İstanbul Niçin Bu Hale Geldi?
Aydın Boysan, Mimar
İstanbul’un nüfusu 1950 yılında bir milyondu, şimdi ise yedi milyon. Ama ben inanmıyorum. Çünkü Etiler’de bile doğru dürüst nüfus sayımı yapılamadığına göre on milyonu bulmuştur. 40 yılda bir milyondan on milyona çıktık. Bu cahillik işi. Neden bu kadar çok çoğalıyoruz? Nüfus kontrolü konusunda konuşmak için kürsüye gelen söze şöyle başlıyor: “Dünyada pek çok kaza, çocuklar yüzünden meydana gelir. Pek çok çocuk da kaza yüzünden.” Biz sevişmekle çocuk doğurtmak arasındaki farkı anlatamadıkça nüfus patlaması devam edip gidecektir. İstanbul’un nüfusu yalnız doğum yüzünden değil göç yüzünden de artıyor. İstanbul’un taşı toprağı altın. İstanbul’da öyle meslekler var ki; Dolmuş Kahyası, Hamal Kahyası, Lotaryacı, Iskatçı, Hela İşletmecisi ve Siyasal Parti Uşağı. Bunların hiçbiri üretici değil. Bütün bu kargaşa içinde İstanbul’da plan yapılamıyor. Gelecek düzen altına alınamıyor. Ayrıca politikacılar plana yatkın değil. Çünkü planlama, keyfi karar hırslarını engelliyor. İstanbul tarihini kebaptan önce ve kebaptan sonra diye ikiye ayırıyorum. İstanbul’da cibilliyet bozulmasının başlangıcı 1950’li yıllarda olmuştur.
Böylece Müslüman – Türk Istanbul yok edildi. Menderes: “Bu işleri neden İstanbul’da yapıyorsun” sorusuna, “Bir metre gavur kaldırımı yapmadım” diye yanıtladı. Daha sonra şehirde parasızlık yüzünden hiçbir şey yapılamayan dönemler yaşandı. Hükümetler ilgilenmedikçe, belediyeler parasızlık yüzünden bir şey yapamadı. Sonra para açısından rahat bir dönem geldi. Bu döneme muhterem Dalan damgasını bastı. İstanbul’da bir Dalan depremi başladı. İlk önce nazım plan bürosunu kaldırdı. Bunun sonucu, değil geleceğin planını yapmak geçmişin planını bile bulmak olanaksızlaştı. Tek kişi kararlarıyla boğaza kazıklı yollar yapıldı. Yüzde altılık imar izni ile Boğaz talan edildi. Arazi mahvoldu gitti. Şimdi Bruno Taut’u anmanın sırasıdır. 50 yıl önce Türkiye’ye mimarlık eğitimi vermek üzere gelen Taut, Boğaziçi’nde kendisine bir ev yapmıştır. Tek direk üzerine yapılan bu ev, araziye hiçbir şekilde dokunmamıştır. Doğaya da zarar vermemiştir. Fakat en mükemmel şekilde yerleşmiştir. Bundan ders almadık. Vahşi istinat duvarlarıyla birtakım binalar yaptık. Maçka’daki Japon Oteli, Şişli’de 650 bin metrekarelik inşaat alanı, metro yerine şehrin kenarına bir yere yapılan ve adının ne olduğu bile saptanamayan hafif raylı sistem ve arazinin vahşi bir biçimde delindiği Gümüşsuyu’ndaki füze. Bütün bunlar tek kişi kararlarıyla yapıldı. İstanbul’da ne yapılmadı? Metro yapılmadı, ulaşım sorununa hiçbir çözüm getirilmedi. Ürețici tüketici bağı kurulmadı. Hal, mafyanın elinde kalmış durumda. Temizlik denetim altına alınmadı. Yoğurtların içine hala ne kadar su katılacağı belli değil. Bereket ki Dalan üçüncü köprüyü yapamadan gitti. Bütün bu olaylar suskunluktan kaynaklanıyor. En ünlü mimarlarımızdan birisi Menderes’e “siz dünyanın en büyük şehircisisiniz” demişti. Biz ancak mırıldanıyoruz. Dürüst bir şekilde sesimizi yükseltemiyoruz. Mimarlar Odası ne yapıyor? Mimarlar Odası, “Tarlabaşı” işiyle ilgilenmektedir. Ne yaparsanız yapın Tarlabaşı üzerinde durmaktadır. Şehir harman yerine dönmüş, Mimarlar Odası “Tarlabaşı” demektedir. 50 yıl sonra İstanbul’un nüfusu 25 milyon olacak, Mimarlar Odası yine “Tarlabaşı” diyecektir. Ve sonra Mimarlar Odası son belediye başkanı, seçildikten üç ay sonra başkana başarı şildi verdi.
Üniversitelere gelince, üniversitelerin suskunluğunun başlangıcı 147’ler olayına gider. 30 yıl önce 147 kişi diktatörce bir kararla üniversiteden çıkarıldı. Kalanlar ağzını açmadı. Neden? Kurtulduk diye. Eğer 147’ler olayında üniversiteler ağızlarını açma cesaretini gösterseydiler bugün YÖK başlarına gelmezdi. Bütün bunların nedeni aydın kişi suskunluğundan, vurdumduymazlığından, tembelliğinden ve korkusundan kaynaklanmaktadır. Bütün bu yapılanlardan ve yapılmayanlardan sonra yanlış işle, doğru iş takas yapılabilir mi? Takas ticarette olur. Politika bezirganları takas hesabına giremez. Buna hakları yoktur.
Gümüşsuyu füzesi, Haliç’in maviliğiyle temizlenemez. Eminönü’nde otobüs bekleyip perişan olan insanlara da deniz otobüsünün keyfi anlatılamaz. Gördüğümüz İstanbul hepimizin sorumluluğu altındaki bir şehirdir. Bu İstanbul’u nasıl görüyorsak, o gördüğümüz şey bizim aynada gördüğümüz kendi çehremizdir. Biz galiba İstanbul hemşehrileri ve Türk vatandaşları olarak ya çok icraat yapanlardan ya da hiç icraat yapmayanlardan çekeceğiz.


