The Findling
Künye
Proje Yeri
Austerlitz, New York, ABD
Mimari Tasarım
Of Possible
Baş Mimar
Vincent Appel
Statik Danışman
Aschettino Associates
Peyzaj Tasarımı
Widening Circles
İşveren
Manhattan merkezli iki psikanalist
Toplam İnşaat Alanı
91 m²
Tamamlanma Tarihi
2025
Fotoğraflar
Rory Gardiner
Brooklyn merkezli Of Possible tarafından tasarlanan The Findling, dört adet 500 milyon yıllık buzul taşının üzerine oturan, tümüyle yerel melez ağacından inşa edilen gövdesi ve zemin ile yapı arasında ince bir paslanmaz çelik merdivenle kurulan eşiğiyle, araziden hafifçe yükselerek süzülen bir kır inzivası öneriyor.
Of Possible tarafından tasarlanan The Findling, Manhattan’dan iki psikanalistin isteğiyle Austerlitz’deki kırsal mülklerinde inşa edilen bir inziva evi olarak ortaya çıkmış. Daha önce zorlu bir yapım sürecinden geçen işverenler, bu deneyimin ardından araziyle bağlarını kaybettiklerini hissediyor; Of Possible’dan hem tasarımıyla hem de yapım süreciyle onarıcı bir yapı istiyorlar. 91 metrekarelik kabin, yazı yazmak ve yalnız kalmak için bir inziva mekanı olarak kurgulanırken, misafir gelen dost ve akrabalar için de bir konuk evi işlevi görüyor.
Proje, temelde her biri tek bir malzemeyle tanımlanan üç unsurdan oluşuyor: tümüyle yerel ormanlardan hasat edilen melez ağacından inşa edilen konut gövdesi, onu taşıyan dört adet 500 milyon yıllık buzul taşı ve zemin ile yapı arasında dikey bir eşik kuran ince bir paslanmaz çelik merdiven. Ahşap, taş ve metalden oluşan bu üç malzeme, projede hareket bilincini artıran koreografik bir dizi olarak bir araya geliyor. “Findling” sözcüğü Almancada hem “yetim” hem de “buzul taşı” anlamına geliyor. Mimar Vincent Appel, taşıyıcı kayaları ziyaret eden bir filozof arkadaşının “findling” olarak tanımlamasının ardından bu terimi projeye adını vermek üzere ödünç alıyor. Yapı, gerçek anlamda dört böyle kayanın üzerinde yükselirken, kütleleri yapıyı toprağın üzerinde hafifçe tutuyor; mecazi anlamda ise terim, işverenlerin bu arazi ve yapı eylemiyle ilişkisini onarmayı ve yeniden kurmayı amaçlayan duygusal bir iyileşme sürecini ifade ediyor.
Yaklaşımda ev, arazinin hemen üzerinde süzülüyormuş gibi görünüyor. Projenin “üçüncü mekanı” olarak tanımlanan ince paslanmaz çelik merdiven, orman zemini ile yükseltilmiş platform arasındaki mesafeyi köprüleyerek yapıdan iniyor. Kapı ve merdivenler genellikle iç ile dış arasında asgari bir eklemlenme sağlarken, burada merdiven bu eşiği yoğunlaştırılmış bir algı deneyimine dönüştürecek şekilde tasarlanıyor. Sonlu elemanlar analiziyle mühendisliği yapılan merdiven, mümkün olan en ince ifadesine indirgeniyor; ne toprağa ne de yapıya ait bir öge gibi okunuyor. Özel delikli basamaklar ve kurdele biçimli bir korkuluk, yürüyüşçüyü ormandaki tanıdık patikadan bilinçli olarak “başka” bir şeye adım attığına dair alışılmadık, dokunsal ipuçlarıyla karşılıyor.
Ziyaretçiler bir ön kapıda sonlanan dışa dönük bir giriş dizisi yerine, doğrudan evin merkezine, sanki bir kucaklaşmayı ileten bir “kalbin” içinden içeri giriyor. Simetrik ama mekansal deneyimi çeşitlenen planda, köşelerde büyük sabit pencereleri ve işlevsel ahşap panjurlarıyla bir ağaç ev ranzasının ölçeğini ve ruhunu anımsatan iki kompakt yatak odası ve bir banyo yer alıyor. Merkezi oturma ve yemek alanı, bölgesel dağcılık kulübeleri ve kırsal kabinlerden esinlenen, sıkışma ve gevşemenin dönüşümlü bir ritmini kuran tavandan tabana camla dışa doğru genişliyor.
Malzeme açısından ev, yalın ve tekil bir tutum sergiliyor. Yapı neredeyse tümüyle, dayanıklılığı, sıcaklığı, ekonomisi ve arı netliği için seçilen yakın ormanlardan hasat edilen melez ağacından inşa ediliyor. Karmaşıklığı ve malzeme ayak izini en aza indirmek için pencereler doğrudan masif melez ağacı kasalara gömülerek yerinde camlanıyor; duvarın bazı bölümleri mekanik donanım ya da çerçeveli açıklıklara gerek kalmadan havalandırma için dışa açılıyor. Böylece bir pencereyi açmak teknik bir mekanizma değil, iklim ve peyzajla kurulan samimi bir katılım hareketine dönüşüyor. Yapının yarısı, arazinin ilk kez tarım için açıldığı 1770-1830 yılları arasında örülmüş olması muhtemel tarihi bir New England taş duvarının üzerine oturuyor; ormanın içinde gömülü kalan bu duvarlar, inzivayı bölgesel bir yerleşim sürekliliğine bağlıyor.
İç mekanda detaylar tümüyle bir sadelik ilkesiyle kuruluyor: mutfak adası, Vermont’un Barre kasabasından çıkarılan, Mies van der Rohe’nin Seagram Building saksılarını da tedarik eden aynı ocaktan gelen tek bir Vermont Verde serpantin bloğundan yontuluyor; koyu yeşil damarları, sanki içeri sürüklenmiş bir tepe parçası hissi versin diye cilalanmadan bırakılıyor. Ize tarafından üretilen kapı ve panjur donanımı, Le Corbusier’nin La Tourette manastırı kulplarını yeniden yorumluyor; burada evin malzeme paletiyle uyum sağlaması için paslanmaz çelikten dökülüyor.
The Findling, hem bir konut hem de bir dönüşüm olarak tanımlanabilir. Kadim taşların üzerinde dinlenen, ahşabın hafifliğiyle yükselen ve askıda bir metal geçitle ulaşılan yapı, araziye bir ekten çok onun yeniden keşfi niteliği taşıyor; algıyı bilinç altından bilinç üstüne taşımayı, mekanla duygusal bir ilişki kurmayı hedefleyen bir mimarlık öneriyor.





















