100’üncü Sayı ve Düşündürdükleri

Bülent Özer, Prof. Dr.

Elinizdeki sayı bir jübile sayısı. Yani YAPI için bir kutlama, bir sevinme, bayram yapma vesilesi; oldukça önemli bir dönemeç. Doğal olarak, bunca yıldır onun sorumluluğunu taşıyanlar için de aynı şeyin geçerli olması gerekirdi. Gelgelelim, gerçek maalesef hiç de öyle değil. Etten kemikten yapılmış, üstelik bir de beyin ve yürekle donatılmış bizler için bilanço çok acı. Nitekim, YAPI’nın varlığıyla, aksiyonuyla daha iyiye götürmek görevini üstlendiği alanların büyük çoğunluğu şu anda iflas etmiş durumda. Ondan da beteri, ufukta herhangi bir toparlanabilme umudu uyandırabilecek emare de yok. 

Rahmetli İsmet İnönü’nün en önde gelen övülme nedenlerinden biri de ülkemizi İkinci Dünya Savaşı’na sokmamış olmasıydı. Çocukluğumuzda, gençliğimizde, aile içinde ve dışında daima işittiğimiz şu duaydı: “Allah razı olsun İsmet Paşa’dan! O olmasaydı ne İstanbul kalırdı, ne de İzmir ve Ankara.” İkinci Dünya Savaşı’ndan sıyrılmakla kurtulduğumuz felaketi son kırk yıllık dönemin baş döndürücü bir tempoyla gelişen çeşitli musibetleri mükemmel bir şekilde gerçekleştirmiş, dahası, Anadolu’nun masum şehirlerini, kasabalarını hatta köylerini, eşine az rastlana güzellikteki kıyı şeritlerini de bu rezalet kervanına katmıştır. 

Normal bir yabancının, İstanbul’un en gözde semtleri de dahil olmak üzere, ülkemizi gezip tozduktan sonra Türkiye’de şehircilik, mimarlık, çevre korumacılığı gibi disiplinlerin tanınıp bilindiğine inanması çok zordur. Bunların varlığını sağlam bir kaynaktan şaşırarak öğrendiğinde de, haklı olarak bu defa söz konusu disiplinlerin öğreticileriyle öğrenicilerini olduğu kadar, uygulayıcılarıyla uygulatıcılarını da ciddiye almayacaktır. “Elle tırnak birbirinden ayrılmaz,” “Anasına bak kızını al,” “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” gibi özdeyişlerle dile getirdikleri realite, giderek kafasında “yayınla uygulama ayrılmaz,” “uygulamasına bak yayınını al,” “yayın mı uygulamadan, uygulama mı yayından?” gibi çeşitlemelere dönüşerek, yanlış da olsa, hakkımızdaki kaçınılmaz imajın oluşmasını sağlayacaktır. Üstad Burhan Arpad, geçenlerde Cumhuriyet’te yayımlanan “Kırklı Yıllardan Bu Yana…” başlıklı makalesini, “Onca yol tükettik, bir arpa boyu yol alamadık.” diye bitiriyordu. Ne güzel ne veciz bir anlatım! Bizim kumaşımızdan, bizim vücudumuza göre kesilmiş bir kaftan! Al, çeşitli faaliyet alanlarımıza giydir! Özellikle de şehircilik, mimarlık ve çevre korumacılığı dallarına…

İster YAPI ailesi olarak, isterse de ona dışarıdan katılmış ya da apayrı dergilerde, sahifelerde, sütunlarda kalem oynatmış, ter akıtmış, kimseler olarak, kanımızca bizler de maalesef “onca yol tükettik; bir arpa boyu yol alamadık.” 

YAPI’nın tükettiği yolun başlangıcı 1960’a dayanır; Mimarlık ve Sanat’ın yayımlanma kararın alındığı yıla… Ondan sonra da 1961, yani birinci sayısının çıktığı yıl gelir. Ellili yıllarda Türkiye’de mimarlık eğitimi genelde doğru dürüst yapı, şöyle böyle de bina bilgisi öğretmek şeklinde anlaşılırdı. Mimarlık tarihinde ise, o da seyrek olmak üzere, uzak geçmişten bir takım kısıtlı açıklayıcı bilgiler aktarmakla yetinilirdi. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde ise Sayın Doğan Kuban (o zamanlar asistan) sayesinde çağdaş mimarinin felsefesine, başlıca kişiliklerine, ilginç uygulamalarına yer veren, onları tanıtan bir kıpırdanma söz konusudur.

Böylesine bir ortamda, dünyadaki ileri konjonktürün de dürtüsüyle, mimarinin kültür aktarıcı ve kültür yapıcı yönlerine olduğu kadar diğer sanat dallarıyla mevcut ilişkilerine de yer veren; ayrıca mimarlığın ekonomiyle bağlantısını gündeme getiren; bu arada çağdaş mimarlık uygulamalarını, yarışmalarını tanıtan; şehirleşme, planlama kavramlarına da ışık tutmak isteyen bir derginin Türkiye’deki meslek çevrelerine, giderek de resmi makamlarla aydınlara seslenmesi gerektiğine inandık. Parasal nedenlerden ötürü yaşamı 10’uncu sayısıyla noktalanacak “Mimarlık ve Sanat” işte bu düşüncelerle çıkmış; heyecan uyandırıp belirli bir bilinç yaratmış; eksik liste vermek endişesiyle isimlerini burada ayrı ayrı sıralayamadığımız birçok genç arkadaşı kaleme sarılmaya zorlamıştır. İkinci sayıdan itibaren aramıza öğrenci olarak katılan Doğan Hasol, üstün yeteneği, görev bilinci, çalışkanlığı, özellikle de bizde nadir rastlanan disiplin anlayışıyla gelecekteki parlak kariyerinin nüvesini bu dergide kolayca bulmuştur.

Mimarlar Odası’nın MİMARLIK’ı, sayın Hulusi Güngör’ün başlatıcı ivmesinden sonra, aşağı yukarı aynı ekiple benzer anlayışın yolcusu olacaktır. Söz konusu dergiyi bundan sonra peşpeşe devralan değişik ekipler de büyük bir coşku ve inançla günümüze kadar ilginç çalışma örnekleri vermeyi başarmışlardır. Oda yayını olarak bu derginin sahip bulunduğu çekici güç, birçok genç yeteneğin artan bir istekle yurdumuzdaki düşünen-yazan mimarlar topluluğuna katılmasını mümkün kılmıştır.

Yüzüncü sayısını sunduğumuz YAPI işte böylesine bir çizginin izleyicisidir, ve “onca yol” tüketmiştir. İyi de, ne kadar yol almış ve de aldırtmıştır? Bu çift-yönlü sorunun birinci kısmı doğrudan doğruya YAPI’nın kendisini hedefler. Kanımızca, baskısıyla, kağıdıyla, içeriğiyle, kısacası her yönüyle bu sorunun cevabı olumludur. Ne var ki, bir derginin amacı, ereği acaba yalnızca kendi kalitesini yükseltmek midir? Bunu elde edince böbürlenebilme hakkına da kavuşmuş mu olur? Bizce her yayının gözetmesi gereken kutsal bir görevi olmalıdır. Başarısı da o misyonun gerçekleşmesinde oynadığı rolle ölçülmelidir. Yurdumuzdaki dergilerden pek çoğunun kendilerini güzelleştirerek vicdan rahatlığına kavuşmaları olgusunu sağlam bir havsalaya sığdırmanın imkanı yoktur. Bu da bize özgü bir hastalığın, “ben rahatım, herkes de rahat”, “ben iyileştim, herkes ve her şey de iyileşti” felsefesinin yayın hayatına yansımış türü…

O halde, 100’üncü jübile sayısıyla YAPI kendi içinde bir hayli yol tüketmiş olmakla beraber, etkilemesi, etkilemiş olması gereken alanlarda durum, başlangıçta da değindiğimiz üzere, tam bir fecaattir. Kabahat, günah YAPI’da ya da onunla birlikte diğer ciddi yayınlarda mıdır? Şüphesiz, kesinlikle hayır! Aksine, bu yayınlarla ilgili alanlarda düşünenlerin, yazanların, çözüm arayan ve geliştirenlerin, özellikle de tasalananların, üzülenlerin, kahrolanların, pratikteki somut sonuçları daha bilinçli değerlendirerek bedduayı, küfürü basanların sayısında büyük artış olmuştur. Türkiye, teslim etmek gerekir ki, bugünkü haliyle baştan aşağıya bir mimarlık kaosudur; bir urbanistik ucubedir; bir çevresel trajedidir.

Haddinden fazla yazıldı çizildi, konuşuldu: “Madem ki doğru dürüst yapamıyoruz, o halde doğru dürüst söyleyelim, bilimsel fikir üretelim” anlayışı giderek revaç buldu. Düzeyi ahım şahım olmasa bile, bir makale-kitap yarışı tozu dumana kattı.

Politikacılara, diğer alanlardaki aydınlara, hatta halka bu yayınlarla, sempozyum, seminer ve konferanslarla “bilimsel” mesajlar, uyarılar aktarılmaya kalkışıldı; Fransız ya da İtalyan baskı kalitesine sahip dergilerle zevk, görgü aşısı denendi, hala da denenmekte. Sonuç: Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Zerkedilen ilaçların kalitesi bir tarafa, damar sıvı kabul etmiyor ki üzerinde tartışabilelim!

Bütün bu entellerarası bilmem ne yarışlar yer ala dursun, öte yandan her geçen gür sokağımız, mahallemiz, giderek de şehir ülkemiz büsbütün yaşanamaz hale gelmekte; üstelik aldıran maldıran da yok! İstanbul’un en seçkin semtlerinden birinde bütün şıklık ve göz alıcılığıyla koltuğunda yerli ve yabancı dekorasyon dergileriyle kitapçıdan çıkan bir hanımın kokladığı havayı, üzerinde yürüdüğü kaldırımı, önünden geçtiği cepheleri, arabasına kavuşacağı park yerini ya da bineceği dolmuşu, otobüsü karşılaştırmalı bir sistemle düşündüğümüzde ülkemizdeki durumun vehameti, o derecede de gülünçlüğü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir. Birçok kere değindiğimiz üzere; işin en üzücü, umutsuzluk verici bir başka tarafı da kendilerinden tepki beklenebilecek pozisyondaki kişilerde dahi gözlemlenen manzaralaşmış umursamazlık, nemelazımcılıktır.

Resim 1. Çürüksulu Yalısı'nın restore edilmeden önceki haliyle birlikte, Üsküdar-Salacak'tan çevrenin geleneksel karakterini yansıtan bir görünüş (1962). Aradan geçen yaklaşık otuz yıllık sürede koruma konusunda yayımlanmış tüm yazılara, kitaplara, bilimsel çalışmalara, düzenlenmiş açık oturumlara, seminerlere, sempozyumlara, kokteyllere rağmen, ne yazık ki Üsküdar'da artık böylesine tipik bir sokağa rastlamak mümkün deği!!

Resim 1. Çürüksulu Yalısı’nın restore edilmeden önceki haliyle birlikte, Üsküdar-Salacak’tan çevrenin geleneksel karakterini yansıtan bir görünüş (1962). Aradan geçen yaklaşık otuz yıllık sürede koruma konusunda yayımlanmış tüm yazılara, kitaplara, bilimsel çalışmalara, düzenlenmiş açık oturumlara, seminerlere, sempozyumlara, kokteyllere rağmen, ne yazık ki Üsküdar’da artık böylesine tipik bir sokağa rastlamak mümkün deği!!

Denecek odur ki; planlama, şehircilik, mimarlık, çevre koruma sorunlarında boynuz kulağı aşmış, yani “bilimsel” çalışma uygulamanın çok ötesinde, onunla her türlü alışverişten, bağlantıdan uzak, deyim yerindeyse ütopik boyutlara ulaşmıştır. Ve bu “bilimsel” çalışmaları yapanlar uygulama aşamasında etkisiz kalmışlar, bilerek veya bilmeyerek ameliyat masasında neşterini hademeye teslim eden cerrah profesörün talihsizliğine uğramışlardır. Birçok safdilin hala tekrarlayıp durduğu gibi, “Efendim, bilimsel çözümlerin aranması lazım. Bu konuda eğer bir sempozyum yaparsak…” türünden formüllere kanmak için onlardan çok daha safdil olmak gerek. İstanbul’da son dönemde, hatta Dolmabahçe Sarayı’nın ta burnunun dibinde işlenen hataları önlemek için oradaki meydanı süpüren herhangi bir çöpçünün zeka, bilgi ve insafı yeter de artardı bile. Dünyanın bu çok önemli şehri geriye döndürülmesi, tashih edilmesi imkansız, yani “irréversible” bir süreçle her yönden tahrip edilip kuşa döndürülmüştür.

Resim 2. Birinci köprüden sonra ve son yılların büyük talanından önce. 1975 baharında. YAPI'nın 12'nci sayısını yayımladığımız günlerde, Boğaziçi'nin hala "yenir yutulur" denebilecek nitelikteki halini belgeleyen bir tepeden bakış.

Resim 2. Birinci köprüden sonra ve son yılların büyük talanından önce. 1975 baharında. YAPI’nın 12’nci sayısını yayımladığımız günlerde, Boğaziçi’nin hala “yenir yutulur” denebilecek nitelikteki halini belgeleyen bir tepeden bakış.

Coğrafi bakımdan konumlarını hala koruyabilen (!), fakat mekan ilişkilerini, anlamlarını tümden yitirmiş, üstelik kendi içlerinde de dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan bakımsızlığa, pisliğe terkedilmiş dini anıtların dışında, İstanbul’un tarihiliğinden bahsetmek de artık imkansız. Birbirini tanımayan pek çok önemli yabancı dost ve arkadaşımızın, İstanbul’da iyice dolaştıktan sonra, “Gördüğüm en görkemli şehirsel, urbanistik kargaşa!” tanımında adeta söz birliği ettikleri maalesef bir gerçek. Çok acı da olsa, günümüzün pusulasını şaşırmış dünyasında böylesine olumsuz bir gelişmenin de turist çekebileceğini düşünmek tüm özlemlerini merkantilist odağa yöneltmiş garip toplumumuz için belki de tek teselli ve umut kaynağı…

Resim 3. Bizans’tan önce kurulmuş, tarihi boyunca bir bakıma ondan daha hareketli, daha sürprizli, daha renkli bir hayat sürmüş, giderek yüzyılımızın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kültür odaklarından biri haline gelmiş Kadıköy’ün (Kalkedonya’nın) meşhur Kurbağalıdere’sinin (Kalsedon’unun) YAPI’nın doğumundan üç yıl önce çekilmiş iki resmi. Bir yandan altında ezildiğimiz utanç duygusu, öte yandan da “mesleki deontoloji” dürtüsü diye adlandırılabilecek tuhaf bir etmen, aynı yerlerden bugün yapılmış fotoğrafî saptamaların en azından 100’üncü sayımızda okuyucuya yansıtılmasını engellemektedir.

Resim 3. Bizans’tan önce kurulmuş, tarihi boyunca bir bakıma ondan daha hareketli, daha sürprizli, daha renkli bir hayat sürmüş, giderek yüzyılımızın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kültür odaklarından biri haline gelmiş Kadıköy’ün (Kalkedonya’nın) meşhur Kurbağalıdere’sinin (Kalsedon’unun) YAPI’nın doğumundan üç yıl önce çekilmiş iki resmi. Bir yandan altında ezildiğimiz utanç duygusu, öte yandan da “mesleki deontoloji” dürtüsü diye adlandırılabilecek tuhaf bir etmen, aynı yerlerden bugün yapılmış fotoğrafî saptamaların en azından 100’üncü sayımızda okuyucuya yansıtılmasını engellemektedir.

Resim 4. Bizans’tan önce kurulmuş, tarihi boyunca bir bakıma ondan daha hareketli, daha sürprizli, daha renkli bir hayat sürmüş, giderek yüzyılımızın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kültür odaklarından biri haline gelmiş Kadıköy’ün (Kalkedonya’nın) meşhur Kurbağalıdere’sinin (Kalsedon’unun) YAPI’nın doğumundan üç yıl önce çekilmiş iki resmi. Bir yandan altında ezildiğimiz utanç duygusu, öte yandan da “mesleki deontoloji” dürtüsü diye adlandırılabilecek tuhaf bir etmen, aynı yerlerden bugün yapılmış fotoğrafî saptamaların en azından 100’üncü sayımızda okuyucuya yansıtılmasını engellemektedir.

Resim 4. Bizans’tan önce kurulmuş, tarihi boyunca bir bakıma ondan daha hareketli, daha sürprizli, daha renkli bir hayat sürmüş, giderek yüzyılımızın başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kültür odaklarından biri haline gelmiş Kadıköy’ün (Kalkedonya’nın) meşhur Kurbağalıdere’sinin (Kalsedon’unun) YAPI’nın doğumundan üç yıl önce çekilmiş iki resmi. Bir yandan altında ezildiğimiz utanç duygusu, öte yandan da “mesleki deontoloji” dürtüsü diye adlandırılabilecek tuhaf bir etmen, aynı yerlerden bugün yapılmış fotoğrafî saptamaların en azından 100’üncü sayımızda okuyucuya yansıtılmasını engellemektedir.

Görevini klasik anlamda namusluca yapmaya özen göstermiş ve bu çizgisinde de 100’üncü sayısına ulaşmış YAPI’nın jübilesi bize bunları hatırlatıp söyletti. Sebepler ve çözümler üzerinde pek duramadık. Ancak, nedenin, nedenlerden birinin biz veya bizim gibiler olmadığını savunduk. Bir de, ilgili konularda bilimsel araştırma olmadığı, yeterli sayıda bilimsel konferans, seminer, sempozyum yapılmadığı savlarının geçerli, en azından ön planda geçerli olamayacağına şöyle bir değindik. Eğitim faktörünün de bir bileşenini oluşturduğu esas nedenler yumağının ise, maalesef YAPI’nın ve diğer yayınların faaliyet alanının dışındaki, bünyeyi kemirici yurt sorunlarından kaynaklandığını itiraf etmek zorundayız.

Resim 5. Bundan yirmi iki yıl önce, İstanbul'da, Erenköy'de doğanın en alımlı güçleriyle sıkı Sıkıya sarılıp kucakladığı; müteahhitin acımasız kazmasından kurtarabilmek için âdeta kamufle etmeye çalıştığı bir “kurbanlık köşk”.

Resim 5. Bundan yirmi iki yıl önce, İstanbul’da, Erenköy’de doğanın en alımlı güçleriyle sıkı Sıkıya sarılıp kucakladığı; müteahhitin acımasız kazmasından kurtarabilmek için âdeta kamufle etmeye çalıştığı bir “kurbanlık köşk”.

Cephede fena halde sıkışan Padişah’ın kendisine çocukça öğütler veren lalasına, “Lala, Lala, şu kafanı bu gecelik ödünç verebilsen de, hiç olmazsa bir defa rahat uyusam” dediği gibi, biz de aynı formülü içimizdeki sistem iyimserlerine, safdillere, gafillere yöneltmek isteriz. “Henüz çok geç olmadan…” diye kurtarma önerilerine başlayan ya da “Geleneksel Mimarimizi Koruma” seminerlerini kokteyllerle noktalanan zamane ütopyacılarınınki bile bize yeter!

Editörün Notları

  1. Yazıda yer alan tüm fotoğraflar Prof. Dr. Bülent Özer’e aittir. 
  2. YAPI Dergisi’nin 100. sayısında yayımlanan ve Bülent Özer tarafından kaleme alınan yazı, YAPI Dergisi’nin 500. sayısı kapsamında yeniden yayımlanmıştır.