500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine | Ertuğ Uçar, Esra Akcan, Gül Köksal, Hayzuran Hasol, Herkes İçin Mimarlık
YAPI Dergisi’nin 400. sayısından itibaren belgelenmekte olan, Türkiye mimarlığının son on yılında geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanan, böylece hem geçmişin birikimini görünür kılarak hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alan Dosya sayfalarında mimarlara ve akademisyenlere mimarlık pratiği eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini, kırılma noktalarının meslek ortamını ve ülke mimarisini nasıl etkilediğini, YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini sorduk.
Hazırlayanlar: Ebru Şevli, Mimar; Gülce Halıcı, Mimar
Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye mimarlık ortamının önemli tanıklarından biri olan YAPI Dergisi, 52 yıllık yayın hayatı boyunca yalnızca mimarlık üretimlerini belgelemekle kalmadı; aynı zamanda tartışmaların beslendiği bir zemin, yeni fikirlerin yeşerdiği bir alan ve Türkiye mimarlığının belleğini oluşturan temel kaynaklardan biri haline geldi. Bu uzun yolculuk boyunca sayfalarında yer verdiği projeler, eleştiriler, söyleşiler ve araştırmalar, yalnızca dönemin mimari eğilimlerini değil, aynı zamanda düşünsel altyapısını, toplumsal beklentilerini ve mesleki dönüşümlerini de yansıttı.
500. sayıya ulaşmak, bu nedenle bir sayı dönümü olmanın ötesinde, süreklilik kavramının kendisini kutlamayı, geçmişe yeniden bakmayı, yıllara yayılan tanıklıkları gözden geçirerek geleceğe dair taze sorular üretmeyi mümkün kılan anlamlı bir eşik oluşturuyor. Bu eşik, hem derginin kendi serüvenini değerlendirmek hem de Türkiye mimarlığının yakın tarihine kolektif bir gözle bakmak için bize benzersiz bir fırsat sunuyor. Bu nedenle özel dosyamızı “500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine” başlığıyla hazırladık. Bu başlık, bir yandan dergimizin yarım asrı aşkın yayıncılık serüveninin bir birikim noktası ve bu serüvenin arşiv niteliğine bir gönderme niteliği taşırken, diğer yandan Türkiye mimarlığının 400. sayıdan itibaren belgelenmekte olan son on yılda geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanıyor. Böylece hem geçmişin birikimini görünür kılıyor hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alıyoruz.
Son on yıl, mimarlığın tasarım, malzeme veya teknoloji üzerinden olduğu kadar; toplumsal, ekonomik ve politik bağlamların iç içe geçtiği çok katmanlı bir zemin üzerinden geliştiği bir dönem oldu. Kentsel dönüşüm süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni mekansal pratikler, mekansal adalet ve katılımcılık gibi kavramların tartışmalarda daha belirgin bir yer edinmesi, sürdürülebilirlik arayışlarının mesleki gündemi dönüştürmesi ve küresel ölçekli krizlerin yerel uygulamalara yansıması bu dönemi belirleyen en kritik başlıklar arasında yer aldı. Aynı zamanda dijitalleşmenin tasarım anlayışına getirdiği yeni araçlar, üretim biçimlerini ve düşünme yöntemlerini kökten etkiledi; mimarlık eğitiminin çerçevesi bu yeni koşullara göre yeniden şekillendi. YAPI Dergisi, tüm bu dönüşümlerin her birine kendi sayfalarında tanıklık etti. Kimi zaman gündemi belirleyen tartışmaların taşıyıcısı oldu; kimi zaman eleştirel bir mesafe sunarak düşünsel derinliği artıran bir platform işlevi gördü. Her proje dosyası, her makale, her görüş yazısı, döneminin ruhunu yansıtan bir belge niteliği taşıdı; mimarlık pratiğindeki kırılma noktalarını hem kayıt altına aldı hem de farklı perspektiflerden analiz etme imkanı sundu. Derginin sayfaları, böylece bilgi aktarırken düşünce üreten bir alan olarak şekillendi.
500. sayımız vesilesiyle, bu birikimi geleceğe taşıyacak yeni katkılar sunma arzusundayız. Türkiye mimarlığının son on yılına dair kapsamlı ve kolektif bir panorama oluşturmak, mimarlık yayıncılığının bu süreçlerle nasıl kesiştiğini tartışmak ve geleceğin belleğine kalıcı bir iz bırakmak bu çabanın merkezinde yer alıyor. Bu nedenle mimarları, tasarımcıları, akademisyenleri ve mimarlık alanının farklı aktörlerini bu özel sayıya katkıda bulunmaya davet ettik. Son on yılda mimarlık pratiği, eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini; kentsel dönüşümden sürdürülebilirlik tartışmalarına, teknolojik yeniliklerden toplumsal hareketlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan kırılma noktalarının mesleği nasıl etkilediğini; YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini paylaşmalarını istedik. En önemlisi, geleceğe aktarılacak bir mimarlık belleği oluşturmak adına hangi deneyim ve tartışmaların kayda değer, hangi soruların ise hala yanıt beklediğini birlikte tartışmayı amaçladık.
“Mimarlığın siyasetin ağına iyice çekildiği bugünlerde, eleştirel, tarafsız ve muhalif bakışı temsil edecek bağımsız yapılara her zaman olduğundan çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.”
Ertuğ Uçar, Mimar, Yazar
TEĞET
Türkiye’nin son on yılını diğer on yıllar gibi, teknolojideki sıçramalar, şu veya bu olaylar, yeni ufuklar ve yol açmaları muhtemel yeni sorunlarla anlatmak mümkün. Öte yandan, herhangi bir on yıla hatta yüz yıla bakınca toplumsal ve bireysel davranışın, sosyal sorunların, savaşların ve siyasetin ülke üzerindeki gölgesinin, yani temel olan hiçbir şeyin değişmediğini görüyor insan.
Türkiye’de kentsel alanların, orman ve kıyıların 90’larla beraber yoğunlaşan tahribi ve rant amaçlı dönüşümü odağını son on yılda madencilik üzerinden verimli kırsal bölgelere, zeytinliklere, tarım alanlarına uzattı. Onay mekanizmaları merkezileştirildi, meslek odalarının varlığı ve etkisi bastırıldı. Ülkede siyasetin gölgesi hiçbir dönemde kentsel ve kırsal alanların, doğal kaynakların üzerine bu denli kara düşmemişti (her nesil sırası gelince böyle düşünüyordur belki de). Siyaset; toprak parçasına kentteyse “inşaat”, kıyıdaysa “otel”, kırsaldaysa “maden” olarak bakan bir anlayışla, kendine ortak olarak müteahhitleri seçti. Müteahhitlik, sağlıklı ve uzun ömürlü üstyapı ve altyapı üretecek “know-how”ı oluşturmak ve ülkenin geleceği için geliştirmek yerine, siyaset için kullanışlı bir zenginlik aktarım aracı haline geldi. Afetle mücadele ve kentsel dönüşüm yasaları, mücadeleyi ve dönüşümü janjanlı gayrimenkul projeleriyle müteahhitlik ihalelerine tahvil etti. Mimarlık okullarının sayısı üç haneli rakamları çoktan geçti; eğitimin kalitesi düştü. Yetişmiş mimarlar, yeni mezunlar başka ülkelere göç etti. Bu toksik ortamda mimarlık mesleğini erdemli bir şekilde icra etmek iyice zorlaştı.
Böyle bir kısa görüş yazısı için bu kadar şikayet yeter. Ama son dönemin özeti mimarlık alanı açısından böyle. Bu arada moralimizi düzelten şeyler hiç mi olmadı? Oldu.
Neyle suçlandıklarını bile bilmeden şu anda hapiste olan başkanlar ve kadroları sayesinde çoğu yerel idare kabuk değiştirdiler; kamusal alan tasarımının, şehirdeki ortak kullanımların artırılmasının, sosyal ve kültürel programların geliştirilmesinin önemini fark ettiler. İyi mimarlığın kentsel kaliteyi artırabileceğini örneklerle gösterdiler. Şehirlerde atıl duran birçok değerli, miras yapı restore edildi; kamunun kullanımına açıldı. İtibarlarını hızlı onay almak ve kurullardan proje geçirmek üzerine kuran mimarların yanında, itibarlarını kar amacı gütmeden kamu yararına üretmek üzerinden tanımlayan müşterekler oluştu. Siyasi ağlara dahil olup tarafsızlığını yitiren meslektaşların yanında, yüksek kalibrede iş üreten, tarafını sağlıklı kentlerden yana seçmiş, merkezi politikalara eleştirel yaklaşan bir genç kuşak yetişti. Bu kuşak sadece mimarlardan, ortaklıklardan değil; mimarlık kolektifleri ve sivil inisiyatiflerden, derneklerden oluşuyor ve etkileri giderek artıyor.
Ve YAPI dergisi 500. sayıya ulaştı.
Ben İstanbul’a 2000’de geldim. Çok genç bir ofisi ayakta tutma uğraşı, beni biraz içime kapamıştı belki de; YEM’in özgün kurumsal yapısıyla mimarlık alanının merkezinde olduğu parlak dönemleri arkadaşlarımdan dinlediğimde, buna tam şahit olamamışım diye düşünüyorum. Gelin görün ki, varlığını yeterince hissedemediğim bu merkezin bugün eksikliğini hissediyorum. Mimarlığın siyasetin ağına iyice çekildiği bugünlerde, eleştirel, tarafsız ve muhalif bakışı temsil edecek bağımsız yapılara her zaman olduğundan çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. YEM’in bu temsili yerine getiremeyecek şekilde talihsiz dağılışı bir yana; ne mutlu ki çocukları, yayınevi, web siteleri, fuarlar, ödüller ve katalog birbirlerinden kopmuş olsalar da hayatlarını sürdürüyor. YEM’in hayatımızdaki izleri sadece bunlarla sınırlı değil; yollarının YEM’den geçtiğini öğrendiğim bir çok profesyoneli düşündüğümde bu kurumun mimarlık, yayıncılık, tasarım, etkinlik yönetimi ve iletişim gibi bir çok alanda emsalsiz bir okul olduğunu anlıyorum. YAPI Dergisi, YEM’in mirası arasında bize bunu daima hatırlatan ve bizlere en yakın dokunanı kuşkusuz. Güncel sosyal ve kamusal meselelere değinen dosya konularıyla, editoryal hassasiyeti, incelikli iletişimi, haberleri ve proje sayfalarıyla her sayısı masamızda.
Bu arada yanılmıyorsam YAPI Dergisi dışında bağımsız bir mimarlık yayını kalmadı.
YAPI Dergisi, arkasında bir medya gücü, meslek odası desteği olmadan basılıyor.
50 yıldır.
Doğum günü kutlu olsun.
“Son on yıl boyunca sansürlenen ya da gizlendiği yerlerde yeşeren eleştirel mimari düşünce ve meslek icra biçimlerinin yakında etkisini ortaya çıkaracağına ve gelecekte bu on yılı anarken onları da adlandırabileceğimize inancımı sürdürüyorum.”
Esra Akcan, Prof. Dr.
Cornell University, Stanford University
Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz şu yıllarda dünya, uluslararası hukukun varoluşsal krizinden bazı ülke sınırlarının yeniden çizilmesine, uluslararası ticareti dönüştüren ekonomik yaptırımların tavan yapmasından muhafazakar, milliyetçi ve tek adam rejimlerinin hızlı yükselişine kadar büyük dönüşümlere tanıklık ediyor. Mesleklerini devlet ya da iş dünyası olsun işverene kökten bağlı icra eden mimarların bu durumdan uzun vadede etkilenmemesi düşünülemez. Bu süreçlerden bazıları Türkiye’de on yıllardır hakim olduğundan bu dönüşümlerin etkileri Türkiyeli mimarlar için tanıdık gelecektir.
Daha özelde mimarlık dünyasında, çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de son on yılda yıldız sistemi yapılı çevreyi biçimlendirmede etkisini sürdürse de inandırıcılığını ve varsa hayranlarını yitirmiştir. Bu mimar yıldızlar Koç ve Eczacıbaşı gibi aile şirketlerinin aracılığıyla seküler sanat dünyasının devamlılığını sağlayan Arter ve İstanbul Modern gibi önemli müze ve akılda kalıcı mekanları İstanbul’a kazandırsalar da çoğu, kenti kentliden uzaklaştıran Galataport gibi neoliberal kentleşmenin stereotipik çarklarına dahil olmuşlardır (Resim 1).

Resim 1. Renzo Piano, İstanbul Modern Müzesi’nin Terası. Fotoğraf: Esra Akcan.
En anlamlı ve yenilikçi fikirler ve duruşlar ise, Mimar Meclisi, Onaranlar Kulübü, Haliç Dayanışması, Taksim Dayanışması, docomomo Türkiye gibi alternatif mimarlık yapma (ve koruma) biçimlerini deneyen, mimarlığın tanımını genişleten ve dönüştüren gruplarla yeşeriyor (Resim 2).

Resim 2. Mimar Meclisi, Kolaj.
Hükümet destekli kentsel dönüşüm ve inşaat sektöründeki bir kesime sağladığı haksız kazanç, gündelik lisana ve popüler şarkılara kadar nüfuz etmiş durumda (“Kafamda kentsel dönüşümler… Her şey satılıyor, herkes alışıyor, aşk var mı hala?” – İkiye On Kala). Bu politikanın sonucunda Türkiye’nin mimari iddiadan yoksun, TOKİ kentlerinin biriktiği bir toprak parçası olduğu son on yılda iyice göze çarpmaktadır. Binaların insan öldürdüğü depremler ve deprem bölgelerindeki hazırlıksızlığın ya da deprem bahanesiyle neoliberal fırsatçılığın son on yılda da devam etmesi başlı başına bir konu.
Dönemi belirleyen en önemli kırılma noktası, kanımca, dünya tarihinde mimarlık adına yapılmış en geniş ve tutkulu, alttan gelen toplumsal hareketlerinden biri olan Gezi Direnişi ve iktidarın buna tepkisidir. Bu tepki hem iktidarın kriminalleştirdiği mimar ve plancı şahsiyetler, hem de kendi mimari duruşunun sembollerini inşa etmedeki hızında vücut bulmuştur. Birincisi, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Mahir Polat, Senem Doyduk, Murat Çetin gibi eleştirel meslektaşların hapis veya yargılama süreçleri sonucu icraatın engellenmesi veya yavaşlatılması, mimarlığın düşünsel ve fiziksel dünyasında geri dönülmez hasarlar bırakmış, onu fakirleştirmiş, tekdüzeleştirmiştir. İkincisi; Taksim’in düzenlenmesi ve Taksim’e cami yapılması, iktidar ve destekçilerinin Gezi’ye bir cevap olarak neredeyse öç alırcasına hızla ve toplumsallaştırmadan oldu bittiye getirmesinin sonucudur. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin dönüştürülmesi bu süreçte bir orta yol bulma girişimi olarak lanse edilse de, o da ne toplumsallaştırılmış ne de eleştirel kesimin alternatif üretmesine imkan tanınmıştır. Bir zamanlar olumlu anlamda “çılgın proje” olarak adlandırılan üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve ikinci boğaz gibi uygulamalardan hız kesilmemesi ve eleştirilere kulak tıkanması da bu kırılma noktasının uzantılarıdır. Birçok şehirde, Cumhuriyet’in modern mimarlık mirası yıkılıp yerine politik İslam ve neoliberal hırsın anıtları dikilmiştir. Bunlara ek olarak Barış Akademisyenleri gibi muhalif yazar ve akademisyenlere dayatılan sivil ölüm (işten atılma, terfi ettirilmeme, kayyum atama), ya da (oto)sansür, mimarlığın da düşünce dünyasını harap etmiştir.
Bu sürece sadece birkaç istisna karşı durabilmiştir (hiç değilse şimdilik). Önü hemen kesilse de kısa zaman içinde başarılmış birkaç İBB Miras projesini saymak isterim. Mimarlık tarihi içinde önemli yere sahip eserlerin restorasyonu ve yeniden işlevlendirilmesi ile İstanbul’a kazandırılan kütüphaneler ve kültürel alanlar bir vaha gibi şehirliler tarafından sahiplenilmiştir. Gazhane, Feshane, Bulgur Palas, Casa Botter, Haliç Evleri’nin yeni mimari düzenlemelerle kamuya açılması son on yılın kayda değer ve gözle görülür uygulamalarıdır (Resim 3).

Resim 3. İBB Miras, Feshane, Gazhane, Haliç Sanat Evi, Bulgur Palas (sol üstten saat yönünde). Fotoğraflar: Esra Akcan.
Ek olarak, son on yıl boyunca sansürlenen ya da gizlendiği yerlerde yeşeren eleştirel mimari düşünce ve meslek icra biçimlerinin yakında etkisini ortaya çıkaracağına ve gelecekte bu on yılı anarken onları da adlandırabileceğimize inancımı sürdürüyorum.
“Biz teknokrat aktörler, mimarlık pratiğinin “iyi/kötü mimarlık” ve “ben yapmasamcılık” söylemleriyle sıkıştığı ahlaki zeminde etik, politik ve pratiği nasıl daha derinlikli tartışabiliriz?”
T. Gül Köksal, Doç. Dr., Mimar, Koruma Uzmanı
Başka Bir Atölye
Zaman öyle veya böyle bir şekilde geçiyor. 2023 yılının Kasım-Aralık aylarında, YAPI Dergisi’nin 50. yılı için yazmıştım. Şimdi de 500. Sayıya gelmişiz.
Yapı’nın 500. sayısını kutlayan bu katkı yazısında, ilk refleksim 50. yıl için yazılanları tekrar okumak oldu. Ardından bizleri bu yazıya davet eden ve farklı boyutlarıyla mimarlığın son on yılına odaklanan sorular üzerine yeniden düşündüm.
Gerek YAPI Dergisi’nin basılı versiyonuna, gerekse de bizlerle paylaştığı haber bültenlerine, web sayfasına neredeyse her baktığımda dikkatimi çeken şey; sistemin başta politik-ekonomik yönlendirmelerinin etkisiyle gerçekleşen mekansal yıkımlar, kayıplar vb. karşısında konumlanan teorik-pratik taktiksel mücadeleler oluyor. Ama öte yanda da, sistemin politik-ekonomik işleyişini güçlendirecek mekansal üretimler ve bu üretimleri teşvik edecek ödüllendirme mekanizmaları dikkatimi çekiyor. Bu ikisi arasında pozisyon alan salınımlarımızda aklıma takılan nokta ise; mekanın özellikle de bizler gibi temsil dünyasının teknokratları olan kişiler üzerindeki biyopolitik etkisi.
Sorulara geri dönersek; Türkiye’deki, aslında sadece Türkiye de değil, dünyadaki, -ama belki Türkiye’ye özel bazı durumları kenara koyarak- mimarlık pratiğinin dönüşümünü artık belli kırılma noktaları içinde açıklayamayacak kadar çok kırılma içindeyiz kanımca. Kapitalizmin “çoklu krizleri” ifadesi de buradan türüyor.
Doğanın kentleşmesi ve kentlerin dönüşümünün baş döndürücü hızının da yarattığı “çoklu krizlere” karşı geliştirilmeye çalışılan restoratif müdahaleler ise sistemsel kapma aygıtları tarafından içkinleştiriliyor. Onarıcı yollar, ister istemez sistem içinde kaldıkları oranda, etkisizleşiyor. Bununla birlikte geçiş dönemi adalet mekanizmaları olarak ileri sürülen ve yaşamdaki eşitsizlikleri görünürleştirip iyileştirmeye çalışan yöntemler de taktiksel olarak denenmeye devam ediyor. Ancak bunların mekansallaşması bir yerliyurtlulaşma sorunsalını da beraberinde getiriyor.
Bu bağlamda mimarlık yayıncılığı ise, bir tür tarafsızlık tutumuyla, ancak sanırım sistemin içinden bir üretim pratiği olması nedeniyle bilinçdışı bir taraf olarak, bu eylemeleri yan yana koymaya kalktığında, karşımıza çıkardığı tablo bize mesleğin türlü çelişki ve çatışmalarına da sunuyor. Eğer bu tablo bir bellek oluşumuna da zemin kuruyorsa, o zaman kurageldiğimiz bu belleğin bizi taşıdığı düzlemi sorun alanı olarak görmek gerekiyor kanımca. Örneğin bu ve benzeri sorularla; yıkıcı-yaratıcı sistemin biyopolitik düzlemde yarattığı arzu coğrafyasında sürdürmeye çalıştığımız yapılı çevre kim için ve bize ne ifade ediyor?
Mekan üretiminin son on yılını, kendi durduğum bağlamda, daha çok eleştirel düşünce üretme ve kentsel toplumsal hareketler özelinde mesele ediyorum. Şöyle ki; bunca yıkımın ve dönüşümün ortasında, başka bir yeniyi kurmak için önümüzde müthiş bir “saha” var. Ve fakat yine sorguluyorum; bu sahada biz teknokrat aktörler, mimarlık pratiğinin “iyi/kötü mimarlık” ve “ben yapmasamcılık” söylemleriyle sıkıştığı ahlaki zeminde etik, politik ve pratiği nasıl daha derinlikli tartışabiliriz? Devrimci bir dönüşüm için yatay, düşey, diyagonal örgütlenme biçimleriyle insanları ve toplulukları yan yana görmek isteyen anlayışların yanında, yaşamı örgütleyen bir gündelik praksisi tesis edilmeyi nasıl düşleyebiliriz?
Sözlerimi somutlayarak bitirmek isterim. Bu yazıyla birlikte kendimize ait bir fotoğraf ve istersek bir görsel yollamamız gerekiyordu. Ben bu iki talebi birleştirdim. Görseldeki döviz Haydarpaşa Dayanışması’nın son Pazar eyleminden, 715. Pazar buluşması.
Yirmi yıldan uzundur İstanbul’daki, hatta ülkedeki demiryolu mirasının işleviyle ve iyileştirilerek yaşamasını isteyenler olarak bu eylem peşine Dayanışmanın bileşenleri ile bir forum düzenledik. Forumda tartışmaya açılan konulardan biri de, bu görselde elimde yer alan dövizdi: “Haydarpaşa ve Sirkeci Garlarında Kültür ve Sanat Biziz! (Tren, yolcular ve demiryolcular). Dışarıdan Kültür Atamaya Gerek Yok!”.
Bilmeyenler için diyeyim; hayli sınırlı ve turistik bir tren ulaşımıyla garlar, kültür turizm alanı olarak projelendiriliyor. Biz eylemde, bazı meslektaşlarımız projenin karar vericileri tarafında. Bizler gibi, kültür sanat emekçilerinin bir kısmı da eylem tarafında, örneğin görseldeki üzerimdeki önlüğü resmederek kültür sanat üretiyorlar; dayanışmanın kültürünü…
İşte yazıda ifade etmeye çalıştığım mekanın biyopolitikası, arzu yatırımları, bir tek bu görselden bile hayatımıza sızıyor ve bence önümüzdeki yeni sayılarda hakiki bir karşılaşmayı işaret ediyor…
“Mimarlık yalnızca bir sanat değildir. Ana ilkelerine bağlı kalarak mimar, işveren, teknik kadro ortak çalışır. Toplumun da mimarlığı anlayıp, benimseyip istemesi gerekir.”
Hayzuran Hasol, Mimar
HAS Mimarlık Ltd.
Mimarlık mesleğinde altmış yılını aşmış biri olarak, son on yılı ayrı düşünmek zor. Öğrenciliğe başladığımızda mimarlık eğitimi üç eğitim kurumunda veriliyordu; bugün ise yüzü çoktan aştı. Mimar sayısı da tabii. Biz öğrenciler haftada kırk saat olmak üzere beş yıl eğitim görüyorduk. Ayrıca eğitime ek olarak ders dışında mevcut mimarlık bürolarında uygulama yapma şansına sahiptik. Birlikte çalışma, tartışma alışkanlığı mimarlığın olgunlaşması için çok yararlıdır. Bugünkü durum ortada.
Son zamanlarda teknolojinin sağladığı bilgisayarla çizim, sunum hatta yapım olanaklarıyla pek çok kolaylıklar getirirken dünyadaki çeşitli mimarlık örneklerini izlemeyi de sağlar. Bütün bu olanakların bilinçli kullanılması gerektiği unutulmadan…
Kentsel dönüşüm bilinçli yönetilmediği için yazık ki değerlendirilemedi. Geçmişte yetersiz teknik hizmet alınarak ya da az gelirlilerin kısıtlı olanaklarıyla yapılmış binalarla, yerleşim bölgelerinin, şehircilik ve mimarlık nitelikleri taşıyan projelerle, sosyal sorunlar önemsenerek, yeniden planlanması gerekirdi; ama sonuçta rant uğruna sağlıksız bir uygulama oldu.
Deprem sonucunda ortaya çıkan güçlendirme gerekliliği ise başka sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Kentlerin birçok yerinde mimari bir dönemi yansıtan yapılar ve kent kimliği yok edildi. Yabancı mimarlık büroları; toplumu ve çevreyi önemsemeden, önerdiği simgesel yapılar ve bunları örnek alarak yapılanlar yazık ki kentin bazı bölgelerini düzensiz oyuncak dükkanına döndürdü.
YAPI Dergisi yayınlayacağı projeleri seçerken mimarlık ilkelerine özen gösteren özgün yapılara öncelik vermektedir. Yurt dışındaki mimarlık çalışmalarının gecikmeden YAPI Dergisi’nde yayınlanması, yurt içinde dikkate değer yapıtların seçilmesi, mimarlar ve özellikle mimarlık öğrencileri açısından çok değerlidir. Eğitim olanaklarının, mimarlık eğitimi veren kurumların ortam ve eğitim düzeyinin farklılık gösterdiği koşullarda da bu önemli.
Vitruvius’un “İşlev + Strüktür + Estetik” ilkelerine günümüz koşullarına göre eklemeler yaparsak; işlev, ekonomi, sürdürülebilirlik, geri dönüşüm, strüktür, teknolojik gelişmelerin sınırları zorlayan olanaklar sağlaması sonucu, kentlerin özgün kimlikten yoksun hale gelmesi, estetik, kültürel değerler, toplum yaşam koşulları, iklim ve yerel koşulların sağlanması
gibi olgularla karşı karşıyayız.
Türkiye mimari miras yönünden zengin bir ülkedir. Bunun bilinciyse toplumda doğru algılanmamaktadır. Eskiyi korumak, ondan etkilenmek, ama onu yinelemeden bugünün yaşantısını yansıtan bugünün mimarisini yarınlara miras bırakmak gerekir. Oysa son yıllarda Cumhuriyet Dönemi mimarlığına ait pek çok yapıyı yitirdik. Sivil mimari örneklerinin bir kısmı da deprem korkusuyla yıkıldı. Güçlendirme yapılarak, yaşatılacak yapıtlar yok edildi. Sonraki nesiller bir dönemi yaşanmamış sayacaklar.
Mimarlık yalnızca bir sanat değildir. Ana ilkelerine bağlı kalarak mimar, işveren, teknik kadro ortak çalışır. Toplumun da mimarlığı anlayıp, benimseyip istemesi gerekir.
“Alternatif olarak gördüğümüz, kenarda kalmış gibi duran örnekler, aslında mimarlık pratiğini dönüştürecek potansiyele sahip olabilir. O halde sorunun kendisini ve ona verdiğimiz cevapları yeniden düşünmek, düşünce kalıplarımızı kırmak gerekiyor.”
Herkes İçin Mimarlık
Türkiye’de ve dünyada geçtiğimiz on yılı krizler çağı olarak adlandırmak mümkün. Krizlerin kendisi yeni olmasa da gözle görülür denli artarak büyüdükleri kesin. Kaynakların hoyratça kullanılması ile gezegene verilen geri dönülmez zarar, sosyal ve toplumsal altüst oluşlarla birlikte kaçınılmaz şekilde artıyor. Mimarlık disiplini ise birkaç istisna dışında krizleri dert edinme konusunda oldukça geri kalmış durumda. Hatta dünya genelinde mimarlığın ana akımı, krizler çağında sorunlara çözüm üretmeyi bir yana bırakmış vaziyette ve krizlere sebep olmaktan pek de gocunmaz bir tavır takınmayı meslek pratiğine içkin görmekte. Krizler olur; afetler yaşanır; mimarlar en iyi bildiklerini, kendilerinden talep edileni, yani genelde “yapıları” yaparlar. Ama, “Talep nereden ve daha önemlisi nasıl geliyor?” “Mimarlık üretiminde hakim olarak yapılagelenlerin bu yaşadıklarımızda payı nedir?” ve “Bunları tekrar edersek nelere yol açıyoruz?” gibi sorular, “katılımcılık” gibi söylemleri bir listenin işaret kutucuğu gibi doldurarak aşılamıyor. Öğrencilerden çalışanlara, mimarlık üretiminin her alanındaki emekçilerin, emek koşullarına dair şikayetlerinin ve beklentilerinin genel bir sağırlıkla karşılaşması ıda bu krizler çağındaki tutumların bir başka yönü. Peki birkaç istisna dediğimiz örnekler, acaba yerleşik düzeni değiştirebilir mi? Bu soruya “hayır” demek elbette kolay olur. Ancak asıl mesele, bizim “mimarlık” diye tanımladığımız kavram setinin kendisi olabilir. Belki de yapmamız gereken, bu kavramları sorgulamak ve mimarlığa bakış açımızı temelden değiştirmektir. Çünkü alternatif olarak gördüğümüz, kenarda kalmış gibi duran örnekler, aslında mimarlık pratiğini dönüştürecek potansiyele sahip olabilir. O halde sorunun kendisini ve ona verdiğimiz cevapları yeniden düşünmek, düşünce kalıplarımızı kırmak gerekiyor.
Krizler çağında mimarlık yapma biçimi, mimarlığın kim için ve kimlerle yapıldığı, hangi sorulara hangi cevapları ya da yeni soruları ürettiği, kimlerin sözüne ve fikrine alan açıp kimleri dışarıda bıraktığı, zihinsel ve bedensel emek koşullarının neler olduğu, tasarımdan uygulamaya kullanılan malzemelerin nasıl elde edilerek bir araya getirildiği gibi birçok meseleyi dert edinen mimarlık üreticileri, toplulukları var. Krizler gibi bu konuları dert edinen, toplumsal ve sosyal angajmanı önceliklendiren mimarlıklar da yeni değil. Ancak süreklilik kazanan krizlere paralel olarak, bu krizleri yeniden üreten ana akıma alternatif pratikler de daha fazla süreklilik arz ediyor. Süreklilik arz edemeyenler için dahi, devam etmesi gereken ve temel ilkesi dayanışma olması gereken bir mücadelenin farkındalığı çok temel konulardan biri haline gelmiş durumda. On beş yıla yaklaşan varoluşumuzun ilk zamanlarından beri zihinlerimizin arka planında olan fikirlerden biri de bu devamlılığı sağlamak. Kendimizi büyütmeyi değil, gezegene ve topluluklara dair benzer kaygıları olanlarla birlikte dayanışarak çoğalmayı, birbirimizi güçlendirmeyi dert edindik. Herkes İçin Mimarlık’ı zorla devam ettirmek gibi bir kaygımız asla olmadı. Dernek, daha öğrencilik zamanlarımızdan başlayan mimarlık alanının mevcut hallerinden memnun olmamamızla başlayan arayışlarımızın hala devam etmesi sebebiyle hayatını sürdürüyor. Bu yarın bir başka yapıda, başka yerlerde de devam edebilir ve devam edecektir, paylaşımda bulunduğumuz herkesle ve her yerde.
Mimarlık alanında dayanışmaya dayalı alternatif yaklaşımların hafızasını canlı tutmak için son dönemde hazırladığı özel dosyalarla önemli katkılar sunan Yapı Dergisi’nin 500. sayısına ulaşması vesilesiyle; Türkiye mimarlık tarihinin belgelenmesi, korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması konusunda üstlendiği bu değerli misyonu, önümüzdeki yıllarda da aynı kararlılık ve özenle sürdürmesini yürekten diliyoruz.








