Akın Atauz Yeniden Doğdu
Suha Özkan Hon. F AIA
Oradan başlayayım. Niye yeniden doğdu? Son yıllarda yitirilmesinin ardından bu denli yoğun ve bu denli içten anılmaya tanık olmadım. Onu ODTÜ’de benden bir üst yıl öğrencisi olarak tanıdım. Hem kişilik hem de görünüm olarak etkileyiciydi. Doğrusu altmış yıldır yüzüme yapıştırdığım pos bıyık ona öykünmekten kaynaklanan bir anı.
1965 yılıydı. ODTÜ’de hepimiz toplumsal sorumluluk bilinci ile donanmıştık. Mimarlık olarak Archigram, sanat olarak de çatkıcıları (constructivists) endüstri ötesi toplumun mimarlık ve sanat tutumları olarak benimsemiş üç öğrenciydik: Yiğit Coşkun, İraj Shojai ve ben. Genellikle ritim, dizi, sonsuzluk, geometrik çoğalım, denge kavramlarını soyut resim ve heykellerle betimliyorduk. Bu düşüncelerimizin ilerici-toplumcu bir tutum olduğuna inanan ender kişilerden biri de Akın Atauz’du. Mali açıdan güçlü ODTÜ Öğrenci Derneği yönetimindeydi. Heykellerimizi Siteler Sanayi ortamında gerçekleştirmemiz için gerekli parayı sağlamıştı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde şimdi müze olan yapıyı işgal etmiş, sergimizi açmıştık. Geçen 60 yıl içinde o sergiden pek izler kalmadı. Ama kendimizi Vladimir Tatlin (1885 – 1953), Donald Judd (1928 – 1994) ya da Anthony Caro (1924 – 2013) gibi hissetmiştik. Bu çağdaş sanatta kaygılı olup ilerici ürünler vermek için çabalayan gençleri o anlayıp desteklemişti. Yoksa o yıllarda toplumcu sanat kır odaklı ve acıma ile sunulmaktaydı.

Vladimir Tatlin.

Anthony Caro.

Donald Judd.
Hepimizi rahatlatan bir öğrenci öncüsüydü. Düşüncelerini paylaşır ama aynı düşüncede olmamızı ya da ikna olmamızı beklemezdi. Çok geniş olan birikimi ile bizi etkilerdi. En önemlisi hepimizi bire bir izlerdi. Bir akşam geç vakit kapının önüne belirip; “Ho Chi Minh (1890 – 1969) ölmüş, sabaha afiş yapmamız gerek” diyerek bana verdiği ev ödevini kabul ederken, “Kim bu Ho?” diye soramamıştım. Bana kimyasal fotografik maddeleri edinilememiş “ipek baskı” tekniğini, ipekten sızan sentetik boyanın selülozik vernik ile kapatılarak engellenmesinden oluşan imge aktarımı baskı tekniği sürecini anlatmıştı. O gece bir yandan ansiklopediden Ho’yu öğrenip, öte yandan afişini yaparken öğrendiğim, benim için yepyeni bir basım uygulamasıydı. Ankara’nın tadına doyulmaz serin bir Eylül sabahında, biraz pop “Ho! Ho! Chi Minh!” sloganı ile işi bitirmiştim. İlk afişimdi.

Ho Chi Minh, Suha Özkan, 1969. (Afişe Çıkmak, Yılmaz Aysan).
Yine o yıllarda Kapadokya’dan başlayıp Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan tek başına gezinin notlarını, bildiğim kadarı ile, yalnız Vacit İmamoğlu ve benimle paylaşmıştı. İzlenimleri bizim gözlemleyip bilemediğimiz denli dramatikti. Yünü göğüs darbeleri ile yayıp, sıkılaştırarak döven Malatyalı keçecileri anlatımını unutamam.
Çok uzunca bir süre ayrı kaldık. Döndüğümde ikimizin de tutkun olduğu kurumsal yapılanma ve belge devşirme konusunda etkileştik. Son yıllardan bir mektup aktarmalıyım:
“Sevgili Suha, Yazdıklarımın ilgini çekmesine sevindim. Ben de yıllardır hiç düşünmemiş olduğum bir yaşam dilimini, nasıl anımsamış ve anımsadıktan sonra da, bu kadar net ve ‘iyi tanımlanmış’ bir olay olarak, belleğimde nasıl öyle tutmuş olduğuma, şaşırmadım dersem, yalan olur.
O küçük metni sana gönderdikten birkaç gün sonra (o da acayip bir rastlantı) televizyonda bir filme denk geldim ve sadece, o anda yapacak başka bir şey olmadığı için, filmi izledim. İzledikçe de olağanüstü ve çok, ilgimi çekti.
Belki görmüşsündür, ama yine de yazayım: Filmin adı: ‘My Generation’ ve ‘Michael Caine’ 60’lı yılların İngiltere’sini ve daha çok da Londra’sını (kendini, arkadaşlarını, dönemi) anlatıyor. Yönetmen de David Batty. Belki internette bir yerde de bulunabilir. Senin de çok ilgini çekebileceğini düşünüyorum. Bence, Caine ‘nostaljik’ olmayan, esaslı bir film yapmış.
Bu film, bana Beatles’in ve daha sonra gelen 68 kuşağının, ne kadar ciddi bir ‘sınıf mücadelesi’ içinde olduğunu düşündürdü. Gerçi belgeselin pek çok yerinde sınıflardan ve muhafazakarlıktan, modern bir yaşamın nasıl özgür ve gürbüz bir biçimde dünyayı yerinden oynatabildiğinden bolca bahsediliyor; ama ben, bu belgeseli izleyene kadar, Beatles’ın sınıfsal bir olay olarak da yorumlanabileceğini hiç düşünmemiştim.
‘Durduk yerde, nereden çıktı şimdi bu Beatles merakı?’ diye geçiriyorsan aklından, nedeni şu: Son yıllarda, kent üzerine düşünürken, beni kentleri anlayabilmek açısından giderek daha fazla ilgilendiren konunun ‘sanatlar’ (hepsi: mimarlıktan sinemaya, resimden müziğe, danstan heykele vb.) olduğunu anladım.
Bunun uçsuz bucaksız bir konu olduğunu düşüneceksin. Evet, öyle. Bir tek müziği alsak bile, ‘Hangi müzik, ne tür müzik, müzikle ilgili neler ve hangi kent/ler, bu kentler-nasıl müziklerle nasıl ilgili oldukları için, o kentin niteliklerinin/karakterinin biçimlenmesinde bir etkileşim söz konusu olabilir?’ ile başlayan, milyonlarca soru ile boğuşmak gerekiyor.
Ama dediğim gibi, merak ettiğim konu, sanatın çeşitli türleriyle etkileşimler örüntüsünü kabaca düşünebilmek ve belki birkaç kaba ve genel varsayım ya da hipotez formüle edebilmekten ibaret. Bu nedenle Caine de, Meral Özbek de çok ilgilendiriyor beni. Ayrıca, konunun uçsuz bucaksızlığı nedeniyle, bu anlama çabasını ‘modern olanla sınırlasam’ diyorum. Ama bu tür bir küçültme çabası da, ‘modern’ kavramının karmaşıklığından ötürü çözdüğünden çok çok daha fazla sorun yaratıyor.
Sizin ‘Çağdaş Devrimci Sanat’ olayı, belki de bu nedenle, belleğimin üst katmanlarına süzülüverdi. Fırsat bulduğunda, daha çok haberleşebilmek ve bu konuyu biraz daha yorumlamaya/yorumsamaya çalışmak üzere, hoşça kal.” -Akın.
Yönettiği Solfasol; Ankara’nın gayrıresmi gazetesinin başlığı Cemal Süreya’nın “Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya / sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya / anamız çay demliyor ya güzel günlere / sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa / sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız / bu, böyle gidecek demek değil bu işler. / Biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyoruz / ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını / işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.” ile yıllardır yayınlanan gazeteye Atauz, “Kütüphaneleri Yeniden Düşünmek; Burawoy’un Sosyolojisi, Sosyologlar ve Şehir Plancıları; Fethi Heper, Eskişehir, Şehir ve Şehirci; Haziran Ortasında Serap: Kent ve İsyan; 1920-1930 arasında Ankara – 1,2 ve 3; Roma Hamamı’ndan Modern Atatürk Orman Çiftliği Hamamı’na; Sözlüklerde Hamam ve Hamam Terimleri; Hamamlar Bir Kentin Nesi Olur? Ankara’daki Hamamlar Neyimiz Oluyor?; 1920 Meclisi; Ankara Ansiklopedisi – Turan Tanyer / Kebikeç Dergisi; “Koronavirüs Günlerinde Kent” ile hepsi güncel ve esin dolu izleyen 24 yazı sonra veda etti.

Solfasol gönüllüleri.
Neden Solfasol? Adımız “Solfasol?”; hem Ankara’ya ait, hem de inadına sol olduğumuz için. İddiamız “Ankara’nın gayriresmi gazetesi” olmak. Taşra muhafazakarlığının korkak ve baskıcı dünyasına sıkışmayı reddediyoruz. Ankara’nın sahip olduğu birikimi derleyip, çoğaltıp şehre yansıtacak bir ayna olmak istiyoruz. Ankara’ya, Ankara’nın sorunlarına ve olanaklarına bu birikimin gözleri ile bakacağız. Bu birikime dokunduğumuzda ortaya çıkacağını düşündüğümüz enerji bizi heyecanlandırıyor. Bu heyecanla, Ankara’nın ta kendinden Ankara’yı değiştirecek, dönüştürecek bir hareket yaratmak istiyoruz. Bu heyecanla, şehre dair sözlerimizi ve yapma isteklerimizi, eleştirel ama adil bir yaklaşımla Ankara’nın sokaklarına, meydanlarına, üniversitelerine, kahvelerine, parklarına, kitapçılarına yaymak, en uzak köşesine kadar ulaştırmak ve çoğalmak istiyoruz; sonra sesimiz ve gücümüz nereye kadar yeter ise oraya kadar gitmek.
T24 ortamında Çağatay Anadol onu “Bir Barış Akademisyeni: Akın Atauz” olarak andı: “Bir ‘şehirci’ olduğunu hep söylerdi. Ama bu bir akademik ünvandan öte bir şeydi. Akın, çevreci bir şehir insanıydı. Eşitlik, katılımcı şehirlilik, çevre adaleti gibi temalar başlıca uğraş alanlarıydı. Bir parçası olduğu, “Güvenpark, Otopark Olmasın! Kütüphaneleri Yeniden Düşünmek” kampanyası da Türkiye’de şehirli hakları mücadelesinin mihenk taşlarından biri olmuştu.”
Türkiye sanat ortamının “Anıt” yazarı Zeynep Oral onu anarken “Meslek yaşamı boyunca bölge planlama, kırsal planlama, çevre ve ekoloji, toplumsal cinsiyet eşitliği, kentli hakları, insan hakları gibi konularda hem profesyonel hem de gönüllü çalışmalar yürüttü. Sivil topluma hizmetleri sonsuzdu. Ankara Güven Parkı’nı kurtarmakta başı çekendi. Benim için aynı zamanda çok iyi bir yazardı, 2000’li yıllarda Yeşil Gazete için sürekli yazdı. Sonsuz tat aldığım Solfasol Gazetesi’nin kurucularındandı. Onun ‘Kentler, bir hak, bir ortaklık, bir hafıza alanıdır’ söylemi, nereye gidersem gideyim, dünyanın her yerinde, bana hep yol gösterdi” dedi.

Behiç Ak, Cumhuriyet.
Yine Cumhuriyet’te, Mimar, Çizgen ve Düşünür Behiç Ak, onu “Hayatı boyunca şehirciliğin entelektüel yanını vurguladı” diyerek yeni nesle tanıttı. Bizi izleyen kuşağın genç profesörü, Sezin Tanrıöver “Sizin kuşağa hiçbir şey olmayacağına o kadar inanmıştım ki” diye içten bir duyumsama ile hepimizi teselli etti. Keşke öyle olsaydı…


