500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine I Alper Derinboğaz, Aslı Özbay, Ayşe Hasol Erktin, Ayşen Savaş, Batu Kepekcioğlu
YAPI Dergisi’nin 400. sayısıdan itibaren belgelenmekte olan, Türkiye mimarlığının son on yılında geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanan, böylece hem geçmişin birikimini görünür kılarak hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alan Dosya sayfalarında mimarlara ve akademisyenlere mimarlık pratiği eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini, kırılma noktalarının meslek ortamını ve ülke mimarisini nasıl etkilediğini, YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini sorduk.
Hazırlayanlar: Ebru Şevli, Mimar; Gülce Halıcı, Mimar
Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye mimarlık ortamının önemli tanıklarından biri olan YAPI Dergisi, 52 yıllık yayın hayatı boyunca yalnızca mimarlık üretimlerini belgelemekle kalmadı; aynı zamanda tartışmaların beslendiği bir zemin, yeni fikirlerin yeşerdiği bir alan ve Türkiye mimarlığının belleğini oluşturan temel kaynaklardan biri haline geldi. Bu uzun yolculuk boyunca sayfalarında yer verdiği projeler, eleştiriler, söyleşiler ve araştırmalar, yalnızca dönemin mimari eğilimlerini değil, aynı zamanda düşünsel altyapısını, toplumsal beklentilerini ve mesleki dönüşümlerini de yansıttı.
500. sayıya ulaşmak, bu nedenle bir sayı dönümü olmanın ötesinde, süreklilik kavramının kendisini kutlamayı, geçmişe yeniden bakmayı, yıllara yayılan tanıklıkları gözden geçirerek geleceğe dair taze sorular üretmeyi mümkün kılan anlamlı bir eşik oluşturuyor. Bu eşik, hem derginin kendi serüvenini değerlendirmek hem de Türkiye mimarlığının yakın tarihine kolektif bir gözle bakmak için bize benzersiz bir fırsat sunuyor. Bu nedenle özel dosyamızı “500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine” başlığıyla hazırladık. Bu başlık, bir yandan dergimizin yarım asrı aşkın yayıncılık serüveninin bir birikim noktası ve bu serüvenin arşiv niteliğine bir gönderme niteliği taşırken, diğer yandan Türkiye mimarlığının 400. sayıdan itibaren belgelenmekte olan son on yılda geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanıyor. Böylece hem geçmişin birikimini görünür kılıyor hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alıyoruz.
Son on yıl, mimarlığın tasarım, malzeme veya teknoloji üzerinden olduğu kadar; toplumsal, ekonomik ve politik bağlamların iç içe geçtiği çok katmanlı bir zemin üzerinden geliştiği bir dönem oldu. Kentsel dönüşüm süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni mekansal pratikler, mekansal adalet ve katılımcılık gibi kavramların tartışmalarda daha belirgin bir yer edinmesi, sürdürülebilirlik arayışlarının mesleki gündemi dönüştürmesi ve küresel ölçekli krizlerin yerel uygulamalara yansıması bu dönemi belirleyen en kritik başlıklar arasında yer aldı. Aynı zamanda dijitalleşmenin tasarım anlayışına getirdiği yeni araçlar, üretim biçimlerini ve düşünme yöntemlerini kökten etkiledi; mimarlık eğitiminin çerçevesi bu yeni koşullara göre yeniden şekillendi. YAPI Dergisi, tüm bu dönüşümlerin her birine kendi sayfalarında tanıklık etti. Kimi zaman gündemi belirleyen tartışmaların taşıyıcısı oldu; kimi zaman eleştirel bir mesafe sunarak düşünsel derinliği artıran bir platform işlevi gördü. Her proje dosyası, her makale, her görüş yazısı, döneminin ruhunu yansıtan bir belge niteliği taşıdı; mimarlık pratiğindeki kırılma noktalarını hem kayıt altına aldı hem de farklı perspektiflerden analiz etme imkanı sundu. Derginin sayfaları, böylece bilgi aktarırken düşünce üreten bir alan olarak şekillendi.
500. sayımız vesilesiyle, bu birikimi geleceğe taşıyacak yeni katkılar sunma arzusundayız. Türkiye mimarlığının son on yılına dair kapsamlı ve kolektif bir panorama oluşturmak, mimarlık yayıncılığının bu süreçlerle nasıl kesiştiğini tartışmak ve geleceğin belleğine kalıcı bir iz bırakmak bu çabanın merkezinde yer alıyor.
Bu nedenle mimarları, tasarımcıları, akademisyenleri ve mimarlık alanının farklı aktörlerini bu özel sayıya katkıda bulunmaya davet ettik. Son on yılda mimarlık pratiği, eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini; kentsel dönüşümden sürdürülebilirlik tartışmalarına, teknolojik yeniliklerden toplumsal hareketlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan kırılma noktalarının mesleği nasıl etkilediğini; YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini paylaşmalarını istedik. En önemlisi, geleceğe aktarılacak bir mimarlık belleği oluşturmak adına hangi deneyim ve tartışmaların kayda değer, hangi soruların ise hala yanıt beklediğini birlikte tartışmayı amaçladık.
“Türkiye’de mimarlığın en temel problemlerinden biri, dönem dönem ortaya çıkan nitelikli üretimlerin yeterince belgelenmemesi ve kalıcı bir kolektif hafızaya dönüşmemesi. İşte tam da bu noktada YAPI Dergisi, mimarlık birikiminin izini süren, süreklilik sağlayan ve disiplinin evrimini kayıt altına alan önemli bir yayın olarak öne çıkıyor.”
Alper Derinboğaz, Mimar
Salon Alper Derinboğaz
Türkiye’de mimarlık son on yılda büyük bir dönüşüm yaşadı. Artık sadece fiziksel çevrenin üretimiyle sınırlı kalmıyor; ekolojik, toplumsal ve dijital meselelerle doğrudan ilişki kuran çok boyutlu bir alan haline geldi. Fakat bu dönüşüm, beraberinde süreklilik ve birikim sorunlarını da getirdi. Türkiye’de mimarlığın en temel problemlerinden biri, dönem dönem ortaya çıkan nitelikli üretimlerin yeterince belgelenmemesi ve kalıcı bir kolektif hafızaya dönüşmemesi. İşte tam da bu noktada YAPI Dergisi, mimarlık birikiminin izini süren, süreklilik sağlayan ve disiplinin evrimini kayıt altına alan önemli bir yayın olarak öne çıkıyor.
YAPI Dergisinin uzun soluklu varlığı, sadece projeleri belgelemekle kalmadı; aynı zamanda mimarlığın güncel meselelerinin tartışıldığı bir platform işlevi gördü. Dijitalleşmenin bilgi üretimini hızlandırıp yüzeyselleştirdiği bir çağda, YAPI Dergisi gibi yayınlar mimarlık için derinleşme ve eleştirel düşünce adına güçlü bir zemin sunuyor. Mimarlık pratiği bireysel üretimlerin ötesinde bir kültür ve düşünce alanı olarak görülmeli. Bu nedenle yayıncılık, mesleğin sürekliliği ve sorgulayıcı niteliği açısından vazgeçilmez.
Bugün sürdürülebilirlik, dijital dönüşüm ve toplumsal katılım mimarlığın kendini yeniden tanımlamasını zorunlu kılıyor. Küresel karbon salınımının yaklaşık %40’ını oluşturan bir üretim biçimi olmasına rağmen, mimarlığın toplam ekonomik değer içindeki payı sınırlı. Bu çelişki, mesleğin çevresel etkisi ile ekonomik çıktısı arasındaki dengesizliği ortaya koyuyor ve daha eleştirel bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Pandemi süreci de mekansal düşünceyi kökten değiştirdi. Sadece kent merkezlerini değil, kent dışındaki yerleşimleri de mimarlık gündemine taşıdı. Yerleşim biçimleri ve doğayla kurulan ilişkiler yeniden sorgulanmaya başladı. Yapay zeka ve dijital tasarım araçlarının gelişimiyle birlikte ise yalnızca mimarlığın araçları değil, mesleğin kendisi de dönüşüyor. Henüz tam anlamıyla dijitalleşmemiş bir alan olan mimarlık, bu teknolojik değişimin merkezinde duruyor.
Türkiye’de mimarlık giderek daha çok insanın konuştuğu ama derinleşmekte zorlanan bir alan haline geldi. Katılımcılık ilk bakışta olumlu görünüyor; ancak sistemli bilgi üretimi ve eleştirel birikim oluşmadığında bu çoğulluk verimli sonuçlar doğurmuyor. Bu yüzden kamusal tartışma kadar nitelikli ve sürekli yayıncılık da büyük önem taşıyor. Sonuç olarak, mimarlığın günümüzde karşılaştığı sorunlar sadece teknik ya da estetik değil; aynı zamanda politik, ekolojik ve kültürel. Bu sorunların sağlıklı şekilde tartışılabilmesi için, YAPI dergisi gibi hafıza oluşturan yapılar mimarlığın kolektif bilincini canlı tutmak açısından kritik bir rol oynuyor.
“Okuru olarak büyüdüğüm, yazarı olarak katkıda bulunabildiğim bu dergi, mimarlığın yalnızca nasıl inşa ettiğimizle değil, neden ve hangi değerlerle inşa ettiğimizle ilgili olduğunu hep hatırlatmış olması nedeniyle, özellikle değerlidir. 500. sayıya ulaşan YAPI Dergisi’ni, bu belleği kuran, koruyan ve çoğaltan tüm emekçileriyle birlikte kutluyorum.”
Aslı Özbay, Mimar
YAPI’nın yayımlanmaya başladığı 52. yılda 500. sayısına ulaşması, dijital dünyanın basılı dergileri giderek yok etmekte olduğu bu dönemde, Türkiye’de mimarlık düşüncesinin ve kültürünün saygınlık kazanabilmesi uğruna verilen ısrarlı mücadelenin bu cenahtaki neferlerini saygıyla anmayı gerektiriyor.
Dergi ile ilk karşılaşmam 1983 yılında, mimarlık fakültesinde ikinci sınıf öğrencisiyken oldu. Derslerini hayranlıkla dinlediğim mimarlık tarihi hocamız ve derginin başyazarı olan Bülent Özer, o dönemde Ağa Han Ödül Jürisi üyelerindendi ve ders kapsamında, seçilen ödüllere veryansın ediyordu. Ağa Han Mimarlık Ödülü’nün ilk iki döneminde Türkiye’den seçilen projeler mimarlık çevrelerinde yoğun tartışmalar yaratmış; yerellik, çağdaşlık, kimlik ve temsil kavramları derginin sayfalarına, özellikle sevgili Doğan Hasol’un yazılarından ve sert bir dille eleştirilerek yansımıştı. Bu tartışmalar; genç bir mimar olarak mimarlığın yalnızca yapı üretimiyle değil, düşünceyle, kültürle ve etikle de şekillendiğini fark etmemi sağlamıştı.
YAPI, o yıllardan bugüne hem tartışmaların hem de mimarlık kültürünün belleği olmayı sürdürdü. Derginin bunca yıldır istikrarla yayımlanmasının ve bu süreçte onlarca mimar-yayıncı yetiştirmesinin ardındaki iki “kahramanının”; Bülent Özer ve Doğan Hasol’un mimarlığa ve yayıncılığa bakışındaki tutarlılık ve inancın sürekliliği, bana daima ilham vermiştir. Bülent Özer’in akademik birikimi ve mimarlığı ele alışındaki analitik yaklaşım, YAPI’nın düşünsel omurgasını kurdu. Doğan Hasol’un mimarlığı toplumsal bir sorumluluk alanı olarak gören vizyonu ise, dergiyi bir yayın olmanın ötesine taşıdı; meslek etiği ve kamu yararı kavramlarını mimarlık söyleminin merkezine yerleştirdi.
YAPI (2014’te üzücü bir ticari itiş kakış yüzünden, yıllarca emek verdiği Yapı-Endüstri Merkezi’nden uzaklaştırılan) Doğan Hasol’un büyük gayretiyle, yarım yüzyıla yakın bir süre mimarlığı salt bir pratik üretim alanı değil, düşünsel ve etik bir alan olarak da ele almayı dert edinen bir belgelik olmayı başardı. Yıllar içinde Doğan Hasol’un meslek etiğine duyduğu hassasiyet, YAPI’nın her sayısında hissedilir hale geldi. Türkiye’de mimarlık pratiğinin etik sorunlarla karşılaştığı her dönemde, YAPI Dergisi bu meseleleri görmezden gelmedi; tartışmaya açtı; kayda geçirdi; gelecek kuşaklara aktarılacak bir bilinç oluşturdu. Bu çaba, yalnızca eleştirel bir duruş değil, mimarlıkta ahlaki sorumluluğun da bir ifadesi oldu.
Benim için dergi, Türkiye’de bugün artık unutulan “kamu yararı” kavramını mimarlık üzerinden hatırlatmayı ısrarla sürdürme konusunda bir kahramanlık belleğidir. Okuru olarak büyüdüğüm, yazarı olarak katkıda bulunabildiğim bu dergi, mimarlığın yalnızca nasıl inşa ettiğimizle değil, neden ve hangi değerlerle inşa ettiğimizle ilgili olduğunu hep hatırlatmış olması nedeniyle, özellikle değerlidir. 500. sayıya ulaşan YAPI Dergisi’ni bu belleği kuran, koruyan ve çoğaltan tüm emekçileriyle birlikte kutluyorum.
“Türkiye’de herhangi bir alanda 50 yıl boyunca ayakta kalabilmek başlı başına bir başarıdır. YAPI Dergisi, bu 50 yıl boyunca mimarlık ve kent planlama düşünce dünyasında tartışmaların, fikir alışverişlerinin ve yenilik arayışlarının vazgeçilmez bir platformu oldu.”
Ayşe Hasol Erktin, Mimar
HAS Mimarlık Ltd.
Çağdaşlık Yolunda Mehter Adımları…
Geçtiğimiz on yılda Türkiye’de mimarlık ortamı, Avrupa Birliği ile kopan ilişkiler, kentsel dönüşüm süreçleri ve teknolojinin dönüştürücü etkisi arasında, derin kırılmalar eşliğinde, kendi yörüngesini bulmaya çalıştı. Bu süreçte mimarlık, kimi zaman ekonomik ve politik dalgalanmalarla sınanırken kimi zaman da yeni teknolojilerin sunduğu olanaklarla yönünü yeniden tanımladı.
1999 yılında Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik için resmen aday olarak tanınmıştı. 2000’li yıllara bu gelişmenin yarattığı ivmeyle giren ülkede, artan yabancı yatırımların etkisiyle büyük ölçekli gayrimenkul projeleri gündeme geldi. Aynı yıllarda uluslararası alanda ses getiren Türk müteahhitlik firmaları, Türk mimarlarının da yurt dışında iş üretmelerinin önünü açtı.
Ancak, 2016 yılına gelindiğinde, Avrupa Birliği’ne tam üyelik görüşmeleri tamamen durdu. Bu kesintinin etkileri kısa sürede kendini gösterdi. Ekonomi ve kültür ortamı giderek daha içe dönük bir yapıya büründü. Avrupa Birliği normlarına dayalı ihale ve yarışma süreçleri gevşedi. Avrupa ile ilişkilerin yavaşlamasıyla birlikte, uluslararası etkileşim, proje ortaklıkları ve konferans katılımları azaldı.
Nedense çok vurgulanmayan 2016’daki bu kırılma, Türkiye’nin gerek teknoloji gerekse kültürel anlamda gelişmiş ülkeler düzeyine yaklaşmasını önemli ölçüde yavaşlattı. Mimarlık ortamı da bu sıkışmışlıktan payını aldı. Mimari yarışmaların azalmasıyla birlikte, çağı yansıtmayan resmi yapılar, kent kimliğiyle bağlantı kurmayan, tuhaf kent “simge”leri karşımıza çıktı.
Öte yandan, depremler sonrasında gündeme gelen acil kentsel dönüşüm baskısı başka bir kırılmayı beraberinde getirdi. Bu dönüşüm, çoğu zaman çevre ve insan unsurlarını göz ardı etti. Birbirine benzeyen, aşırı yoğun, yeşil alanı ve sosyal donatıları yetersiz kentsel dönüşüm örnekleriyle başbaşa kaldık. Bugün bu “dönüşüm”ün, sadece yapıları değil, kent kültürü ve sosyal yaşamını da etkilediğini gözlemliyoruz.
Son on yılın belki de en olumlu gelişmesi teknoloji yönünde oldu. Özellikle BIM (Yapı Bilgi Modellemesi) mimari tasarıma yepyeni bir boyut kattı. Çizim ve sunum süreçleri hızlandı. Mimarinin diğer mühendislik ve danışmanlıklarla koordinasyonu çok daha kolaylaştı. Ek olarak, enerji tasarrufu, günışığı analizi, aydınlatma modellemesi, malzeme yaşam döngüsü hesapları gibi geçtiğimiz on yıllarda yalnızca seçkin projelerde gündeme gelen konular, bugün neredeyse her tasarım sürecinin doğal parçası haline geldi.
Türkiye’de herhangi bir alanda 50 yıl boyunca ayakta kalabilmek başlı başına bir başarıdır. YAPI Dergisi, bu 50 yıl boyunca mimarlık ve kent planlama düşünce dünyasında tartışmaların, fikir alışverişlerinin ve yenilik arayışlarının vazgeçilmez bir platformu oldu. Aynı zamanda, evrensel değerlere dayalı, çağdaş mimarlık ürünlerini Türk mimarlarıyla buluşturdu. Kimi zaman öncü, kimi zaman eleştirel bir duruşla tasarım ve çevrenin gelişimine katkıda bulundu. Yaşadığımız coğrafyada hiç de kolay olmayan bu çabayı ayakta alkışlıyor; daha nice üretken yıllar diliyorum.
“YAPI Dergisi, elli yılı aşkın süredir tartışmaları belgeleyen, bu belleği koruyan ve mimarlığın düşünsel altyapısını kuran kurumsallaşmış bir platform. Bugün hala bir belgelik ve geleceğe yönelik umut vaat eden özgür bir ortam olarak varlığını sürdürerek koruyor.”
Ayşen Savaş, Prof. Dr.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Modernliğin Silinen Kodları ve Yapaylığın Gerçeklik Vaadi
Son on yıl Türkiye mimarlığında tanık olduğumuz hızın, yıkımın ve yeniden üretimin öznelerinin deneysellikten çok deneyimsizliğe, süreçten çok kabullenilmiş sonuca ortam yarattıkları söylenebilir. Kanımca apartman, bu sürecin hem kahramanı hem de kaybedenidir. Yüzyıl başında modern mimarlığın simgesi olan bu yapı tipi, bugün tüm ülkeyi örten, birbirini tekrar eden dokunun içinde eriyip dönüşmüştür. Yaşadığımız doğal yıkımlar, bu alışılagelmiş anlatıyı bir anda çözerek, yüzeyin altındaki asıl yapısal sorunu açığa çıkarmış; güçlenmesi gerekenin salt yapılar değil, kurumlar ve kavramlar olduğunu göstermiştir. Dayanıklılık, sürdürülebilirlik, yeniden kullanım gibi sözcüklerle beslenen söylemlerimiz, toplumsal adalet ve onun ürünü/destekçisi olan mimarlık düşüncesini tümüyle soyut bir ortama taşımış duruyor.
Ancak, bundan önceki deneyimlerimiz, tam da böylesi kırılma anlarında mimarlığın düşünsel gücünün arzuladığımız dengeyi yeniden kurabileceğini bizlere hatırlatmakta. Modern mimarlığın evrensel kodları aslında dünya savaşlarının, ekonomik ve ideolojik krizlerin gölgesinde yazılmıştır. Toplumsal dönüşümün ve demokratik mekansallığın prensiplerini oluşturan ya da temsil eden yapı tipleri, yaklaşık bir asır boyunca amaçlanan yeni dünya görüşüne ev sahipliği yapmaktadır. Eğer mimarlık aynı zamanda bir düşünme biçimi ise, bu noktada bağlamı derinlemesine anlamak, onun bilgisini üretebilmek ve yorumlayabilmek gerekiyor; bu süreç, mimarlık düşüncesinin yeniden biçimlenmesine de aracı olacaktır. Söz gelimi, tüm belirsizliklere karşın, veriyle düşünebilme yetisine sahip olan generatif yapay zekanın yükselişi aynı zamanda bir umut ve soru işareti olarak karşımızda duruyor. İnsan zekasına destek olması amacı ile geliştirilen bu yeni düşünürün, bugün mimari üretimden yayıncılığa kadar her alanda, sınırları yeniden çizdiğini söylemek yanlış olmayacak.
Metin ve yazma edimi de tıpkı mekan gibi, artık tekil bir yaratıcının değil, kolektif bir sistemin ürünü olma durumda. Bu olanak ya da beklenti, mimarlığın özündeki ortak üretim fikrini yeniden sorgulamamıza ve kurgulamamıza neden oluyor. Yayıncılık ise bu dönüşümün tanığı olmanın ötesinde, onun etik belleğini oluşturan önemli bir araç konumunda. Gerekli donanıma sahip bireylerin ortak çabasını saniyelerle ölçülecek süreçlerde yeniden derleyebilen bu yeni ortam, yayıncılık dünyasını, sözcüğün tam anlamı ile, yeni bir boyuta taşımış duruyor. Bilgiyi derleyen ortamın yapaylığı, onu düşünceye dönüştürecek özneler için bir tehdit olmaktan çıktığı an işimiz kolaylaşacak gibi duruyor; veriye dayanmadan alınan kararlar sonucu oluşan hasarın giderilebileceğini ve geri dönüşün artık mümkün olabileceğini görmek ve umutlanmak mümkün.
YAPI Dergisi, elli yılı aşkın süredir tartışmaları belgeleyen, bu belleği koruyan ve mimarlığın düşünsel altyapısını kuran kurumsallaşmış bir platform. Bugün hala bir belgelik ve geleceğe yönelik umut vaat eden özgür bir ortam olarak varlığını sürdürerek koruyor. İnsan odaklı düşüncenin sorgulandığı günümüzde, sıklıkla dile getirilen “Nasıl yaşamak istiyoruz?” sorusu, karar verme süreçlerinin artık yalnızca teknik değil, etik bir mesele olduğunun da altını her fırsatta çiziyor. Bu çerçevede, yayıncılığın bilgi aktarım süreçleri kadar, mimarlık bilgisinin üretim süreçlerinin etik ve epistemolojik temellerini de sorgulaması beklentisi doğuyor. Mimarlık ortamında söylemin biçimlenişi, kimin sesinin duyulduğu ve hangi değerlerin görünür kılındığı, etik bir tutumun göstergesi olarak önem kazanıyor. YAPI Dergisi’nin bu çok katmanlı tartışmalara alan açması, hem mesleğin hem de düşünsel üretimin sürekliliği açısından hayati bir rol üstleniyor. Kurumun bu bilinçle sürdürdüğü editoryal tutum, mimarlık alanında kamusal aklın, eleştirel mesafenin ve düşünsel özerkliğin korunmasına yönelik önemli bir etik duruş olarak değerlendirilebilir.
“Mimari üretimin niteliksel erozyonu, eğitimdeki planlamadan uzak büyüme ve 2023 depremleriyle yüzleşilen trajik gerçeklik, bu dönemin gelecek nesillere aktarılacak en ağır ve acı dersidir; tabii almak isteyene.”
Batu Kepekcioğlu, Mimar
DATA Studio
Türkiye Mimarlığında Son On Yılı ya da Depremin Aynasında Bir Enkazın Anatomisi
Türkiye mimarlığının son on yılını değerlendirirken maalesef olumlu bir tablo çizmek mümkün değil. 6 Şubat 2023 depremlerinin trajik bilançosu, geride kalan dönemin en belirleyici dinamiği olan ve afet güvenliği vaadiyle sunulan kentsel dönüşüm politikalarının topyekün başarısızlığı olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda, geçen on yılı şekillendiren en önemli mesleki kırılma noktası, 2013 yılında yürürlüğe giren, kendinden önceki pek çok yasayı (koruma, orman vb.) hükümsüz kılan bir yetkiyle donatılmış 6306 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ile başlayan ve büyük bir enkazla sonuçlanan sürece odaklanmayı zorunlu kılmaktadır.
Geçtiğimiz on yılda mimarlık üretimini en doğrudan etkileyen bu politika, mesleği kentin fiziksel ve sosyal dokusunu gözeten bütüncül bir anlayıştan uzaklaştırarak, salt kar odaklı bir inşaat faaliyetine indirgemiştir. Bu paradigmanın en somut örneği Fikirtepe’dir. Süreç 2005’te yerel yönetimle başlamasına rağmen asıl kaotik dönem, 2013’te Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın alanı “riskli alan” ilan ederek tüm yetkiyi devralması ile başlamıştır. Bütüncül bir kentsel tasarım planından yoksun bırakılan bölge, 6306 sayılı kanunun getirdiği 2/3 çoğunluk kuralı ve fiili emsalin (KAKS) 1.5’ten 4.14’e çıkarılması gibi olağanüstü imar haklarıyla, her yapı adasının kendi kaderine terk edildiği istisnai bir “gayrimenkul geliştirme” laboratuvarına dönüştürülmüştür. Bu süreçte mimar, bir tasarım aktörü olmaktan çıkıp parsel ölçeğindeki finansal hedeflerin teknik uygulayıcısı konumuna indirgenmiştir. Üstelik süreç, ana motivasyonu olan ekonomik kalkınmayı dahi başaramamıştır. Firmaların iflası, yarım kalan inşaatlar ve on binlerce vatandaşın mağduriyetiyle sonuçlanan bu fiyasko ardından Fikirtepe, kentsel dönüşümün başarısızlığının anıtı olarak İstanbul peyzajında yerini almıştır. Bugün D-100 karayolundan geçen herkesin tanıklık ettiği devasa silüetiyle Fikirtepe, kente sadece kalıcı bir estetik hasar vermekle kalmamış; yoğunluğuyla trafik yükünü artırmaktadır; daha da kötüsü bir mahallenin sosyal dokusunu yok edip komşu bölgeleri de çöküntü alanına çevirerek kentsel travmalar yaratmaya devam etmektedir. Fikirtepe dışında, İstanbul’un diğer bölgelerinde de dönüşüm, zemin sıvılaşması riski taşıyan Küçükçekmece gibi acil bölgeler yerine, rant potansiyeli en yüksek olan Kadıköy gibi ilçelerde yoğunlaşmıştır.
Diğer taraftan; inşaata dayalı ekonomik büyüme modeli, sektördeki yoğun hizmet talebiyle mimarlık eğitiminin yapısını da yeniden şekillendirmiştir. Öyle ki, 2013 yılında 83 olan mimarlık programı sayısı, 2023’te 131’e yükselmiştir. Yıllık öğrenci kontenjanları 8.000’i aşarken, Türkiye’de Mimarlar Odası’na kayıtlı toplam mimar sayısının 83.000’e ulaştığı görülmüştür. Eğitimdeki bu niceliksel patlama, mesleki standartları ve kaliteyi ciddi şekilde erozyona uğratmıştır. Rant odaklı zihniyet, diploma satmak için açılmış “merdiven altı” üniversitelerden, öğrencilere destek adı altında proje hizmeti veren ofislere kadar tüm alana sirayet etmiştir. Bu on yıllık kırılmanın en trajik sağlaması, 6 Şubat 2023 depremleriyle yapılmıştır. Kentleri depreme hazırladığı iddia edilen politikaların tam bir fiyasko olduğu, resmi rakamlara göre 50.783 insanın hayatını kaybetmesi ve 300.000’den fazla konutun yıkılması ile kanıtlanmıştır. Depremler, kentsel dönüşümün afet riskini azaltmak yerine, imar afları ve topyekün denetimsizlik ile riski nasıl büyüttüğünü acı bir şekilde ortaya koymuştur.
Sonuç olarak Türkiye mimarlığı için geçtiğimiz on yıl, afet risk azaltma söylemi altında yürütülen, ancak temelde rant odaklı politikaların mesleği araçsallaştırdığı bir dönemdir. Mimari üretimin niteliksel erozyonu, eğitimdeki planlamadan uzak büyüme ve 2023 depremleriyle yüzleşilen trajik gerçeklik, bu dönemin gelecek nesillere aktarılacak en ağır ve acı dersidir; tabii almak isteyene.







© Dave Burk (SOM)