Banu Uçak & Ömer Selçuk Baz: “Bizi olduğumuz gibi gösteren bir kitabımız olsun…”

“Projeleri insanlar başından sonuna kadar, pek çok yerde izleyebiliyor. Burada özgün olan şey, birilerinin bu projelere başka bir yerden bakmış olması. Bunu da gerçekten ciddiye alarak; belki ilk anda akla gelmeyecek yöntemlerle, başka bağlantılar kurarak anlatmaları. Bu yönüyle, tek başına ilginç bir durum…”
Bu kararla yola çıkan Yalın Şeyler, mimarlık anlatısına dair yerleşik kalıpları sorgularken; Yalın Mimarlık’ın üretimlerini alışılagelen şekilde tipolojik ya da kronolojik bir sıralama yerine, parçalı ve spekülatif bir kurgu içinde, pratiğin gerilimleri ve çelişkileriyle birlikte tartışmaya açıyor. Mimar Ömer Selçuk Baz ve kitabın yazarı Banu Uçak’la yaptığımız bu söyleşide, Yalın Şeyler’in ortaya çıkış fikrinden editoryal kurgusuna, üretim sürecinden yayın serüvenine uzanan çok katmanlı yolculuğunu konuştuk.
Yasemin Şener, Mimar
YASEMİN ŞENER Yalın Şeyler kitabının fikri ilk ne zaman, nasıl ve hangi ihtiyaçtan doğdu? Sizi bir araya getiren koşullar nasıl gelişti?
ÖMER SELÇUK BAZ Aslında bir süredir, farklı tonlarda, farklı işlerde ve farklı ölçeklerde üretim yaptığımız için, kendimize uzaktan bakamadığımızı ve bir şeylerin biriktiğini fark ettik. Bir yandan kamusal yapılar, kültür yapıları; bir yandan özel sektör işleri… Zaman da bu çeşitliliği mümkün kılacak şekilde ilerledi ve ofise bazı şanslar getirdi.
Biz hep yapan taraftayız. Şantiyeler, tasarımlar, üretim süreçleri içinde sürekli hareket hâlindeyiz. Ama çevremizden, özellikle de güvendiğimiz insanlardan, yaptığımız işlerin nasıl, nerede ve hangi koşullarda var olduğuna dair bir temsil aracının çok anlamlı olacağı yönünde geri dönüşler alıyorduk. Özellikle Nevzat Sayın başta olmak üzere. Bu sadece bir gösterim meselesi değil; hem kendi zihnimizi toparlamak hem de mimarlık ortamı ve mimarlıkla ilgilenen farklı aktörler için, tek tek görülen ama bir araya geldiğinde başka anlamlar üretebilecek mekansal üretimleri bir arada sunmakla ilgiliydi.
Bizim gibi yapma odaklı, sürekli üreten bir ofis için bu zor bir şey. Çünkü bir yandan üretmeye devam ederken, bir yandan da başka bir kanal açmanız gerekiyor. Açıkçası böyle bir alışkanlığımız ne kadar vardı, tartışılır. Proje ve tasarım dokümantasyonunu belirli ölçülerde yapıyorduk, işleri görünür kılmaya çalışıyorduk ama kitap bambaşka bir iş.
Bu fikir oluşmaya başlayınca, “Nasıl yaparız, kimle yaparız?” diye düşünürken benim için çok da fazla seçenek yoktu. Banu’yu davet ettim. Metinlerini çok beğeniyordum; farklı ortamlarda da konuşuyorduk zaten. Eminim başkalarıyla yaptığı işlerde de metinlerin biraz daha hacimli olabileceği sıkça söylenirdi ama bu kitap başka bir şeydi.

Yalın Şeyler lansmanından.
YŞ Banu sen bu teklifi aldığında ne hissettin? Mimarların kitaplarını sadece edite etmek bile başlı başına ürkütücü bir iş. Süreç çok uzayabiliyor, toparlayıcı bir göz olmak çok zor.
BANU UÇAK Selçuk’la yaklaşık 15 yıldır tanışıyoruz. Hayatımızın farklı dönemlerinde karşılaştık, birbirimizin üretimlerine şahit olduk, birlikte konuşmalar ve çekimler yaptık. Mimarlığını uzun süredir yakından izlediğim biriydi. Bunun ötesinde bir dostluğumuz da vardı. Metinlerimle ilgili olumlu düşüncelerini de sıkça dile getirirdi. Daha sonra benim koordine ettiğim bir projede müellif olarak Selçuk’la aynı masada çalıştık. Orada, daha önce sadece sonuçlarını gördüğüm işlerin mutfağını baştan sona izleme fırsatım oldu ve çok etkilendim. Kitapta da yer alan Isola–Assos projesiydi bu.
Bu teklif geldiğinde ben de açıkçası ürktüm. Editör müyüm, yazar mıyım, hiç düşünmedim o anda. Birincisi, iyi yazabildiğimi düşündüğüm metinleri genellikle çok heyecan duyduğum anlarda yazıyorum. Bu süreçte o heyecanı koruyabilir miyim, emin değildim. İkincisi, her projeyi olumlamak gibi bir arzum yoktu; eleştirel bir mesafeyi önemsiyorum. Ofis kitapları genelde bir portfolyo ve tanıtım işlevi görür. Bu eleştirel tonun kabul edilip edilmeyeceğini bilmiyordum.
Üçüncüsü de şuydu: Bu mesafeyi korumaya çalışırken bir noktada kendi sözünü gerekçelendiren bir hâle düşer miyim? Uzun erimli bir süreçte bunu sürdürebilir miyim, bundan şüpheliydim. Selçuk’tan neden böyle bir kitap yapmak istediklerine dair bir metin istedim. O metni okuduğumda perspektiflerimizin pek çok ortak yönü olduğunu gördüm. Özünde şunu söylüyordu: “Bizi olduğumuz gibi gösteren bir yayınımız olsun.”
Böylece birlikte yola çıktık.
ÖSB Aslında aşina olduğumuz mimarlık anlatısı, işlerin ne kadar iyi yapıldığının sürekli tekrar edildiği bir dünya kuruyor. Oysa mimarlık üretimi, özellikle Türkiye gibi bir coğrafyada, oldukça dikenli bir taç. Hiçbir şeyin tam anlamıyla mükemmel bitmediği; sürekli sorunlarla, beklenmedik durumlarla karşılaşılan bir süreçten bahsediyoruz. Çoğu zaman işin bitiş şekli, en başta hayal ettiğinizden çok farklı oluyor. Hepimizin bildiği bu gerçeklik sanki yokmuş gibi davranılıyor.
BU Sanki İsviçre’de mimarlık yapıyormuşuz gibi.
ÖSB Evet, sanki muazzam işverenlerimiz varmış, sanki aşırı mükemmel projeler üretebiliyormuşuz gibi.
BU Sahadaki üretim koşulları ideal, bütçeler ideal, mimarlık ofislerine ödenenler de sahada üretime ayrılan kaynaklar da idealmiş gibi.
ÖSB Ve sorun hep müteahhitlerdeymiş gibi anlatılıyor. Onların kabiliyetsizliği, ustaların yetersizliği… Oysa çok büyük ve karmaşık bir sistem var. Bunun içinde mimar da var ve mimar da bu arızalı sistemin bir parçası. İyi ve kötü dediğimiz şeyler mimarların kendilerini de kapsıyor. Normalde bunu söylemeye bile gerek yok ama çoğu zaman söylenmiyor.
BU Dolayısıyla böyle bir gerçekliği aktarmak çok zor.
ÖSB Çok katmanlı ve karmaşık bir yapıdan söz ediyoruz. Her projede her şeyi açıp saçmak mümkün değil. O yüzden bu kitap, her projenin bazı anlarına, bazı gerilim noktalarına değinen bir yapı kuruyor. Sonuçtan çok sürece ve gerilimlere bakıyor.
BU Bir de şunu düşündük: “Bu bir portfolyo olmasın, peki ne olsun?” Bu soruya cevap ararken Selçuk’la uzun mesailer yaptık. Ben projelere çalıştım; bazılarını biliyordum, bazılarını ilk kez gördüm. Yüzün üzerinde tasarımdan söz ediyoruz. İnşa edilmiş olanlar, inşaatı sürenler, yarışmayla ödül almış ama yapılmamış olanlar, proje olarak kalmış işler… Bunların içinden yaklaşık kırk tanesinin kitapta yer alabileceğine dair bir ön çalışma yaptım. Selçuk uygun buldu, ofis Okan’la birlikte değerlendirdi ve bu seçim şekillendi.
Bu süreçte zihnimde bazı motifler belirmeye başladı. Selçuk’un farklı coğrafyalarda, farklı yıllarda ve tipolojilerdeki projelerini anlatırken sürekli başvurduğu bazı düşünce biçimleri var. Ben bu ortak motifleri kitabın bölümleri haline getirmeyi önerdim. Ama şöyle bir kurguyla: Bir projenin birden fazla “alametifarikası” olabiliyor. Örneğin Troya gibi projeler, farklı bağlamlarda bambaşka şekillerde okunabiliyor. Biz o projeyi bir yerde arketip olarak okuduk, başka bir yerde doğayla ilişkisi üzerinden, başka bir yerde tektoniği üzerinden ele aldık. Yani tek bir projeyi kitabın farklı bölümlerinde, farklı katmanlardan izleyebileceğiniz bir yapı kurduk. Selçuk da bunu çok sahiplendi.

Yalın Şeyler – Ömer Selçuk Baz, Okan Bal, Yalın Mimarlık (2005-2025), Banu Uçak, 2025.

Yalın Şeyler – Ömer Selçuk Baz, Okan Bal, Yalın Mimarlık (2005-2025), Banu Uçak, 2025.
YŞ Yani projeleri tipolojik olarak sınıflandırmak yerine, kavramların altında bir araya getiren bir yapı kuruldu diyebiliriz.
ÖSB Evet. Tipolojik ya da kronolojik sınıflandırma kötü olduğu için değil ama “konutlar, müzeler” gibi başlıklarla kendimizi anlatmak istemedik. Tarihsel dizilimler de çoğu zaman bazı şeyleri görünmez kılıyor
BU Elbette bu yöntemle yapılmış çok iyi kitaplar da var. Ama bu yaklaşımın Yalın Mimarlık’a çok uygun olmadığını düşündüm. Çünkü onların mimarlık yapma biçimi böyle değil. Her iş, bulunduğu yere, zamana, bağlama, işverene özgü bir “terzi işi” çözüm olarak ele alınıyor.
ÖSB Bu kulağa klişe gelebilir.
BU Evet, “mimarlık zaten böyle bir şey” denebilir ama öyle olmak zorunda değil. Onların bilinçli olarak seçtiği mimarlık anlayışı bu. O yüzden tarihsel ya da tipolojik sıralamalar burada çok anlam üretmiyor. Bazen bir müze ile bir konut, tektonik ya da düşünsel açıdan birbirine çok daha yakın olabiliyor.
ÖSB Okuyucunun bu bağlantıları daha rahat kurabileceği bir örüntü kurmak istedik. Biraz da eğlenceli olsun istedik. Mimarlık kitaplarını okuma biçimim şöyle: Açıyorum, ilgimi çeken bir bölüm varsa oraya bakıyorum. Ama sayfalar arasında akabildiğim, hikayelerin birbirine bağlandığı bir kitap olursa, fikren daha cazip geliyor.
BU Okunabilirlik bizim için önemliydi. Genellikle mimarlık kitaplarında metin çok azdır ve çoğu zaman ofisin kendi hazırladığı dokümanlardan derlenir. Editör tarafından düzenlenir ama özgün bir yazarlık süreci çok sınırlıdır. Burada ise tüm metinler baştan, özgün olarak üretildi. Her bölüm için, bağlamı kuran makaleye benzer girişler yazıldı. Dolayısıyla bu kitap gerçekten bir yazı ve yazarlık süreci içeriyor. Üçüncü ya da dördüncü yayıncı toplantısına kadar bu kitabı yazdığımı düşünmemiştim. Editörlüğünü yaptığımı sanıyordum. Yayıncımız Mesut Kaya, “Bu bir yazarlık işi, seninle yazar sözleşmesi yapmamız lazım” dediğinde Selçuk’la ikimiz birbirimize bakakaldık. Ama gerçekten de süreç böyle şekillendi.
ÖSB Bence bu çok önemli. Normalde bir proje metnini mimarlık ofisi yazar. Kitaplarda başkalarının yorumları olur ama bu kitapta bizim metinlerimiz eser miktarda. Metinlerin tamamı Banu’ya ait. Bunu çok sahici buluyorum. Ben biraz şöyle biriyim: Kendi yaptığımız işi anlatırken bazen insan utanıyor. Başkasının açıkça “şu iyi olmuş, bu daha iyi olabilirdi, bugün yapılsa başka türlü yapılırdı” demesi daha gerçek. Yazılan her şey hoşuma gidiyor mu? Hayır. Ama gitmek zorunda da değil. Çünkü okur için önemli olan, birinin bu işlere belirli bir mesafeden bakmış olması.
YŞ Mimarlar genellikle yaptıkları işi mesafeli bir dille aktarma ihtiyacı duyuyor. O kaygı çok yaygın. Bu anlamda başka bir gözün ve başka bir kalemin devreye girmesi, kitabı bir portfolyodan çok okunabilir bir metne dönüştürüyor. Kitap lansmanında “Banu, pek çok işimizde yaptığımız bir şeyi bu kez bize karşı uyguladı; konuyu, yaklaşımı, yapıyı, problemi ters yüz etti” demiştin. Bu ters yüz etme hali kitapta nasıl vücut buldu?
ÖSB Ben birlikte çalışacağım insanları çok özenle seçiyorum. Hayatıma aldığım insanlar gibi. Çünkü onlarla özel bir şey paylaşıyorsun. Böyle bir iş birliğine girdiğimde de onların özgün hallerini masada sonuna kadar tutmam gerektiğine inanıyorum. Bu iş birliklerinin farklı tonları var. Biri, her şeyin törpülendiği, sivri fikirlerin yumuşatıldığı “uzlaşmacı” hal. Böyle olunca geriye köşesiz, risksiz bir şey kalıyor. Eğer birini bu işi kurması, yazması, editörlüğünü yapması için davet ediyorsan, onun özgün halini de kabul etmen gerekiyor.
Banu bize ilk geldiğinde çok daha parçalı, spekülatif bir kitap fikriyle geldi. Alıştığımız bir şey değildi ama bana çok iyi geldi. Çünkü alternatifti, eğlenceliydi, başka ihtimallere açıktı. Biz mimarlık yaparken de böyle çalışıyoruz zaten: Önce bir spekülasyon yapıyoruz, sonra onu mekansal olarak takip ediyoruz. O yüzden hiç tereddüt etmedim. Fikrin gücünü masada tutmaya çalıştım. Ben kitap yapmayı çok bilmediğim için, daha çok “Bu fikrin gücünü kaybetmeyelim” diyen bir pozisyonda durdum.
BU Bu süreç bir gül bahçesi değildi; fikirleri keskinleştirmek, provoke etmek için iki tarafın da özen gösterdiği bir çalışma biçimiydi. Tabii ki zorlandığım anlar da oldu; karşılıklı bunaldığımız zamanlar da yaşadık. Ama sonunda gerçekten çok iyi bir ekip olduğumuzu düşünüyorum.
Ben çok büyük bir sorumluluk hissettim. Çünkü daha önce hiç kitap yazmamış biriyim ve birinin yirmi yıllık emeği bana emanet ediliyor. Kendi sesimi korumak, ama aynı zamanda da bu güvenin karşılığını vermek zorundaydım. Kitaptaki her şey, bölümlemeler dahil, son derece subjektif ve spekülatif. Bu benim okumam, benim gözlüğüm. Katılan olur, katılmayan olur ama büyük bir sorumlulukla yazıldığını söyleyebilirim.
YŞ Biraz da kitaptaki başlıklardan söz edelim isterim. Arketipler, anlatılar, örüntüler, müşterekler, doğayla diyalog, tektonik anlatılar ve iş birliği… Bunlar aynı zamanda günümüz mimarlığına ilişkin bazı temel kavramlar. Bu başlıklar, Yalın Mimarlık’ın tasarım reflekslerine dair bizi nelerle yüzleştiriyor?
BU Benim gördüğüm kadarıyla mimarlar zaten “ben şimdi bir arketip tasarlayayım” ya da “doğayla diyaloğu böyle kurayım” diye yola çıkmıyor. Bu, insanların birbiriyle kurduğu ilişkinin tonu gibi. Bir kısmı karakterden geliyor, bir kısmı dünya görüşünden, bir kısmı mesleki yolculukta karşılaşılan insanlardan, okunanlardan, geçirilen yollardan. Ama şu çok net: Selçuk buna “durumculuk” diyordu. Ofis, her tasarım probleminde çok hızlı bir pozisyon alıyor ve bunu çok önemsiyor. Bu pozisyonu alırken vazgeçmedikleri bazı sorular var: Neredeyim? Kimim? Burası neresi? Kimin için yapıyorum? İnsanla ve doğayla kurulan ilişki -bu doğa bazen bir kent merkezinde, bazen el değmemiş bir coğrafyada olabilir- tasarımın her aşamasında belirleyici oluyor. Düşüncenin nasıl ete kemiğe bürüneceği, üretilecek yapının nasıl bir bedene kavuşacağı, tüm bunlar aynı anda şekilleniyor.
Arketipler başlığına baktığımızda da Selçuk’un mimarsız mimarlıklardan, o topraklarda daha önce kurulmuş yaşama biçimlerinden, topografyanın ve malzemenin tektonik tonundan çok etkilendiğini görüyoruz. Temel formlardan kaçmıyor; inovasyon peşinde koşmaktansa, iyi olduğu bilinen örnekleri dönüştürerek kullanmayı tercih ediyor. Bunlar çıplak gözle de görülebilen, mimarlık tartışmaları açısından önemli meseleler. Her cevabın doğru olması gerekmiyor. Masada duran bu başlıklar, Yalın Mimarlık’ın mimarlık yapma biçiminin sözlüğünü oluşturan refleksler gibi.
YŞ Peki bu kitap okurdan nasıl bir dikkat ve katılım talep ediyor? Bir tür “açık bulmaca” gibi mi?
ÖSB Görselleri ve metinleriyle akıp akmadığı çok tartışıldı. Süreç boyunca sürekli “Bu akıyor mu, akmıyor mu?” diye konuştuk. Baştan sona okunabilir mi, normalde mimarlık kitaplarında bu pek mümkün olmaz.
YŞ Arzu edilen buydu mu?
ÖSB Evet, arzu buydu ama bölüm bölüm de okunabilir tabii. Bir bölümü açıp bakmak mümkün. Ama kitap Troya Müzesi’ni ya da başka bir projeyi baştan sona anlatmak istemiyor. Başka bir şey anlatmaya çalışıyor. Dikkat gerektiriyor mu? Evet, bir miktar. Ama günümüzde bu kalınlıkta bir kitabı eline alıp “Ben bunu okuyacağım” demek zaten başlı başına bir cesaret.
Birkaç temel prensip vardı. Emre Senan’nın “konuşan kitap” tanımı çok belirleyiciydi. Görsellere eşlik eden, bazen kısa, bazen uzun altyazılar; masif metinler yerine akan, eşlik eden yazılar… Nefes almadan okumak zorunda kaldığınız sayfalar yok. Ona rağmen çok net geri dönüşler aldık. “Beş-altı saat oturdum, başladım ve bitirdim” diyen çok kişi oldu.
BU Ben de mimarlık fakültelerinden çok geri dönüş aldım. Öğrenciler ve akademisyenler, proje başında bağlam çalışırken ilgili bölümlere baktıklarını söylediler. Bugün her metin ciddi bir dikkat talep ediyor ama niyeti olanlar için çok zorlayıcı değil. Bana ilginç gelen şey, örneğin Troya Müzesi’nin bir yandan sinematografik bir anlatı; başka bir yerde bir arketip olarak; başka bir yerde doğayla kurduğu ilişki üzerinden okunabilmesi. Bu ihtimallerin çokluğu bana heyecan veriyor. Yoksa bu projelerin tamamını zaten insanlar dijital kanallarda bulup diledikleri detayda inceleyebilirler.
ÖSB Evet, evet, o bence önemli. Çünkü bu projeleri insanlar başından sonuna kadar, pek çok yerde izleyebiliyor. Burada özgün olan şey, birilerinin bu projelere başka bir yerden bakmış olması. Bunu da gerçekten ciddiye alarak; belki ilk anda akla gelmeyecek yöntemlerle, başka bağlantılar kurarak anlatmaları. Bu yönüyle, bence tek başına ilginç bir durum.
BU Ben kendi adıma, içinde fikir olan şeyleri ilginç buluyorum. Fikre katılıyor olmak ya da olmamak, doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmak mümkün; ama ortada bir bakış açısı varsa, bu başlı başına değerli. Okurda da böyle bir karşılık buluyorsa, ne mutlu bize.
YŞ Biraz da Yalın Mimarlık’ın mimarlık pratiğini bu kavramlar üzerinden konuşalım. Kitapta mimarlık yalnızca tasarım üzerinden değil; yapı bilgisi, şantiye pratiği ve yerle kurulan ilişki üzerinden de okunuyor. Bu çok katmanlı okuma, ofisin sahayla kurduğu ilişkinin bir yansıması mı?
ÖSB Evet, bu bakış zaman içinde gelişti. Programlanmış bir şey değil. Nasıl yapılacağını, kim için yapılacağını, hatta kimlerle yapılacağını düşünmeden tasarım üretemiyoruz. Bu da kaçınılmaz olarak çok katmanlı bir sürece dönüşüyor.
Kitapta benim için en ilginç bölümlerden biri “iş birliği” oldu. Normalde dışarıdan bakıldığında ofisin en az görünen tarafı bu. Oysa gerçekte işin en büyük kısmı burada. Çok güçlü bir tasarım ekibi var, büyük mühendislik grupları var, başka tasarım ekipleri var; peyzaj, aydınlatma, servis tasarımcıları var.
Bunlar “her şeye ve herkese rağmen” yapılan işler değil, “her şeyle ve herkesle” beraber yapılan işler. Bir yatırımcı varsa, onun yatırımının karşılığı var. Bir kamu işi varsa, onun toplumla kuracağı ilişkiyi de tasarlıyorsun. Sonunda da işi gerçekten yapanlar var: ustalar, yükleniciler, taşeronlar… Bir noktada yüzlerce kişinin emeğiyle ortaya çıkan, on binlerce insanın kullandığı bir yapıdan söz ediyoruz. Bu çok büyük bir müştereklik ve çok büyük bir sorumluluk. Bunu tek başına üstlenmeye çalışmak bana anlamsız geliyor. O yüzden ne kadar paylaşırsan ve o müşterekliği ne kadar çoğaltırsan o kadar sağlıklı oluyor. Ama elbette bir yörüngeye de ihtiyaç var. Mimarın en önemli görevi belki de bu: Paydaşlar arasında ortak bir yörünge kurmak.
YŞ Kitapta “Tektonik Anlatılar” başlığı altında ele alınan işler, yapıyı bir temsil nesnesi olmaktan çok, yapılma hali üzerinden okuyor. Yalın Mimarlık için tektonik, strüktürel bir mesele mi yoksa kültürel bir ifade alanı mı?
BU Ben bu soruyu bir öncekiyle bağlayarak cevaplamak istiyorum. Kitapta yazarken en keyif aldığım bölüm gerçekten iş birliği oldu. Çünkü orada tek tek projeler anlatmak yerine, uzun bir ortak hikaye kurduk.
Mimarlara atfedilen “mucizevi” çözümlerin arkasında emek, tesadüf, öğrenmeye açıklık, sahadaki aklı dinleme gibi şeyler var. Şantiyelerde bunu çok gördüm. İnsanlar, kendilerinden büyük bir şeyin parçası olduklarını hissederek çalışıyorlar. Bu da büyük bir motivasyon yaratıyor. Bu örgütleme becerisini, öğrenilenleri bir sonraki işe aktarma halini, dikkatle izlenen mimarların çoğunda görüyoruz. Türkiye gibi rollerin çok geçişken olduğu bir coğrafyada bu neredeyse vazgeçilmez bir mesele.
Tektonik mesele de buradan kopuk değil. Strüktür, tasarım ve cephe ayrı ayrı ele alınmıyor; Selçuk buna “bedenlenme” diyor. Mümkünse her şey tek hamlede kuruluyor. Her yapı buna izin vermiyor ama her projede bu birlikte düşünülüyor. Bu yüzden Yalın Mimarlık portföyünde çok farklı tektonik ifadeleri olan yapılar görüyoruz. Manisa, Kapadokya, Troya, Isola Assos… Hepsinde yapım sistemine dair bir öneri var. Bu nedenle “tektonik anlatılar” kitabın ağırlık merkezlerinden biri.
YŞ Arketipler başlığı için neler söyleyebiliriz? Burada biçimsel referanslardan çok, coğrafyanın tekrar eden mekansal alışkanlıklarına mı işaret ediliyor?
ÖSB Evet, biraz öyle. Çok derin kökleri olan bir şeyden bahsediyoruz. Yapma, bir araya getirme ve örüntüler kurma kabiliyeti… Bu bana çok doğal bir şey gibi geliyor. Mimarlığın, insan doğasıyla ve içgüdülerle kurduğu ilişki çok kadim. Yeryüzünde ilk durduğumuz andan itibaren kendimize tutunacak bir yer, bir mekan aramışız. Bir kaya olabilir, bir ağacın altı olabilir, dallardan yapılmış bir örtü olabilir. Bu çok primitif ama aynı zamanda çok güçlü ve içgüdüsel bir şey. Giyinmek gibi. Bedeninle dünya arasına bir katman koymak gibi. Mimarlık, dili kullanmaktan bile önce kurulmuş bir pratik aslında. Bu yüzden bize taşıdığı miras da çok derin. Fotoğraf, edebiyat ya da sinema gibi disiplinlerden farklı; binlerce yıllık bir süreklilikten söz ediyoruz. Bu nedenle mimarlığın her şeyi sıfırdan icat etmesi gerektiği fikri bana tuhaf geliyor. Özellikle mimarlık gibi aşırı arkaik bir disiplin için. Arketip dediğimiz şey, zaten sınanmış, evrimleşmiş ve iyi olduğu bilinen çözümlerin bugüne taşınması.
BU Bu noktada arketipleri örüntülerle birlikte okumak önemli. Örüntüler de kendiliğinden oluşmuş, vernaküler dediğimiz yapıların bugünkü tasarım reflekslerimiz üzerindeki etkisini sorguluyor. Ben bunu biraz “gökkuşağının altından geçme” arzusuna benzetiyorum. Mimarın, kendiliğinden olana, kendiliğindenmiş gibi olana duyduğu özlem… Ama bunun tam anlamıyla gerçekleşmesi mümkün değil. O yüzden Matera, Cumalıkızık ya da Karahantepe gibi örnekler hem çok çekici hem de çok zorlayıcı. Burada bir sarkaç var: Hem geçmişten öğrenmek hem de bugünde kalmak. Tasarım dediğimiz şey de zaten bu iki uç arasındaki gerilim.
YŞ Yalın Şeyler, okura tek bir okuma yolu dayatmayan, daha açık bir yapı öneriyor. Kitaptaki bu yaklaşım Umberto Eco’nun “açık yapıt” kavramını hatırlatıyor; kapalı ve nihai bir anlam üretmek yerine, okur tarafından tamamlanan, çoklu okumaya açık bir yapı sunuyor diyebilir miyiz?
BU Niyet tam olarak bu. Tabii bunun ne kadar karşılık bulacağını okur belirleyecek. Ama en azından böyle bir niyetle yola çıktığımızı söyleyebilirim. Birçok proje ve başlık, noktayla bitiyor gibi görünse de aslında üç noktayla bitiyor. Ben metinlerde sorular soruyorum ve bu soruları gerekçelendiren bir projeler külliyatını tartışmaya açıyorum. Bu iddianın ne kadar sahici olduğunu elbette okur tayin edecek.
YŞ Kitabın “Açık Yara” başlıklı bir son bölümü var. Mimarlık söyleminin alışıldık mesafesini bozarak oldukça kişisel bir kırılmayı görünür kılıyor bu bölüm. Selçuk, bu kırılma senin mimarlığa ve kendi üretimine bakışını nasıl dönüştürdü? Ve bu bölümün kitapta yer alış biçimini nasıl şekillendirdi?
ÖSB Bu aslında biraz dizini de bozan bir bölüm. Hem kendi aramızda hem de güvendiğimiz arkadaşlarımızla da konuştuk, fikirlerini aldık. Kitap aslında bitiyor, sonra benim bir metnim olarak geliyor. Banu’yla bunu çok konuştuk. Madem dürüst olmaya niyet ettik; yapılanları ve yapılamayanları birlikte aktaralım dedik. Depremle birlikte yaşananlar, her şeyi çok değiştirdi. Beni de çok değiştirdi. Bugün yaptığımız bazı şeylerin nedeni de doğrudan bu kırılma. Keşke böyle bir zorunluluk olmasaydı ama oldu. Eğer “olduğumuz gibi olma” iddiası varsa, bunun kitaba dâhil edilmesi gerekiyordu. En sonunda sıfırıncı başlık olarak yer aldı. Bu bölüm mimarlığın anlatı ekseni üzerinden değil; benim kişisel olarak zorunda kaldığım bir yolculuk üzerinden ilerliyor. Türkiye çok sert bir coğrafya. Mimarlığı sadece mimarlık üzerinden konuşamayacağımız anlar var. Deprem, bunun en sert örneklerinden biri. Mimarlık da bu yıkımın bir parçası. Orada, çok da katılamadığım ya da eksik bulduğum tartışmalar ve konuşmaların en azından bütününe bir miktar katkı koymaya çalıştım bu bölümde.

Kürasyonu Heval Zeliha Yüksel tarafından yapılan Yalın Şeyler Dolabı.
YŞ Bu kitap, mimarlık pratiğinizin temsiliyetini tamamlayan başka kültürel üretimlere de kapı aralıyor mu? Bir sergi, başka bir üretim biçimi mümkün mü? Banu, bu deneyimden sonra seni başka kitap projelerinde de görecek miyiz?
BU Kısa vadede önceliğim kitabın İngilizce edisyonu. Olumlu ön geri dönüşler aldık. Selçuk’la birlikte bu kitabın uluslararası bağlamda da ilgi göreceğini düşünüyoruz. Bu yıl benim için en önemli gündem bu. Lansmanda, Heval Zeliha Yüksel’in küratörlüğünü yaptığı “Yalın Şeyler Dolabı” vardı. Ofisi yakından tanıyan biri olarak çok kısa sürede çok iyi bir kürasyon yaptı Heval. Bu dolap, önümüzdeki dönemde bu kitabı anlatacağımız Ankara, İzmir, Gaziantep, Konya, Manisa ve Çanakkale’de yapılacak etkinliklerde de bizimle beraber olacak.
ÖSB Başka şeyler de olur elbette. Ama önce bunu biraz sindirmek lazım.


