500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine | Kerem Erginoğlu, Hasan Çalışlar, Lale Özgenel, Ömer Selçuk Baz, Özlem Yalım, Suha Özkan

YAPI Dergisi’nin 400. sayısından itibaren belgelenmekte olan, Türkiye mimarlığının son on yılında geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanan, böylece hem geçmişin birikimini görünür kılarak hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alan Dosya sayfalarında mimarlara ve akademisyenlere mimarlık pratiği eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini, kırılma noktalarının meslek ortamını ve ülke mimarisini nasıl etkilediğini, YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini sorduk.

Hazırlayanlar: Ebru Şevli, Mimar; Gülce Halıcı, Mimar

Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye mimarlık ortamının önemli tanıklarından biri olan YAPI Dergisi, 52 yıllık yayın hayatı boyunca yalnızca mimarlık üretimlerini belgelemekle kalmadı; aynı zamanda tartışmaların beslendiği bir zemin, yeni fikirlerin yeşerdiği bir alan ve Türkiye mimarlığının belleğini oluşturan temel kaynaklardan biri haline geldi. Bu uzun yolculuk boyunca sayfalarında yer verdiği projeler, eleştiriler, söyleşiler ve araştırmalar, yalnızca dönemin mimari eğilimlerini değil, aynı zamanda düşünsel altyapısını, toplumsal beklentilerini ve mesleki dönüşümlerini de yansıttı.

500. sayıya ulaşmak, bu nedenle bir sayı dönümü olmanın ötesinde, süreklilik kavramının kendisini kutlamayı, geçmişe yeniden bakmayı, yıllara yayılan tanıklıkları gözden geçirerek geleceğe dair taze sorular üretmeyi mümkün kılan anlamlı bir eşik oluşturuyor. Bu eşik, hem derginin kendi serüvenini değerlendirmek hem de Türkiye mimarlığının yakın tarihine kolektif bir gözle bakmak için bize benzersiz bir fırsat sunuyor. Bu nedenle özel dosyamızı “500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine” başlığıyla hazırladık. Bu başlık, bir yandan dergimizin yarım asrı aşkın yayıncılık serüveninin bir birikim noktası ve bu serüvenin arşiv niteliğine bir gönderme niteliği taşırken, diğer yandan Türkiye mimarlığının 400. sayıdan itibaren belgelenmekte olan son on yılda geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanıyor. Böylece hem geçmişin birikimini görünür kılıyor hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alıyoruz.

Son on yıl, mimarlığın tasarım, malzeme veya teknoloji üzerinden olduğu kadar; toplumsal, ekonomik ve politik bağlamların iç içe geçtiği çok katmanlı bir zemin üzerinden geliştiği bir dönem oldu. Kentsel dönüşüm süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni mekansal pratikler, mekansal adalet ve katılımcılık gibi kavramların tartışmalarda daha belirgin bir yer edinmesi, sürdürülebilirlik arayışlarının mesleki gündemi dönüştürmesi ve küresel ölçekli krizlerin yerel uygulamalara yansıması bu dönemi belirleyen en kritik başlıklar arasında yer aldı. Aynı zamanda dijitalleşmenin tasarım anlayışına getirdiği yeni araçlar, üretim biçimlerini ve düşünme yöntemlerini kökten etkiledi; mimarlık eğitiminin çerçevesi bu yeni koşullara göre yeniden şekillendi. YAPI Dergisi, tüm bu dönüşümlerin her birine kendi sayfalarında tanıklık etti. Kimi zaman gündemi belirleyen tartışmaların taşıyıcısı oldu; kimi zaman eleştirel bir mesafe sunarak düşünsel derinliği artıran bir platform işlevi gördü. Her proje dosyası, her makale, her görüş yazısı, döneminin ruhunu yansıtan bir belge niteliği taşıdı; mimarlık pratiğindeki kırılma noktalarını hem kayıt altına aldı hem de farklı perspektiflerden analiz etme imkanı sundu. Derginin sayfaları, böylece bilgi aktarırken düşünce üreten bir alan olarak şekillendi.

500. sayımız vesilesiyle, bu birikimi geleceğe taşıyacak yeni katkılar sunma arzusundayız. Türkiye mimarlığının son on yılına dair kapsamlı ve kolektif bir panorama oluşturmak, mimarlık yayıncılığının bu süreçlerle nasıl kesiştiğini tartışmak ve geleceğin belleğine kalıcı bir iz bırakmak bu çabanın merkezinde yer alıyor. Bu nedenle mimarları, tasarımcıları, akademisyenleri ve mimarlık alanının farklı aktörlerini bu özel sayıya katkıda bulunmaya davet ettik. Son on yılda mimarlık pratiği, eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini; kentsel dönüşümden sürdürülebilirlik tartışmalarına, teknolojik yeniliklerden toplumsal hareketlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan kırılma noktalarının mesleği nasıl etkilediğini; YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini paylaşmalarını istedik. En önemlisi, geleceğe aktarılacak bir mimarlık belleği oluşturmak adına hangi deneyim ve tartışmaların kayda değer, hangi soruların ise hala yanıt beklediğini birlikte tartışmayı amaçladık.

“Dergiyi bu kadar uzun süredir ‘kozmetik’ bir yayın değil, bir meslek dergisi olarak sürdürebilmek eminim ciddi bir özen ve istikrar gerektiriyor. Bu çizgiyi bozmadan devam edebilme gücünü biz her zaman çok takdir ediyoruz.”

Kerem Erginoğlu, Mimar
Hasan Çalışlar, Mimar
Erginoğlu & Çalışlar Mimarlık


Hasan Çalışlar Mimarlık, toplumsal, ekonomik ya da teknolojik dönüşümlerin mekansal ihtiyaçlarına sezgisel olarak yanıt veren bir disiplin. Yani eğitimde bir devrim yaşanır; okullar yeni parametrelere göre yeniden tasarlanır. Teknoloji değişir; bu değişime uygun mimari çözümler üretirsiniz. Yakın geçmişte yaşadığımız pandemi süreci de bunun en somut örneklerinden biriydi; bir anda bütün çalışma mekanları, kamusal alanlar ve yaşam biçimleri değişti. Bu yüzden mimarlık açısından Türkiye’yi dünyadan çok keskin biçimde ayırmak bence pek mümkün değil. Çünkü aynı dalgaların içindeyiz. Son on yılın en belirleyici iki kırılma noktası bana göre yapay zeka (Ai) ve Covid oldu.

Kerem Erginoğlu Türkiye özelinde konuşacak olursak, ekonominin geldiği nokta mimarlık pratiğini ciddi şekilde etkiledi. “Kentsel dönüşüm” adı altında yürütülen, aslında hiçbir stratejik programı olmayan bir süreç yaşadık. Bu süreçte şehirlerimizin hafızası neredeyse tamamen silindi. Yerine yapılanların belki yüzde onu gerçekten iyi yapılardı ama büyük kısmı niteliksizdi. Üstelik mevcut kaliteli yapı stoğumuzu da rant uğruna kaybettik.

Bir de son yıllarda yaşadığımız büyük depremler var. Bazı şehirlerimiz neredeyse tamamen yok oldu. Yeniden inşa sürecinde de ne yazık ki sistematik, uzun vadeli bir plan yerine her zamanki gibi aceleci ve sonuç odaklı bir yaklaşım tercih edildi. Aslında birçok mimarlık ofisi bu süreçte çok iyi niyetli çabalar gösterdi; doğru işler üretmeye çalıştı ama bütüncül bir vizyon olmadığı için bunlar hep tekil örnekler olarak kaldı. İyi yapı yapma ediminin ötesine geçen, şehir ölçeğinde bir kalite standardı oluşturmakta hala çok zorlanıyoruz.

Sürdürülebilirlik bugün herkesin dilinde ama iş uygulamaya geldiğinde yatırımcıların ve işverenlerin ilk vazgeçtikleri başlıklardan biri oluyor. Dolayısıyla bizdeki “ekolojik bina” ya da “sürdürülebilir mimarlık” pratiği çoğu zaman kozmetik düzeyde kalıyor; elbette tekil, iyi örnekleri bunun dışında tutuyorum. Sorunun kökeninde bence teşvik eksikliği var. Eğer bu mesele bir devlet politikasıyla desteklenmezse, ne strüktürel sistemlerde ahşap gibi sürdürülebilir malzemelerin kullanımında ne de enerji tasarrufu, otomasyon, gri su geri dönüşümü, atık yönetimi gibi konularda gerçek bir ilerleme bekleyebiliriz.

KE Türkiye’de “yeşil bir devrim” hayal etmek güzel. Sürdürülebilirlik önce sanayiden başlamalı, konuttan değil. Asıl mesele sanayi yapılarında çevreci üretim modellerine geçebilmek; atık su yönetimini ve su kaynaklarının verimli kullanımını çözebilmek. Artık iklim değişikliği gelecekte olacak bir felaket değil; tam anlamıyla bugünün gerçeği. Buna karşı alınacak önlemler ancak yasalar ve teşvik mekanizmalarıyla hızlı biçimde yayılabilir ve toplum tarafından içselleştirilebilir. Yoksa tüm yükü tasarımcının ikna kabiliyetine bırakmak fazla iyi niyetli ve maalesef gerçekçilikten uzak bir yaklaşım olur.

KE YAPI Dergisi bence sadece döneminin tanıklığını objektif bir şekilde sunmakla kalmıyor, aynı zamanda gündemi de çok iyi takip ediyor. Mimarlık ve yapı sektörü dışındaki kültür sanat konularına da gerektiği kadar yer vermesi derginin vizyonunu çok net gösteriyor.

Hakemli ve akademik bir yayın olması da ayrı bir değer katıyor. Çünkü bu sayede hem akademik çalışmaların hem de güncel tartışmaların bir arada yer bulduğu, mimarlık kültürüne katkı sağlayan bir platform oluşuyor. Makalelerin ve araştırmaların güncel meselelerle ilişkilendirilerek okuyucuya ulaştırılması gerçekten çok kıymetli.

Dergiyi bu kadar uzun süredir “kozmetik” bir yayın değil, bir meslek dergisi olarak sürdürebilmek eminim ciddi bir özen ve istikrar gerektiriyor. Bu çizgiyi bozmadan devam edebilme gücünü biz her zaman çok takdir ediyoruz.

Bellek; eskiden arşivlerimizde kitaplarla, belgelerle aktardığımız bir gelenekti. Zaman Cetveli sergisini ve kitabını hazırlarken kendi belleğimizi de gözden geçirme fırsatımız oldu. Farklı üretim metotları, sunum ve anlatım tekniklerinin ne kadar kısa zaman içinde değişebildiğini gözlemledik ve hatırladık. Ancak artık bellek, dijital dünyada canlı ve sürekli değişken. Dinamik bir hafızadan bahsediyoruz. Bu hafıza dış etkenlerle hızla gelişirken kontrol eksikliği ve filtresizlikle de hatalara açık bir tehlike. Instagram’da ya da diğer sosyal medya platformlarında bir bina üzerine konuşma ve tartışma açıldığında normal şartlarda ulaşamayacağınız bir araştırma sonucuna hızlıca ulaşabiliyor ve canlı tarihten faydalanabiliyorsunuz. Bu muazzam bir şey. Ancak gerçekliği her canlı tarih arşivinde olduğu gibi müphem ve sorgulanabilir. Her kişisel anı, zaman içinde deformasyona maruz kalıp tarihi yeniden yazabiliyor. Dijital ortamlarsa bunu çok kısa sürede gerçekliğini kontrol etmeden yayıyor.

KE Ülkenin içinde bulunduğu politik dalgalanmalar, doğal olarak önce ekonomiyi, ardından da yerel yönetimleri ve onların karar alma mekanizmalarını ciddi şekilde etkiliyor. Devlet ya da belediye düzeyindeki sistemler artık alıştığımız şekilde değil; daha hiyerarşik, yukarıdan inme kararlarla işleyen bir yapıya dönüştü. Bu da öngörülemeyen kararlarla, ani yön değişiklikleriyle karşılaşmamıza neden oluyor. Böyle bir ortamda tasarımcılar için süreçleri planlamak, sürekliliği sağlamak gerçekten zorlaşıyor. Ekonomik belirsizlikler de işverenleri farklı davranmaya zorluyor. Artık birçok yatırımcı tek bir projeyi bir bütün olarak hayata geçirmek yerine, aşamalara bölüp parça parça yürütmeyi tercih ediyor. Bu da hem tasarım sürecini hem bütçe yönetimini hem de proje bütünlüğünü olumsuz etkileyebiliyor.

Bir diğer büyük kırılma noktası ise pandemiyle birlikte hayatın tüm dengelerinin değişmesi oldu. Ofis hayatı, ev yaşamı, çalışma biçimleri tamamen sorgulanır hale geldi. Herkesin “Hibrit ofis mi? Hibrit çalışma sistemi mi? Uzaktan çalışma mı?” sorularını sorduğu bir döneme girdik. Yüzyıllardır oturmuş bir sistem bir anda anlamını yitirdi.

Bu durum mimarlık pratiğini de doğrudan etkiledi. Artık mekanın esnekliği, duvarlarla değil; mobilyalar, bölücü paneller, aydınlatma sistemleri ve modüler elemanlarla tanımlanan alanlar üzerine daha çok düşünür hale geldik. Yani mimarlık; iç mekan tasarımı, mobilya tasarımı gibi alt disiplinlerle iç içe geçen, çok daha esnek bir yapıya evriliyor.

Eskiden daha statik bir anlayış vardı: Bir duvar koyar, bir işlev tanımlar ve orayı öyle kullanırdık. Şimdi ise o duvarın bile kalıcılığı sorgulanıyor. Çünkü bugün hibrit çalışmayı seviyoruz ama yarın tamamen ofise dönmek isteyebiliriz. Şirketler de bu yeni düzene nasıl uyum sağlayacaklarını hala tam olarak çözebilmiş değil. Sürekli fikir değişiyor, yeni modeller deneniyor. Bu belirsizlik, son on yıldaki parametreleri ve buna bağlı pragmatik yaklaşımları da ister istemez sarsıyor.

“Her yıkım, yeniden düşünme fırsatı taşır. Gelecek kuşaklara bırakılacak en büyük miras, kimliği ve hafızayı koruma iradesi ve mücadelesidir.”

Lale Özgenel, Prof. Dr.
ODTÜ Mimarlık Fakültesi


Yıkım, Yeniden İnşa, Bellek: Türkiye’de Mimarlığın Son On Yılıyla Yüzleşmek
Türkiye mimarlığının son on yılı yalnızca yeni yapılarla değil; kırılmalarla, sorgulamalarla ve yeniden inşa çabalarıyla hatırlanacak bir dönem, mesleğin vicdanının sınandığı bir dönemeç oldu. Mimarlık, ekonomik, ekolojik ve politik baskılar altında toplumsal bir direniş alanına dönüştü.

Kentsel dönüşüm ve mekansal dönüşüm süreçleri yalnızca büyük metropollerle sınırlı kalmadı; kent merkezlerinden kıyı kasabalarına, çeper yerleşimlerden kırsal alanlara kadar her ölçekte kent dokusunu yeniden tanımladı. Son on yılda mimarlık; yerel kimliğin ve kolektif belleğin taşıyıcısı olan açık alanları, semt dokularını, küçük ölçekli üretim alanlarını, sokak kültürünü ve kamusal yaşam biçimlerini kaybetti. Bu dönüşüm, sadece yapı stokunun değil, ölçeğin ve gündelik hayatın ritminin de değişmesine yol açtı. Kent merkezlerinde gökdelenler, rezidans ve ofis kompleksleri artarken, çeperlerde devasa uydu yerleşimler, temalı konut siteleri ve AVM odaklı ticari alanlar yükseldi. Bu yapılaşma, toplumsal temasın zeminini daralttı; ortak mekanı görünmez kıldı. Beton yükselirken sorular da çoğaldı: “Mimarlık kimin için yapılıyor? Estetik kadar adalet de bir tasarım kriteri olabilir mi?”

Bu kırılmanın başka tezahürleri de oldu. Yakın geçmişte yaşanan depremler, özellikle on bir ilde milyonlarca insanı etkileyen, on binlerce yapının tamamen yıkıldığı Kahramanmaraş depremleri kentlerin ne kadar hazırlıksız olduğunu defalarca gösterdi; yıkılan binalar kadar, inşaat kültürünün çürüyen temelleri ve denetimsizlik de açığa çıktı. Karadeniz selleri, plansız yerleşimlerin doğa karşısında ne kadar savunmasız olduğunu acı biçimde hatırlattı. Bugün hala etkileri süren Çanakkale yangınları, sadece orman ekosistemini değil, kırsal yerleşimlerin mimari hafızasını da yok etti; doğayla kurduğumuz ilişki biçiminin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden gösterdi.

Afetlerle sınanmak, mimarlığı teknik ve estetik bir disiplin olmanın ötesine taşıdı; vicdani bir sorumluluk alanına dönüştürdü. Deprem sonrası kurulan geçici barınma alanlarında üretilen basit bir ahşap modül, çocukların yeniden oyun oynayabileceği bir alan yaratırken deneysel küçük yapılar yıkımın ortasında yeniden yaşama alanı açan bir mimarlık kültürü üretti; bugün mimarlığın asıl gücünü, devasa yapılardan değil, hayatı yeniden mümkün kılabilmekten aldığını gösterdi.

Geldiğimiz noktada mimarlığın mesleki sınırları geçirgenleşti. Tasarım, yalnızca yapı ölçeğinde değil; iklim krizine, su taşkınlarına, ısı adalarına, enerji verimliliğine ve toplumsal kırılganlıklara karşı bütüncül bir direnç oluşturma süreci barındırıyor. Mimarlar afet öncesi risk analizlerinden toplumsal dayanıklılık stratejilerine, yeşil altyapı planlamasından geçici barınma senaryolarına kadar farklı uzmanlık alanlarında rol alıyorlar. Bu durum, mesleğin doğasını sessiz ama köklü biçimde değiştiriyor: Mimarlık artık yalnızca bina tasarlamak değil, kriz öncesi ve sonrası yaşam senaryolarını tasarlamak anlamına geliyor. Bu genişleme; ekoloji, afet yönetimi, malzeme döngüsü, psikososyal mekan tasarımı gibi yeni bilgi alanlarını mimarlığın asli gündemine taşıyor. Meslek, belki de tarihinde ilk kez bu kadar çok disiplinle aynı masa etrafında oturmayı öğreniyor.

Yakın geçmişin panoraması ister istemez bazı soruları da akla getiriyor: Mimarlık eğitimi, öğrencilerine yalnızca biçim üretmeyi değil, sorumluluk almayı öğretebiliyor mu? Afetlere, eşitsizliklere ve çevresel krizlere karşı gerçekten hazırlıklı mıyız, yoksa görmezden gelmeyi mi tercih ediyoruz? Etik, bugün hala mesleğin omurgası mı, yoksa sadece yarışma metinlerinde geçen bir kavram olarak mı kaldı? Mesleğin giderek itibarsızlaşmasında, yalnızca piyasanın ve siyasetin değil, mimarların da payı yok mu? Ne zaman mimarlığın gücünü tasarımın derinliğinde değil, görünürlüğün hızında aramaya başladık? Toplumun güvenini yeniden kazanmak için önce kendi içimizde hangi yüzleşmeleri yapmamız gerekiyor? Bu soruların yanıtı, şüphesiz, inşa edilen binalarla değil yıkılan değerlerin ardından yapılacak bir yüzleşme ile verilebilir.

YAPI Dergisi, Türkiye mimarlık ortamına ulusal ve küresel mimarlık pratiğini aktaran, dönüşümlerin, değişimlerin ve yıkımların düşünsel çerçevesini çizen bir aktör oldu. Her sayısında yalnızca projeleri değil, toplumsal bağlamı da görünür kıldı. Mimarlığın sadece “nasıl inşa ettiğimizle” değil, “neyi yıkmayı göze almadığımızla” da ilgili olduğunu hatırlattı.

Her yıkım, yeniden düşünme fırsatı taşır. Gelecek kuşaklara bırakılacak en büyük miras, kimliği ve hafızayı koruma iradesi ve mücadelesidir.

“YEM ile başlayan, süren bu özel oluşumun, mimarlık ortamında çok güçlü bir pozisyonu ve sözü var. Bu anlamda YAPI Dergisi’nin gelecekteki mimarlık ortamına, kültürüne daha da güçlenerek ulaşmasının çok kıymetli olacağını düşünüyorum.”

Ömer Selçuk Baz, Mimar
Yalın Mimarlık


90’ların ortasında, mimarlık birinci sınıfta çeşit çeşit mimarlık mecmuasının içinde tanıştım YAPI Dergisi ile. 1970’lerden 90’lara kadar devam eden mimarlık serüvenlerini bir nebze anlamak için bu aşırı sempatik, kare formatlı, ele gelen derginin sayfalarını karıştırmanız yetiyordu.

Kütüphanede yabancı yayınlarla beraber YAPI Dergisi; kurgusu, güncel dünya mimarlığı ile Türkiye’deki üretimleri eş zamanlı göstermesi, akademik ve entelektüel içeriklere güçlü bir biçimde yer veriyor olması ile öne çıkıyordu. Açıkçası gelip geçen pek çok yayın içinde zamanda ve coğrafyadaki hareketleri eş zamanlı izleyebileceğiniz neredeyse tek örnekti.

Bu anlamda dünyadaki üretim ile Türkiye üretimini beraber izleme bölümüne vurgu yapmak isterim. Özellikle pek çok sayıyı arka arkaya incelediğinizde dünya dertlerinin nasıl Türkiye coğrafyası ile harmanlandığını görebilirdiniz: Postmodern dalgalar, yerellik, evrensel mimarlık ilkeleri…

Üstelik bence derginin kare formatı, kompakt, konsantre hali ile bir yoğunluk ve güç de tarif ediyordu. Hala ofisimizin raflarında kare versiyonları ile normal format yan yana ayrılmış olarak duruyor. Ve ne yalan söyleyeyim, bu kare formatın terk edilmesine üzülmemiş bir mimar tanımıyorum. Ana akım karakteri, görünürlük, biraz her şeyin aynılaştığı zamanlar YAPI Dergisi’ni de bu rasyonel format değişikliğine sürükledi.

Türkiye gibi coğrafyalarda sürdürülebilir bir mimarlık kültürü oluşturmak epey güç. Yakın coğrafyamıza bakınca bunun ne kadar zor olduğunu daha iyi anlıyoruz. Üstelik tüm iletişim katmanlarının dijitale doğru yaslandığı şu zamanlarda bu daha da güç hale geliyor. Ancak basılı yayın dijitalden epey farklı bir medyadır. Çünkü seçilmiş, kurulmuş, kürate edilmiş bir birleşimdir. Dijitalle, dünyanın herhangi yan yana gelişlerinden oldukça farklıdır. Ve iyi yapıldığında çok güçlü, keyifli bir deneyim özel bir kompozisyon sunar.

Kare format terk edilmişse de, ondan geriye kalan öz, konsantre hal, gelenek hala belli ölçülerde YAPI Dergisi’nde yaşatılıyor. YEM ile başlayan, süren bu özel oluşumun, mimarlık ortamında çok güçlü bir pozisyonu ve sözü var. Bu anlamda YAPI Dergisi’nin gelecekteki mimarlık ortamına, kültürüne daha da güçlenerek ulaşmasının çok kıymetli olacağını düşünüyorum.

“Pratiğin gelişimi; uygulamanın yanı sıra arşivleme, örnekleme ve eleştirel üretimle mümkündür. YAPI Dergisi’nin bu alanlardaki katkısı ve sağladığı derinlik eşsiz.”

Özlem Yalım, Endüstri Ürünleri Tasarımcısı
Vanguardis – Design & Strategy Kurucu Direktörü


Son on yıl boyunca Türkiye’de siyasetin otoriter yüzünün gölgesinde afallayan, birçok cephede çaresizliklerle boğuşan ve otokrasi altında manevra alanı giderek daralan bir mimarlık pratiğine tanık olduk. Bu çerçevede mimarları, kendi iç dünyaları ve yoğunlaşmaları içinde tutarlı, dengeli ve emin adımlarla hareket eden; fakat çoğu zaman yalnızca kendi ekseninde dönen dervişlere benzetmek mümkün. Bir bakıma, Türkiye’de mimarlar dervişleşmiştir.
“Derviş” sözcüğü “eşik” kavramıyla ilişkilidir; bu eşik, görülen ile görülemeyen arasındaki ince çizgiyi imler. Mevlevi kültüründe sema sırasında deveran eden dervişler, rivayete göre bu eşiktedir; evrenin hakikatini “dinler” ve sema edenler bu hakikatler doğrultusunda yaşamlarını sürdürür. İçinde bulunduğumuz çok değişkenli ve özellikle siyasal koşullarda, mimarların dış etkenler nedeniyle bu türden bir inzivaya çekilerek “sema ettiklerini” düşünüyorum. Herkes kendi tutarlılığını ve varlığını koruma çabasında. Yassıada’da üretilen -mimarlıktan yoksun- yapısal gerçeklikten, yıkılan İller Bankası yapısına ve onlarca başka örneğe kadar bir yıkım çağına tanık olduk.Yıkılanın yerine konanın asla önceki değerleri sağlayamadığı, özetle mimari “değer”in hiçe sayıldığı; sermayenin hem kamusal anlayış biçiminde hem de bireysel mimari pratiklerde her koşulda baskınlaştığı acımasız bir dönemden geçtik.

Tüm bunlara, ormanlar, göller, doğal kaynaklar ve maden sahaları ekseninde süregelen çevresel gelişmeler ve tartışmalar; daha 1999 Marmara Depremi’nin toplumsal yüzleşmesi tamamlanmadan yaşanan ve her boyutuyla bir toplumsal facia olan Antakya Depremi eklendi. Deprem sürecinde toplum olarak yaşadığımız travma bir yana, sonrasında ortaya çıkan hemen her gelişme mimarlık pratiğimizin “akları” ve “karaları” hakkında yön gösterici oldu. Deprem sonrasında mimarlık adına yapılabilenlerden çok, yapılamayanları konuşuyor oluşumuz da bu ezici, dağılmış dönemin sonucudur.
Aynı zamanda “yavanlaştırma” politikalarının stratejik olarak uygulandığı bir son on yıldan söz edilebilir. Kültürel yaşamdan sosyal yaşama kadar hemen her alanda içi boşaltılan yaratıcı üretim pratikleri, teknolojik dönüşümün getirdikleriyle birlikte giderek sığlaşan bir anlayışa yol açtı. Bu “yeni” nesil yaşam biçimi, son on yılda nicelik olarak artan fakat nitelik bakımından zayıflayan eğitim kurumlarıyla birleşince; parçalanmış, birliktelikten uzak ve her bakımdan tahliye edilmiş bir mimari pratik kavramı ile karşı karşıyayız. Bu “boşluğun yükü”nü en çok, kariyer hedefi olarak mimarlığı seçen gençlerin taşıdığı söylenebilir. Ekonomik zorlukların okuma, görme, gezme, deneyimleme olanaklarını daralttığı bu ortamda alternatif eğitim platformları, yaz atölyeleri, çeşitli kurum ve kuruluşların düzenlediği geziler ve sağlanan burslar her zamankinden daha kıymetli hale geldi; çünkü bu olanaklar gençler için artık yaşamsal.

YAPI Dergisi de bu bağlamda öne çıkan platformlardan biri. Tüm yayınların birer birer yok olduğu, hayatta kalma mücadelesi verildiği zorlu bir atmosferde, hem dijital hem basılı mecrada süreklilik ve güvenilirlik sağlayan bir yayın olarak, mesleki pratiğin teknik ve detaycı biçimde görünür kılınmasına yönelik paylaşımcı çabası ve imkansızlıklarla dolu bu ortamda kurduğu iletişim ağının önemi tartışmasız büyük. Mimarlık, salt mesleki bir pratik olmanın ötesinde, yaşam biçimlerinin dönüşümüne öncülük eden bir işlev üstlenir. Pratiğin gelişimi; uygulamanın yanı sıra arşivleme, örnekleme ve eleştirel üretimle mümkündür. YAPI Dergisi’nin bu alanlardaki katkısı ve sağladığı derinlik eşsiz.

Geçtiğimiz on yılda mimari paylaşım alanında tamamen bireysel veya kolektif çaba ile ortaya çıkan olumlu gelişmeler arasında, AURA gibi tamamlayıcı eğitim platformları; sosyal medya kanallarıyla iyi entegre olmuş paylaşım mecraları; sayısı artan mimarlık kitapları ve mimari eleştiri odağında iki kez düzenlenen konferans da anılmalıdır. Tüm bunların, gelecek kuşaklara aktarılacak ortak belleğe yararlı birikimler oluşturduğuna inanıyorum.
Dervişe “Nasıl insan oluruz?” diye sormuşlar. Derviş, “Üç adım atmakla,” demiş: Bir, sana kötülük yapanlara kötülük düşünmezsen; iki, sana kötülük yapanlara iyilik yapabilirsen; üç, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında fark gözetmezsen, insan olursun. Bu dönemde “iyi” mimarların, işlerini sürdürebilmek için çok yönlü bir zorluk kuşatması altında, neredeyse imkansız görünen koşullarda dahi bir “derviş sabrı”yla mesleklerini icra edebildiklerini düşünüyorum. Geçtiğimiz on yıl umarım en zor zamanlardı ve her şey çok daha güzel olacak!

“Kolay değil; çaba, birikim, titizlik ve beceri isteyen süreli yayın ortamında, değişen ve çalkantılı Türkiye ortamında 500 ayda 500 sayı önünde saygıyla eğilecek bir başarı. Tüm katkı verenleri kutlamak, kucaklamak gerek.”

Suha Özkan, Prof. Dr, Hon F AIA


Yapı Dergisi 500 Sayı Dile Kolay 

Mimarlık dergisinin 400’üncü sayısını kutlamak amacı ile Zafer Akay’ın “Mimarlık Yayıncılığı   Nereden Nereye, Kişisel Çabalardan Profesyonelliğe: Türkiye’de Mimarlık Dergilerine Kısa bir Bakış,” yazısı bu konuda en özlü ve nitelikli katkılar arasında yer alır. Baskı sayıları birçok batı ülkesi ve Japonya denli çok olmasa da düşünsel birikim, dergi sayısı açısından Türkiye hemen hem tüm ülkelerden daha çok sayıda mimarlık dergisi bakımından çok iyidir. Yayın dilinin yüz milyonların konuştuğu ve etkileştiği İngilizce, Fransızca ve İspanyolca gibi Batı dilleri, yada Hintçe ve Çince gibi milyara yakın nüfusların dilleri ile karşılaştırdığımızda Türkçe yayınlanan mimarlık dergileri hem süreklilik hem de nitelik açısından önemlidir. Kısaca büyük heyecanlarla üretilmiş üstün nitelikli dergiler olarak Selçuk Milar’ın “Eser”, Bülent Özer’in “Mimarlık ve Sanat”, Selçuk Batur’un “Çevre”, Haluk Pamir’in “XXI” (Yirmi Bir) , DGSA’nın “Akademi” dergileri ya süreklilik kazanmamış yada bir düzine sayıyı geçememişlerse de yayınlandıkları dönemin önceliklerini belgeleyip ileten önemli kaynaklardır. Nitelikli katkılar arasında “Doxa”, “Betonart”, “Concept”, “Natura” dergileri anılmalı. Artan mimar sayısı ve güçlenen yapı üretimine koşut yerel mimarlar odalarının Adana Şubesi’nin “Güney Mimarlık”, Antalya Şubesi’nin “Batı Akdeniz Mimarlık”, Kayseri Şubesi’nin “TOL” ve Ankara Şubesi’nin “Dosya” yayınlarıyla çoğulluk ve yerel sahiplilik yarattı. 

Genellikle aylık yayınlanan ve sayıları yüzleri geçen ve süreklilik kazanan dergiler arasında öncelikle tüm dünyanın anıt katkı olarak gördüğü önce Zeki Sayar’ın “Mimar” sonra “Arkitekt” sonra Ahmet Turhan Altıner’in “Arkitekt Yaşama Sanatı” dergisi, Mimarlar Odası’nın “Mimarlık”, Raşit Tibet’in “Tasarım”, Uğur Tanyeli’nin “Arredamento Mimarlık” dergilerine öncül olarak katılan Doğan Hasol’un “YAPI Dergisi” önemlidir.

1970’lere geldiğimizde Arkitekt ve Mimarlık dergileri dışında sürekli ve mesleğin değerlerini ve haberleri ileten dergi yoktu. Zeki Sayar’ın kişisel çabaları ile yayınlanan Arkitekt’in yalnız mimarlık konularına içerirken yayın süresinin belirsiz olması tüm yükü Mimarlık dergisine yığmıştı. Mimarlar Odası’nın yayını olarak, 1963’ten bu yana çıkan ve her ay tüm üye mimarlara erişen Mimarlık Dergisi.

1973 yılında genç girişimci, mimarlık sevdalısı Doğan Hasol; Ankara’da, başkentin en itibarlı bulvarı üzerinde sürekli yapı gereçleri sergileyen, sadece tanıtım ve bilgilendirme amaçlı, doğrudan ticari olmayan Yapı Endüstri Merkezi’ni kurdu. Bu dış dünyada var olan ama Türkiye’de denenmemiş kalıcı sergi, bir merak ve ilgi alanı oldu. Zamanla konunun yoğun ilgi ve üretim odağı olan İstanbul’a, yine çok itibarlı bir semt olan Harbiye’ye taşındı. Harbiye’deki YEM bir yapı gereçleri tanıtım ortamı olmanın ötesinde bir sanat ve kültür ortamı oldu.

Doğan Hasol’un ilerici, Atatürkçü, çağdaş, bilimsel değerleri yüceltici tutumu, YEM’i Cumhuriyet değerlerini koruyup kollayıcı bir kurum olarak sivriltti. YEM, benzeri uluslararası kuruluşlara üye olurken Türkiye’nin de yapı endüstrisi konusunda bilinirliği arttı.

1970’li yıllar siyasal olarak yoğun bir arayışın içinde bulunduğu ve tüm toplum kuruluşlarının üyelerinin benimsediği bir biçimde yer aldığı gerilimli bir ortamdı. Mimarlar Odası da bu ortamda doğal olarak yer aldı. Üyelerin siyasal öncelikleri olunca, mimarlık hizmetleri biraz geri planda kaldı. Mimarlık ve tasarım bilgilendirmesi için Arkitekt dergisi yorgundu, yeterli değildi. İşte bu ortamda iki yeni dergi belirdi. Cemil Gerçek’in Arkitekt dergisinin özgün adını verdiği Mimar dergisi ve YEM’in YAPI Dergisi. Mimar, sürekli olamadı. Ama Gerçek, Yaprak Kitabevi adına çıkardığı tematik kitaplarla bir devri belgeledi.

Yapı endüstrisi ile bütünleşik ve güçlü olan YAPI Dergisi profesyonel bir girişim olarak bir dönemin habercisidir. Elbette temelinde Hasol’un düşünsel birikimi ve değerleri olsa da, zamanın en birikimli mimarlık üzerine tarih, kuram ve yorum olarak en güçlü kişi olan Bülent Özer’i kadrosuna etkin bir danışman olarak katması çok önemlidir. Geçen zaman boyunca Türkiye mimarlığı konusunda süreklilik kazanıp direnen ve aranıp sevilen üç beş dergi arasına YAPI bambaşka saygın bir yer edindi. Bu saygınlık nitelikli içerik ötesinde Doğan Hasol’un kalıcı ve ilerici değerleri yücelten düşünsel tutumu da çok önemlidir. Onun bu değerli katkılarının takdiri olarak 2015 yılında kurduğumuz Bodrum Mimarlık Kitaplığı’nın Süreli Yayınlar kesimini “Doğan Hasol Odası” olarak adlandırdık.

Kolay değil; çaba, birikim, titizlik ve beceri isteyen süreli yayın ortamında, değişen ve çalkantılı Türkiye’de 500 ayda 500 sayı önünde saygıyla eğilecek bir başarı. Tüm katkı verenleri kutlamak, kucaklamak gerek.