Acının Mekansal Tarifi: Antakya’nın Kırmızı Biberleri
Yusuf Turhaner, Yüksek Mimar
Yıldönümünde paylaşılmayan bir anı yazısı, tam da geciktiğimiz bazı şeylerin yansıması ve geç kalınmışlığa karşı bir sitem niteliğinde bir tavırla karşınızda. Evet, 6 Şubat 2023’ün bıraktığı o derin yara hiçbirimizi eski haline döndüremedi; biraz buruk, biraz durgun çok da yıkılmış kaldık. Hal böyle olunca “Acıyı bir yer olarak tanımlamak mümkün mü?” diye soruyor insan. Peki acının bıraktığı hissin mekanda nasıl karşılık bulacağını düşünmek?
Tarifi sindirmesi kadar zor ama imkansız da değil. Damağınızdan hatta aklınızdan silinmeyen kalıcı bir tatla başlıyoruz. Önce ağzınızdaki acı yemek borunuza, oradan da midenize iniyor. Ardından, siz onun vücuttan atılmasını beklerken bu kimyasal tepkime duygusal bir reaksiyona, sarsıcı bir “anı”ya evriliyor. Bedenin ve zihnin içinde başlayan bu durum, çok geçmeden kendi sınırlarını aşıyor ve kentin sokaklarına sızan bir izleğe dönüşüyor.

Çok uzatmadan, Antakya diye başlayalım söze. Belki de hiç eskisi gibi olmayan, yeniden ve sürekli tanımlanan bir yer burası. Bazıları için kutsal dinlere ev sahipliği yapan bir buluşma noktası, bazıları için tarih boyunca farklı medeniyetlere kol kanat geren bir kültür mozaiği, bazıları için ise hem ayıran hem birleştiren bir sınır kapısı. Benim için ise şimdi daha iyi özdeşleştirdiğim; acıların mekansallaşmış şehri. Sıkıntılardan uzaklaşmak için bir “müteferriç” , belki de az sonra anlatacağım yere en güzel uyumlanacak kelime bu olur, edasıyla çıktığım yürüyüşlerden birine ışınlanıyorum. Sizleri sıcak, teninizi yakmadan, güneşin altında tansiyonunuz yükselmeden, sadece hatırlayarak kavrulacağımız bir güne götürüyorum. Depremden 3-4 yıl öncesinde, sonbaharın kendisini hissettirdiği 2 Ekim 2019’un öğleden sonrasına gidiyoruz. Adımlarım şehrin topoğrafyasına uyum sağlayacak şekilde hız kazanırken gözlerimi de onlara eşlik ederken buluyorum. Bir saat gibi işliyor ama aynı ivmeyle yol almadan, kendince, oraya özgü bir ritimle ilerliyorum. Bedenimdeki bu değişken temponun şehirdeki yansımasını görmek, beni adımlarımı takip ettiğim bir yolculuğa çıkarıyor. Zamanı dondurup mekana istiflediklerimizin sanki bizim parçalarımızmış da onlarsız yapamaz hale geldiğimiz uzuvlarımızmış gibi hissettiğim; öylesine bağrımıza bastığımız “şey”ler gibi çözmeye çalışıyorum. Bu anı, oranın şimdiki halini hatırlamadan, geçmişte yaşayıp onun devam ettiğini düşünerek hayal ediyorum. Yıkılmışlıkla yüzleşmeden, kendimi oranın o bildiğim varlığını hala sürdürdüğü hissiyle yaşamaya zorluyorum.
Adımlarımı attığım her sokakta benzer bir mekansal imgeyle karşılaştığımı idrak ediyorum. Mekanı bireyselleştiren ve Antakya’da yaşamın belirtisi olan bu nesne kadrajımdan asla çıkmıyor: Başımı her çevirdiğimde kırmızı biberleri görüyorum. Bir sebze bir kentle bu kadar mı özdeşleşir? Yavaş yavaş anlam kazanıyor sanki biberler. İç sesimi de yanıma alarak yürüyüşüme odaklanıyorum. Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günde, biberlerin kışa hazırlığın vazgeçilmez bir parçası olduğu gibi günlük rutinlerimizin de ayrılmaz bir unsuru haline geldiğini fark ediyorum. Onlar sayesinde güneşle temasın, mekansal oyununa vakıf olurken buluyorum kendimi. Hem acılı; biraz buruk, hem de asılı; başına buyruk bir tavır sergiliyorlar sanki.

Dış kapının dış mandalı izlenimini verseler de, dokundukları yerlere değer katmakta da üstlerine pek yok doğrusu. Evi sokağa, içeriyi dışarıya kaynaştırıp bir nevi yaşayan mekanın geçişken bir parçası olup çıkıyorlar; çıkıyor dediğime de bakmayın, bir yere gittikleri yok, sapasağlam köksalmış durumdalar. Bazen evlerin pencerelerinde, bazen damlardaki tepsilerde, bazense dükkanların vitrinlerinde gösteriyorlar kendilerini. İplere asılıyor, duvarlara tutunuyor, aşağı sarkıtılıyor ve güneşe meydan okuyarak olgunlaşıyorlar. Benim için ise bir nevi direnerek büyüyen ve acı çekerek olgunlaşan, ders niteliğinde okunan bir metne dönüşüyorlar.
Yoluma devam ettiğimde, Kurtuluş Caddesi’nden, Anafartalar’a, oradan da Mustafa Kemal Şeyhoğlu Caddesi’ne bağlandığımı fark ediyorum. Durup etrafıma bakarken, karşımda duran teras bir anda anlam kazanıyor; hem insanın soluklandığı ve gözlerini ufka daldırdığı hem de kentin karmaşasından bir adım uzaklaştığı ve kendine yaklaştığı bir yer haline geliyor. Yaşanan mekanı canlı kılan ve dışarısı gibi görünen bu mekanın, aslında evin bir uzantısı haline geldiğini anlıyorum. Terastaki kurutulmuş biberler, saksıdaki çiçekler ve köşeye iliştirilmiş sandalyeler ise mekanın canlılığını gösteren bir iz haline dönüşüyor. Bu izi en çok da biberler taşıyor diye düşünüyorum; bir bellek aracına dönüşüyor ve deneyimlenen mekanı yaşanır hale getiriyorlar. Onlar, içinde yazın sıcaklığını taşırken aynı anda kışa hazırlığın düzenini de temsil eden, nesne ötesinde bir anlam kazanıyor. Rüzgarla sallanıp mekanın ritmini belirlemekle kalmayıp dokunulduğunda kırılgan, koklandığında yakıcı, tadıldığında ise unutulmaz bir acı bırakıyor.
Bu sefer adımlarıma ara verip iç sesime daha da yoğunlaşıyorum. Biberler beni geçmişe, daha önce yaşadığım deneyimlere götürüyor. Sanki onların farklı formlarda, farklı mekan ve anılarla karşılıklarını bulduğumu hissediyorum. İncecik hamurla hazırlanmış Antakya’nın dar sokaklarında gezerken bile bulabileceğiniz katıklı ekmek geliyor aklıma. Onun ne kadar da gayri ihtiyari içselleştirdiğim bir yoldaş olduğunu düşünüyorum. Altı kaval üstü şişhane tabirine tezat oluşturacak şekilde, zeminde yığma taş üst katlarda ise ahşap karkasla uyum yakalayan binalar arasında elimde yarısı kalan katıklıyla kaybolduğum günler, teker teker seriliyor önüme. Kekiğin verdiği keskinlikle acıyı bastıran bu tat, ara sokaklarda bana her daim eşlik eden bir arkadaş oluyor. Lokmalarımın sonuna doğru gelirken geçtiğim sokağın da çıkmaz olduğunu anlayarak bir önceki dar sokaktan geri dönüyor ve yine Kurtuluş’a eriyorum.

Ardından, biberlerin sokağın acısını ve hafızasını evin içine taşıdıklarını anımsıyorum. Kalabalık aile toplantılarında akşam sofralarını süsleyen ceviz dolu bir muhammara geliyor aklıma. Bunun bir diğer versiyonunu, sabahları acılı ezme olarak da tükettiğimizi hatırlıyorum. Hiçbir şey olmasa bile çorbaya kattığımız pul biberlerini, tepsi kebabına eşlik eden biberlerin közlenmiş halini, içleri pirinç ve baharatla doldurulmuş kuru biber dolmalarını yad ediyorum sessizce. Bu lezzetlerin geçici birer misafir değil de o sofraların daimi bir ev sahibi olduklarını anlıyorum. Doğrusunu isterseniz, sen gitsen de biz burdayız diyen bir mülk sahibine dönüyorlar.
Antakya diyorum kendi kendime, acının içinde tatlılığıyla ne kadar da biberle bağdaşıyor değil mi?
Başlarken damağınızda kaybolmayan bir acı demiştim hatırlarsanız. Adeta ağzınızda bir yara, kalbinizde buruk bir boşluk, beyninize işleyen o derin anı, tam anlamıyla acının tarifi olarak sözcüklere dökülüp birbirine dönüşüyor. Bu acı, depremden sonra slogan haline gelen bir sözle bütünleşiyor:
“Ma rehna, nehna hon!”
Yani “Buradayız, gitmiyoruz.” anlamına gelen yerel bir kullanımla Antakya’yla özdeşleşiyor. Burada olup gitmeyen; acılı, asılı, takılı kalan bir şey tam da yokluğun karşısında bir direnişe dönüşüyor gözümde. Sofralarımızda bizi birleştiren, teraslarımızda varlığını sürdüren, pencerelerimizde boy gösteren, belki de göz ardı ettiğimiz bir mekansal unsurun; burada hiç bitmeyen bir yaşama tanıklık ettiğini fark ediyorum. Sanki dudağınızda kalan acı ve yağa bulanmış bir sos, etrafa yayılmış da hem bedeninizi hem mekanı çevrelemiş bir etki yaratıyor: Antakya’ya ise tüm iradesiyle ev sahipliği yapıyor.
Belki de hiç olmadığı kadar içimi acıtıyor bunları hatırlamak. Belki de biberin acılığını, bir sözü, bir yemeği, bir yeri yeniden hatırlamakla karıştırıyorumdur, kim bilir?
Acının sıcakla harmanlandığı kadim Antakya…
Not
- Metin içinde kullanılan görseller Yusuf Turhaner tarafından Ekim, 2019’da çekilmiştir.


