500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine | Deniz Dokgöz, Doğan Tekeli, Dürrin Süer, Emine Öğün, Eren Çıracı

YAPI Dergisi’nin 400. sayısıdan itibaren belgelenmekte olan, Türkiye mimarlığının son on yılında geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanan, böylece hem geçmişin birikimini görünür kılarak hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alan Dosya sayfalarında mimarlara ve akademisyenlere mimarlık pratiği eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini, kırılma noktalarının meslek ortamını ve ülke mimarisini nasıl etkilediğini, YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini sorduk.

Hazırlayanlar: Ebru Şevli, Mimar; Gülce Halıcı, Mimar

Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye mimarlık ortamının önemli tanıklarından biri olan YAPI Dergisi, 52 yıllık yayın hayatı boyunca yalnızca mimarlık üretimlerini belgelemekle kalmadı; aynı zamanda tartışmaların beslendiği bir zemin, yeni fikirlerin yeşerdiği bir alan ve Türkiye mimarlığının belleğini oluşturan temel kaynaklardan biri haline geldi. Bu uzun yolculuk boyunca sayfalarında yer verdiği projeler, eleştiriler, söyleşiler ve araştırmalar, yalnızca dönemin mimari eğilimlerini değil, aynı zamanda düşünsel altyapısını, toplumsal beklentilerini ve mesleki dönüşümlerini de yansıttı.

500. sayıya ulaşmak, bu nedenle bir sayı dönümü olmanın ötesinde, süreklilik kavramının kendisini kutlamayı, geçmişe yeniden bakmayı, yıllara yayılan tanıklıkları gözden geçirerek geleceğe dair taze sorular üretmeyi mümkün kılan anlamlı bir eşik oluşturuyor. Bu eşik, hem derginin kendi serüvenini değerlendirmek hem de Türkiye mimarlığının yakın tarihine kolektif bir gözle bakmak için bize benzersiz bir fırsat sunuyor. Bu nedenle özel dosyamızı “500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine” başlığıyla hazırladık. Bu başlık, bir yandan dergimizin yarım asrı aşkın yayıncılık serüveninin bir birikim noktası ve bu serüvenin arşiv niteliğine bir gönderme niteliği taşırken, diğer yandan Türkiye mimarlığının 400. sayıdan itibaren belgelenmekte olan son on yılda geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanıyor. Böylece hem geçmişin birikimini görünür kılıyor hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alıyoruz.

Son on yıl, mimarlığın tasarım, malzeme veya teknoloji üzerinden olduğu kadar; toplumsal, ekonomik ve politik bağlamların iç içe geçtiği çok katmanlı bir zemin üzerinden geliştiği bir dönem oldu. Kentsel dönüşüm süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni mekansal pratikler, mekansal adalet ve katılımcılık gibi kavramların tartışmalarda daha belirgin bir yer edinmesi, sürdürülebilirlik arayışlarının mesleki gündemi dönüştürmesi ve küresel ölçekli krizlerin yerel uygulamalara yansıması bu dönemi belirleyen en kritik başlıklar arasında yer aldı. Aynı zamanda dijitalleşmenin tasarım anlayışına getirdiği yeni araçlar, üretim biçimlerini ve düşünme yöntemlerini kökten etkiledi; mimarlık eğitiminin çerçevesi bu yeni koşullara göre yeniden şekillendi. YAPI Dergisi, tüm bu dönüşümlerin her birine kendi sayfalarında tanıklık etti. Kimi zaman gündemi belirleyen tartışmaların taşıyıcısı oldu; kimi zaman eleştirel bir mesafe sunarak düşünsel derinliği artıran bir platform işlevi gördü. Her proje dosyası, her makale, her görüş yazısı, döneminin ruhunu yansıtan bir belge niteliği taşıdı; mimarlık pratiğindeki kırılma noktalarını hem kayıt altına aldı hem de farklı perspektiflerden analiz etme imkanı sundu. Derginin sayfaları, böylece bilgi aktarırken düşünce üreten bir alan olarak şekillendi.

500. sayımız vesilesiyle, bu birikimi geleceğe taşıyacak yeni katkılar sunma arzusundayız. Türkiye mimarlığının son on yılına dair kapsamlı ve kolektif bir panorama oluşturmak, mimarlık yayıncılığının bu süreçlerle nasıl kesiştiğini tartışmak ve geleceğin belleğine kalıcı bir iz bırakmak bu çabanın merkezinde yer alıyor. Bu nedenle mimarları, tasarımcıları, akademisyenleri ve mimarlık alanının farklı aktörlerini bu özel sayıya katkıda bulunmaya davet ettik. Son on yılda mimarlık pratiği, eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini; kentsel dönüşümden sürdürülebilirlik tartışmalarına, teknolojik yeniliklerden toplumsal hareketlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan kırılma noktalarının mesleği nasıl etkilediğini; YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini paylaşmalarını istedik. En önemlisi, geleceğe aktarılacak bir mimarlık belleği oluşturmak adına hangi deneyim ve tartışmaların kayda değer, hangi soruların ise hala yanıt beklediğini birlikte tartışmayı amaçladık.

“Mimarlık yayıncılığının can çekiştiği ve bir çok mimarlık yayınının faaliyetini durdurduğu bu dönemde YAPI Dergisi’nin varlığı ve sürekliliği önemli. Kent, mimarlık ve toplumsal gündemin ve nitelikli tasarımların sayfalarında yer alması mimarlık paydaşları adına bir umut.”

Deniz Dokgöz, Prof. Dr.
Dokuz Eylül Üniversitesi


Mimarlık pratiği anlamında Türk mimarlığının son on yılına baktığımızda tartışmayı kamu kurumları ve özel sektör olmak üzere iki eksen üzerinden yürütmek olası. Kamu yapılarının inşa etme sürecinde ulusal veya uluslararası yarışmaların açılmadığı, var olan nitelikli kamu yapılarının deprem riski öne sürülerek yıkılması ve yerine son derece sıradan Osmanlı-Selçuklu biçimsel kabullerinin ötesine çıkamayan, ölçeksiz, bağlamsız mekansal kurguların hızla inşa edilmesi; buna karşılık yarışma kurumunun vizyoner birkaç belediye yöneticisi tarafından tercih edildiği bir mimarlık pratiğinin olduğunu söylemek mümkün. Özel sektörde ise vizyonlu yöneticilerin hayli kısıtlı olduğu ortamda niteliksiz bir mimari üretimin olduğu görülmekte. Nitelikli mekan talep etmeyen ve bu talebe alet olan mimarlar ile kentlerimizin hali ortada. Mimarlık eğitimi üzerinden baktığımızda niteliksiz yapılı çevrenin oluşumuna katkı veren bir eğitim sistemi ile karşı karşıya olduğumuz görülmekte. 140’a yakın mimarlık okulu olması, bu okulların çok büyük çoğunluğunun apartman üniversitesinden hallice mekanlarda yetersiz kadrolar ile niteliksiz eğitim vermesi ve bu üretimi tetiklemesi olarak özetlenebilir. Mimarlık söylemi için de, bulunduğumuz akademik ortamın yeni söylemler üretmekten yoksun mimar köleler üreten bir kısır döngüyü tariflediği ortada. Son on yılda ülkede üretilen ve mimarlar dışında dillere pelesenk olan söylem ise “yatay mimari”.

Kentsel dönüşüm, ülke genelinde mimarlığa dair bir fırsat yaratabilecekken yanlış kararlar ve yanlış uygulamalar ile içinden çıkılamayan ve kentlerimizi nefes alınmayan şantiyelere dönüştüren bir konu. Parsel bazlı dönüşüm olarak adlandırabileceğimiz bu yapım faaliyetinin ada bazlı ve sosyal donatıları içermeyecek şekilde kurgulanması ile birlikte içinden çıkılamayacak bir noktaya doğru evrildi. Bu noktada planlama kararlarının kentlerin topoğrafik ve coğrafi ögelerinin hiçe sayması ve metrekare bazlı bir üretimi tetiklerken nitelikli mekan gereksiniminin talep edilmemesi ve sunulmaması kısır bir dönüşüm modeli oluşturdu. Sürdürülebilirlik konusu janjanlı bir jargon ötesine geçemeyen bir söylem. Teknolojik gelişimin salt malzeme kararlarına indirgenmesi de bu jargonu besleyen bir diğer ayak. Toplumsal hareketler mimarlık anlamında nitelikli birkaç yapının ya da yerin korunması çalışmalarının ötesine geçememiş bir durum. Nitelikli yapısal çevrenin korunması konusunda “yeniden işlevlendirme” kavramı değerli. Artık sürekli yeni yapı üretme değil var olanı değerlendirme bir nevi “yıkmadan mimarlık yapma” pratiğinin yaygınlaşması gerekiyor.

Mekan üretiminde başat aktörlerden en önemlisi işveren. İster kamu isterse de özel sektörde olsun “nitelikli mekan talebi” iyi mimarlığın oluşmasını sağlıyor. Maalesef bu talep ülkede üretilen inşaat oranına göre çok düşük bir seviyede. İyi mimarlık iyi işveren ile mümkün. Son on yılda özel sektördeki hızlı kapital değişiminin yarattığı yeni varsılların niteliksizliği mekanlara da yansımış durumda. Kamu kaynaklarının harcanmasında da niteliksiz yönetici çokluğu bir sorun. Özellikle belediye gibi farklı dönemlerde farklı yöneticilerin var olan ve devam eden projeleri yok sayarak bürokratik sürekliliği zedelemesi, kendi dönemini önceki dönemi yok sayarak yeni baştan üretmeye çalışması ciddi bir problem. Mimarlık yayıncılığının can çekiştiği ve bir çok mimarlık yayınının faaliyetini durdurduğu bu dönemde YAPI Dergisi’nin varlığı ve sürekliliği önemli. Kent, mimarlık ve toplumsal gündemin ve nitelikli tasarımların sayfalarında yer alması mimarlık paydaşları adına bir umut.

“YAPI Dergisi bugün yapı malzemesi, teknolojisi, tasarım, uygulama ve kuramsal mimarlık gibi mimarlığın tüm alanlarını kapsayarak eksiksiz, olgun bir mimarlık dergisi haline gelmiştir.”

Doğan Tekeli, Mimar
Tekeli – Sisa Mimarlık Ortaklığı


500. Sayısında YAPI Dergisi

YAPI Dergisi 500. sayısına başarıyla ulaşmış bulunuyor. Ne mutlu.

Başarının anahtarının sebat olduğunu söyleyenler, yazanlar var. Ancak başarı; bence sebat, bilgi birikimi ve gayretle yoğrulunca elde edilebiliyor. YAPI Dergisi işte bu tür bir sebatın ürünüdür. 1968 yılında Sayın Doğan Hasol ve arkadaşlarının hayata geçirdiği unutulmaz Yapı Endüstri Merkezi 5. yılında, daha önce yayımladığı küçük broşürlerin yanı sıra devamlı, aylık bir yayın olarak YAPI Dergisi’ni yayımlamaya başlamıştı. Başlangıçta küçük boyutlu, içeriği görece sınırlı olan YAPI Dergisi zamanla zenginleşerek tam bir mimarlık ve sanat dergisine dönüştü. Daha ileri aşamalarda boyutu da büyüdü. Doğan Hasol yönetiminde yıllarca Türk mimarlığının en çok aranan dergilerinden biri olmayı başardı. Yapı Endüstri Merkezi ile yaklaşık 40 yıl süren bu başarılı dönem, bu sürenin sonunda yazık ki toplumumuza özgü önemli bir rahatsızlıkla karşılaştı. Yapı Endüstri Merkezi’nin kurucuları olan ilk kuşak ortaklar yavaş yavaş vefatlar, ayrılmalar sonucu yerlerini ikinci kuşağa bıraktılar. Yeni ortaklar maalesef ilk kuşağın amaçlarını, hedeflerini, hizmetlerini değerlendiremediler; farklı amaçlar benimsediler. 2012 yılına geldiğimizde Doğan Hasol, yeni yöneticilerle anlaşamayarak Yapı Endüstri Merkezi yönetiminden ayrıldı. Bir süre sonra Yapı Endüstri Merkezi, tüm iştiraklerini tasfiye ederek ortadan kayboldu. Yapı Endüstri Merkezi’nin iştiraklerinde çalışanlardan Mesut Kaya yayınevi ile kitabevini, Sayın Yasemin Şener YAPI Dergisi’ni yaşatabilmek amacıyla ve büyük bir özveriyle bu kurumları devraldılar.

Toplamı 57 yılı bulan tüm bu süreci yakından izledim. Yapı Endüstri Merkezi’nin sergilerini, konferans dizilerini, çeşitli mesleki etkinliklerini, YAPI Dergisi’nin 500 sayısını takip ederek yararlandım. YAPI Dergisi bugün yapı malzemesi, teknolojisi, tasarım, uygulama ve kuramsal mimarlık gibi mimarlığın tüm alanlarını kapsayarak eksiksiz, olgun bir mimarlık dergisi haline gelmiştir. Her sayı, derginin yöneticisi Yasemin Şener’in sunuş yazısıyla başlıyor; kurucusu Doğan Hasol’un güncel sorunları içeren yazısıyla devam ediyor. Derginin üç akademisyen köşe yazarı, her ay uygun gördükleri konularda düşüncelerini paylaşıyorlar. Dergi sık sık olmasa bile benim meslektaşlarımla paylaşmayı gerekli gördüğüm yazılarıma sayfalarını açıyor. Haberler, ilginç dosya konuları, Türkiye ve dünyadan seçkin tasarımlar, yapılar dergiyi tamamlıyor.

YAPI Dergisi, bence, hem yazarına hem de okuruna saygılı, sıcak bir yuva gibi yaşamını sürdürüyor. 500. sayıya ulaşmadaki en büyük pay sahibi Doğan Hasol’u ve ekibini, sonra Yasemin Şener ve onların ekiplerini içtenlikle kutluyor; teşekkürlerimi sunuyorum. Bugünkü ekibin gayretlerinin devamını, vakti gelince görevlerini başarı ve gururla yeni ekibe devretme mutluluğunu yaşamalarını diliyorum.

“Derginin 500. sayıya ulaşması, sadece bir yayıncılık başarısı değil; aynı zamanda mimarlık belleğinin kayda geçirilmesi, çoğulcu söylemin güçlenmesi ve mesleki tartışmaların geleceğe taşınması açısından da büyük bir değere sahiptir.”

Dürrin Süer, Mimar
M+D Mimarlık


Türkiye’de mimarlık, son on yılda yalnızca mekan üretim süreçleriyle sınırlı bir faaliyet olmanın ötesinde toplumsal, politik ve ekonomik dönüşümlerin merkezinde konumlanan bir disiplin olarak daha görünür hale gelmiştir. Bu döneme tanıklık eden biri olarak, mimarlığın yalnızca teknik ya da estetik kaygılarla sınırlı bir meslek olmadığını, aynı zamanda toplumsal sorumluluklarla örülü, eleştirel düşünce üreten ve kamusal hayatın niteliğini doğrudan etkileyen bir alan olduğunu daha derinden hissettiğimi söyleyebilirim.

Son on yılın en kritik kırılma noktasının kentsel dönüşüm süreçleri olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin farklı kentlerinde hayata geçirilen projeler, yalnızca fiziksel çevreleri dönüştürmekle kalmamış; toplumsal hafızanın biçimlenişi, gündelik yaşam pratikleri ve aidiyet duyguları üzerinde de belirleyici etkiler yaratmıştır. Ne var ki bu dönüşümlerin çoğu, sosyal adalet ilkeleri gözetilmeden, kentsel bellek dikkate alınmadan ve katılımcı süreçler işletilmeden yürütülmüştür. Parsel bazlı, mülkiyet merkezli ve rant odaklı yaklaşımlar, nitelikli yapılı çevreler üretme potansiyelini zayıflatırken; kentlerin çeşitlilik, süreklilik ve çok katmanlılık gibi değerlerini de aşındırmıştır.

Oysa mevcut kentsel dokunun değerlerini koruyan, toplumsal aidiyeti güçlendiren, kapsayıcı, sürdürülebilir ve daha nitelikli mekanlar sunan bir dönüşüm mümkün olabilirdi. Bu eksiklik, son on yılda mimarlığın yalnızca mekan inşa eden bir meslek olmadığını; aynı zamanda toplumsal dönüşümlere tanıklık eden ve kimi zaman da bu dönüşümlere direnç geliştiren bir pratik olduğunu belirginleştirmiştir. Ekonomik, politik ve toplumsal koşullar mesleki pratiğin yönünü belirlerken, aynı zamanda eleştirel düşünceye ve alternatif üretim biçimlerine de alan açmıştır. Özellikle genç kuşak mimarların yeni kolektif üretim modelleri geliştirmesi, dayanışma ağları kurması ve mekanı bir hak mücadelesinin parçası olarak ele alması bu dönemin dikkat çekici kazanımları arasında sayılabilir.

Geleceğe aktarılması gereken en önemli tartışmanın “mekansal adalet” olduğuna inanıyorum. Mekanın yalnızca sermaye odaklı bir dönüşüm alanı değil; toplumsal eşitlik, katılım ve adalet ilkeleri çerçevesinde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Yapılı ve doğal çevreye karşı sürdürülebilir bir yaklaşım geliştirmek, yalnızca ekolojik kaygılarla değil; aynı zamanda toplumsal sorumluluk ve etik bilinçle de ilişkilidir. Bu tartışmalar akademik bir kavram seti olmanın ötesinde, mesleğin toplumsal sorumluluklarını ve etik sınırlarını hatırlatan kritik dönüm noktalarıdır. Mimarlık kültürünün gelişiminde yayıncılığın rolü ise göz ardı edilemez. YAPI Dergisi, yayın yaşamımın başlangıcından itibaren yalnızca bilgi aktaran bir mecra olmanın ötesinde, tartışmaları görünür kılan, farklı seslere alan açan ve mimarlık pratiğinin politik boyutunu gündeme taşıyan bir platform işlevi üstlenmiştir. Derginin 500. sayıya ulaşması, sadece bir yayıncılık başarısı değil; aynı zamanda mimarlık belleğinin kayda geçirilmesi, çoğulcu söylemin güçlenmesi ve mesleki tartışmaların geleceğe taşınması açısından da büyük bir değere sahiptir.

Son on yılın tüm çelişkileri, dönüşümleri ve dirençleri içinde mimarlık, yalnızca mekan tasarlamanın ötesinde, toplumsal ve etik bir duruş geliştirmeye davet eden bir alan olduğunu yeniden hatırlatmıştır. Gelecek için en önemli sorumluluğumuz, bu deneyimlerin ışığında, mekanı adalet, katılım ve sürdürülebilirlik ilkeleriyle yeniden düşünmek olacaktır.

“YAPI Dergisi’nin kendi alanındaki tartışmalarda oldukça objektif ve kapsamlı eleştirel bir yaklaşımı benimsediğini ve tanıklıklarında tarafsızlığını korumaya özen göstererek, tasarımın ve tasarım ortamının seviyesinin yükselmesine katkı yaptığını söyleyebilirim.”

Emine Öğün, Mimar


Mimarlığımızın son on yılının değerlendirilmesi ülkemizin yaşamış olduğu süreçlere, geçmişe bakmayı zorunlu kılar. Kırılma noktaları o kadar belirgindir ki, mimarlık tarihimizde yapılacak kısa bir yolculukta kolaylıkla fark etmek mümkündür. On sekizinci asır başında aniden başlayan “yeni üslup” akımının ürünleri Fransız kökenli rokoko tarzındaki Sad-âbâd Kasrı ve çeşmeler ilk büyük yabancılaşmanın meyveleridir. Onları barok üslupta inşa edilen camiler ile kışlalar izler; ardından neoklasik, ampir, art nouveau gibi eklektik üsluplar mimariye hakim olurlar. Osmanlı padişahlarının ve yöneticilerininin Avrupa’yı taklitle ülkenin çağdaşlaşacağına yönelik saplantısı arttıkça özgün mimarlık anlayışı giderek hor görülür, unutulur. İki asırlık bu uzun sürece tepki, milli kimlik taşıyan mimariyi hedefleyen “milli mimari rönesansı” hareketi ile gelse de; millilik, Batılı bina tipolojisine uygun kamu binalarının cephelerinde Osmanlı mimarisi klasik dönemine ait sütun başlığı, kemer, süsleme, kubbe gibi unsurların kullanımıyla sınırlı kalır. Cumhuriyet, hedeflediği modernleşmenin gereği olarak Batı’dan uluslararası üslubu ithal eder; ancak çok geçmeden estetik yoksunluğu ve kişiliksizlik eleştirileriyle karşılaşan kübik mimari yerini Selçuklu-Osmanlı detaylarını önemseyen ikinci milli mimari akımına bırakır. 1950’lerin başına gelindiğinde tekrar Batı’da yaygınlaşan modern mimarlık ürünlerinin kopyalanması yoğunluk kazanır.

Gerilim günümüzde de aynı noktalarda devam ediyor; fakat eskisi kadar radikal kırılmalara ve ayrışmalara yol açmıyor. Bunun nedeni doğrudan etkileşim içerisindeki mimarlık pratiği, söylemi ve eğitiminde toptancı savrulmalar yerine farklı eğilimlerin ötekini umursamadan bir aradalığı kabullenme hali olsa gerek. Artık akımlar yerine, hızla değişen modalar var. İnşaat endüstrisinin sunduğu yenilikler ve çeşit zenginliği, strüktürel çözümleme olanaklarının gelişmesi mimarinin de dilini etkiliyor. Geçmişi referans alma iddiası ile en yeniyi, benzersiz olanı amaçlayan farklı tasarımlar yan yana gelebiliyor. On sekizinci yüzyıldan bugüne yaşanan köklü kırılmalar, bireyleri fiziki çevredeki değişimleri, dönüşümleri kolayca kanıksamaya alıştırdığı için toplum bu durumdan rahatsızlık duymuyor. Son on yılda, otuz yıl öncesine göre kıyaslanamayacak sayıda çok yeni tasarım böylesi bir mimarlık ortamında vücud buldu, ancak hayatın tüm alanlarının farklı katmanlarına yansıyacak yüksek standartta özgün bir fiziki çevrenin oluşumuna katkı yapanları sayısı yeterli değil.

Son on yılda deprem bölgelerindeki kentsel dönüşüm olgusunun mimarlık üretimine nicelik açısından olumlu katkı yaptığı rahatlıkla söylenebilir. Çok sayıda konut ve sosyal donatı yapısı tasarlanmakta ve hızla inşa edilmekte. Yapıların çevre üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmek amacıyla malzeme seçimi, enerji-su verimliliği, atık yönetimi gibi konularda da belli bir farkındalık söz konusu. 2050 Net Sıfır Emisyon programını kabul eden ülkemizde konuyla ilgili mevzuatlarda gerekli düzenlemelerin yapılıyor olması önemli. Burada temel mesele mevcut şehir dokularını koruyarak ne ölçüde hedefe ulaşılacağı. Çok katlı bir binanın cephe ve çatısını bitkiyle yeşillendirmenin yeterli olmayacağı aşikar. Şehir planlamasının geleceğe yönelik olarak stratejik yeni bir anlayışla dönüştürülmesi bir zorunluluktur. Yeşil bina önemli bir kazanımdır, ancak insan ve insan ölçeği esas alınarak planlanan bir şehir bütünlüğünde yer alması kaydıyla.

Yukarıda da belirttiğim gibi son on yılda özellikle İstanbul başta olmak üzere kentsel dönüşüm kapsamında şehirlerde hayata geçirilen, yerinde kat artırarak deprem güvenli konutlar inşa deneyiminin ve bu konuyla ilgili tartışmaların önemli olduğunu düşünüyorum. Depreme güvenli konut bir zorunluluk olduğu kadar bir haktır da; ancak bu devasa sorunun üstesinden gelmek de son derece karmaşık, yüksek maliyetli ve zordur. Karar vericiler, işin aciliyeti ve ekonomik zorluklar yanında, bina sahiplerinin yer değiştirmeyi tercih etmemesi nedeniyle ağırlıklı olarak yerinde dönüşümü tercih etmektedir. Mevcut şehir dokusunda yoğunlaşmayı ve inşaat zorluklarını da beraberinde getiren bu deneyim, daha ileride, parsel yerine ada ve bölge ölçeğinde dönüşüme, alternatif yeni şehir projelerin tercih edilmesine kapı aralayabilir. Mevcut uygulamalardan elde edilmekte olan tasarım, inşaat ve sosyal alanlardaki deneyimler yeni tasarımların biçimlenmesinde belirleyici rol oynayacaktır. Son on yıl da benim için öncekilerden farklı geçmedi. Çok az “iş” yapan bir mimar olarak genç meslektaşlarımızın üretkenliğini takdirle izliyorum. Fark ettiğim en büyük değişiklik, önceki on yıllara göre mimari tasarım sayısındaki ve programlardaki artış.

Henüz mimarlık öğrencisiyken tanıştığım YAPI Dergisi’nin sanat, mimarlık, mimarlık tarihi ve teorisi, şehircilik ve düşün dünyasına katkısını değerli buluyorum. 1970’li yılların başında ilk kez okuyucusuyla buluşan dergi, özenli tasarımı ve doyurucu içeriğiyle, uzun yayın hayatı boyunca kalitesinden hemen hiç ödün vermeden, iç ve dış mimarlık ortamındaki gelişme ve yeniliklerden okuyucularını haberdar etmiş; fikirleri, eleştirileri mimarlık ortamının dar çerçevesi içerisine hapsolmaktan kurtararak, onların geniş topluluklara ulaşmasında, etkileşimin sağlanmasında önemli rol oynamıştır. Mimarlık, tutarlılıklar kadar çelişkileri, ikilemleri de bünyesinde barındıran dinamik bir yapıdadır. Mimarlığın belirleyicileri ve uygulayıcıları zaman içerisinde değişebilir; örneğin, yer ve kimlik sorusuna verilecek yanıtlar farklılaşabilir. Dolayısıyla bilgi ve bilgiye dayalı eleştiri önemlidir. YAPI Dergisi’nin kendi alanındaki tartışmalarda oldukça objektif ve kapsamlı eleştirel bir yaklaşımı benimsediğini ve tanıklıklarında tarafsızlığını korumaya özen göstererek, tasarımın ve tasarım ortamının seviyesinin yükselmesine katkı yaptığını söyleyebilirim.

“Sloganların ve proje görsellerinin baş döndürücü bir hızda aktığı sosyal medya çağında mimarlık yayınlarının mimarlığı gerçekten tartışabildiğimiz bir mecra olmasını ayrıca önemsiyorum.”

Eren Çıracı, Mimar
FIELDS


Bir süredir 1970’lerle ilgileniyorum. Tafuri’nin mimarlığın dünyayı değiştiremeyeceğini, avangardın kapitalizm tarafından yutulduğunu söylediği; Avrupa’da Rossi’nin, Amerika’da Eisenman’ın modernist projenin çöküşünün ardından otonomiyi farklı şekillerde ele aldıkları yıllar. Dönemin çelişkilerini yine Tafuri’nin “Mimarlık ve Ütopya” kitabındaki önsözünden bir alıntı çok iyi anlatıyor: “Mimarlığın günümüzdeki draması şu: Mimarlık kendini ‘saf’ bir mimarlığa dönme zorunluluğunda hissediyor, ütopyasız forma ya da en iyi senaryoda yüce bir işe yaramazlığa. Mimarlığa ideolojik bir elbise giydirmeye çalışan kandırmaca girişimlere karşı bu sessiz ve modası geçmiş saflıktan bahsedenleri tercih ederim. Her ne kadar bu saflık acınası bir anakronizm barındıran ideolojik saiklere sahip olsa da…”

Mimarlığın ancak eleştirel bir duruş sergileyebileceğini, dünyayı değiştirmenin yolunun politika ve ekonomiden geçtiğini söyleyen ve kahraman mimar figürünü reddeden Tafuri’nin açtığı yol günümüzde mimarlığın kendini nasıl konumlandırması gerektiğiyle ilgili tartışmalara da ışık tutabilecek nitelikte. Mimarlık nesnelerinin gerçek anlamıyla sağlam temelleri olmasına, kalıcı olmalarına rağmen mimarlığın her dönemde kendine bir yer bulmaya çalışması mimarlığın hem ironisi hem de her yönüyle sürekli değişen, dönüşen hayatın bir parçası olmasının işareti olsa gerek. Günümüzde Türkiye dünyanın geri kalanı gibi birçok krizle karşı karşıya; küresel ısınma, doğal afetler, gelir adaletsizliği ve barınma sorunu ilk akla gelenler. Mimarlık yoluyla bu krizleri aşmak mümkün mü? En azından mimarlığın bir katkısı olabilir mi? Ya da olursa ne yolla olur? Mimarlık elimizde bir çekiç, onun için bu sorunları çivi çakarak çözebileceğimizi mi düşünüyoruz? Yoksa mimarlığın her türlü ekonomik ve sosyal faaliyetin içinde olduğundan yola çıkarsak, tüm bu süreçlerde dönüştürücü bir etkisi olabilir mi? Bu ve buna benzer sorular mimarlığın bugün kendine kurmaya çalıştığı meşruiyet zemininin temelini oluşturuyor.

İklim krizi örneğinden gidecek olursak; mimarlık nesnesi karbon ayak izine, ısı yalıtım katsayısına ya da ürettiği elektriğe indirgenebilir mi? Eğer mimarlığı bu değerler üzerinden konuşacaksak artık mimarlığı ekolojinin ya da mühendisliğin bir alt disiplini olarak görmemiz gerekiyor. Ya da barınma krizini ele alacak olursak, bir takım sivil inisiyatifler, resmi kurumlar ve şirketler arasında mekik diplomasisi yürüterek mahalle ölçeğinde düşük bütçeli sosyal konut üretmek ölçeklenebilir bir faaliyet midir? Bu soruya cevap ararken aklımızın bir köşesinde İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle Avrupa’da sosyal devletlerin ürettiği nitelikli mimari işleri bulundurmamızda fayda var. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Diğer taraftan, kapitalizmin karşıtını özümseme becerisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Siyaset, bürokrasi ve demokratik kurumlar üzerinden yürümesi, sonuç almayı daha gerçekçi kılacak konular, sergiler ve etkinlikler üzerinden tartışıldığında ehlileşebiliyor.

Tafuri’den başlayarak tartışmanın özerklik tarafında ise, mimarlığın muktedir olduklarının sınırları konusunun Frankfurt Okulu temelli bir eleştirel duruşa evrildiğini söyleyebiliriz. 2000’lerin başlarında eleştiri-sonrası söylem, bu eleştirel duruşu toplumdan kopuk, elitist, üstten bakan ve fazla akademik bir pozisyon olmakla eleştirmiş, kapitalizmin kendi dinamikleri içerisinden bir dönüşümün mümkün olduğunu iddia etmişti. Bu söylemin ne kadar başarılı olduğu tartışılır.

Kendi adıma, son on yılda yukarıdaki sorulara ve sorunlara bir cevap olarak değil ama bir başlangıç noktası olarak nesne yönelimli ontolojinin mimarlık gündemine girmiş olmasını önemsiyorum. Bu düşünce okulunun öncülerinden Graham Harman’ın mimarlığın indirgenemeyecek bir boyutundan bahsederken Aldo Rossi’yi işaret etmesini yarım asırlık bir tartışmada yeni bir soluk olarak görüyorum. Sloganların ve proje görsellerinin baş döndürücü bir hızda aktığı sosyal medya çağında mimarlık yayınlarının mimarlığı gerçekten tartışabildiğimiz bir mecra olmasını ayrıca önemsiyorum.