerçek değerleriyle çabucak sevip kavrayabilen, uygulayabilen kimselerin saf, özüne uygun, fonksiyonel sanatla haşır neşir olmaya, sanat yapıtından bir psişik gereç gibi yararlanmaya alışmış tarımsal düzen insanları, çocukları, olduğunu defalarca görmüşüzdür. Sanatta sağlanacak öz bütünlüğü, -güdü üretme araçlarıyla malzemeler farklı da olsa- hem uygarlık düzeyi değiştirmede sürtüşmeyi, hem de yeni düzene intibak edip kültürel dengeye ulaşmada her türlü yabancılaşmayı önleyebilecektir.
Bunun dışında, her toplum için söylenebilecek şey, sanatın daima o toplumun maddi ve manevi başarısına, mutluluğuna, duyuş ve düşünüş birliğine ön planda katkıda bulunması gerekeceğidir. Her sanat türü, en fazla yatkın ve yetkili olabileceği konu veya konularda toplumu aydınlatmak, uyarmak, coşturmak, yüceltmekle görevlidir. Bu bazen sevinçli, çekici, hoş; bazen de üzücü, ürkütücü, acı olacaktır. Sanatçı, bugün de, bütün kavimi bir anda büyüleyiveren sihirbaz-sanatçı ustalığına, becerisine sahip olmak zorundadır. Tolstoy’un dediği gibi, “Sanatçının hissettiği duygular seyirci veya dinleyiciye bulaşabildiği takdirde sanat sanat olur.”

Ancak, bu noktada sanatçıyı, giderek de sanatı daima pusuda bekleyen iki büyük tehlikeye önemle değinmek gerekir: Bunlardan biri, sanatçının toplumda kültürel dengesizlik sonucu oluşmuş geçerakçe zevke cevap verebilecek anlamdaki çözümlere yönelmesidir. Günümüzde, sahte folklorculuğu bu tehlikenin belli başlı belirtilerinden sayabiliriz. Böylesine bir taviz politikasının geçerli olduğu dönem ve yerlerde, sanatçı ya içinde bulunduğu gerçeklerin bilincine varmamış, ya da çoğunlukla maddi çıkar uğruna gerçeklere sırt çevirmiş bir kimsedir. Diğer tehlike ise, sanatçının önsel kalıplardan hareket eden bir doğmaya bağlanmasıdır. Daha doğrusu, belirli bir doğmanın sanatçılara zorla kabul ettirilmesidir. Bu iki ana tehlike grubu içinde çeşitlendirilebilecek davranışların, en azından uzun vadede hizmet etmek istedikleri topluma kültürel dengesizlik ve çöküntüden başka bir şey getirmedikleri tarih biliminin daima onayladığı bir gerçektir.

Editörün Notu

  1. Prof. Dr. Bülent Özer tarafından kaleme alınan “Çağımızda Sanatın Toplumsal Yapı ve Gelişmedeki Yeri” başlıklı yazı, ilk defa YAPI Dergisi’nin 4. sayısında, 1974 yılında yayımlanmıştır.
  2. Kapak görseli, YAPI Dergisi’nin 4. sayısının kapağında yer alan, “Collage: Osman Aybar” adlı görselin yeniden dijitalleştirilmesi ile elde edilmiştir.