Savaşın Arka Planı Olarak Kent ve Mimarlık
Celal Abdi Güzer, Prof. Dr.
ODTÜ Öğretim Üyesi
Medeniyet yerleştikçe, eğitim yaygınlaştıkça, teknoloji yaşamın yardımına koştukça, çevre bilinci yerleştikçe ve insan hakları vazgeçilmez değer haline gelince şiddetin, savaşların azalmasını, yok olmasını bekliyoruz. Oysa giderek ivmelenen bir çatışma, kriz, şiddet ve savaş ortamında yaşıyoruz. Ortadoğu’da, Güney Amerika’da, Afrika’da ve Kuzey Batı Asya’da yıllardır süren savaşlar var. Biri bitiyor, biri başlıyor. Bir bilgisayar oyunu ya da sinema sahnesi gibi çatışmaları, uçan füzeleri, bombalanan kentleri, yıkılan binaları, durmadan çalan sirenleri izliyoruz. Şiddet ve yıkım sadece bu görüntülerle değil, rakamlarla ifade ediliyor. Can kaybı ve yaralı sayısı, yıkılan bina sayısı, yok edilen altyapı büyüklükleri, kullanılan füze, bomba sayısı, asker sayıları birkaç saatte bir güncelleniyor. Binaların yıkılma, kentlerin harabeye dönüşme anları canlı yayınlanıyor. Ekran başında füzelerin yolculuklarını izliyoruz. Hemen arkasından bu rakamlar ekonomik veriye dönüştürülerek yeniden değerlendiriliyor. Savaşın borsaya, enflasyona, petrol fiyatlarına etkisi gibi kentleri onarmak için gerekli bütçeler, oluşan iş ve inşaat hacmi, “savunma” adı verilerek meşrulaştırılan savaş sanayisinin olası büyümesi farklı uzmanları değerlendirme yapmak üzere masa başına topluyor. İnsanlar yerlerinden, yurtlarından ayrılıp daha güvenli saydıkları coğrafyalara ulaşmaya çalışıyor. Durmak bilmeyen göçler, evlerinden ayrılmak zorunda kalan göçmenler öncelikli bir sorun alanına dönüşüyor. Savaş bittiğinde ise geriye harabe bir kent, kentine yabancılaşmış insanlar ve yıllarca unutulmayacak acılar kalıyor.

Resim 1. Gazze 2025.

Resim 2. Tahran, 2026.

Resim 3. Maraş / Kıbrıs.
Kentler refahın, gelişmişliğin, huzurun, adaletin, geleneğin ve geçmişin temsili ortamı olduğu gibi huzursuzlukların, sorunların, gelir dağılımı adaletsizliğinin, afetlerin ve savaşların da okunacağı bir arka plan sunuyor. Felaketlerin izlerini taşıyan çok sayıda hayalet şehir var. Kıbrıs’ın tampon ilan edilen Maraş bölgesi adeta zamanın durduğu bir müze gibi ziyarete açılıyor. Çernobil faciası sonrası izole edilen kent hala yakınından geçilemeyen bir bölge. “Kafkasların Hiroşiması” diye de anılan ve işgal sonrası nüfusu boşalan Azerbaycan’ın Ağdam bölgesinde hala mayınlar duruyor. 1945’te atom bombası atılan ve bugün savaş denince ilk akla gelen şehir olan Hiroşima’nın yeniden inşası ve yaklaşık bir milyon nüfusa ulaşması yıllar aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 50 milyonu sivil olmak üzere 80 milyona yakın insanın öldüğü tahmin ediliyor. Savaş çok sayıda Avrupa kentinin büyük ölçüde yok olmasını getirdi. Savaşın etkileri soğuk savaş döneminde de sürdü. 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı yaklaşık otuz yıl boyunca kenti ikiye böldü. Duvarın doğusunda ve batısında yer alan aile bireylerinin, tanıdıkların birbiri ile buluşması engellendi, sınır komşusu ama ilişkisiz iki paralel kent oluştu. Savaş insan kaybı ile sınırlı olmaksızın yapılar üzerinden iz bırakan anıların, aidiyet duygusunun yitirilmesini, çok sayıda nitelikli binanın yıkılmasını getirdi. Tercan’ın “Savaş, Mimarlık ve Yaralı Mekanlar” yazısında değindiği gibi savaşlarda “görünür tahribatın yanında simgesel mimarlık eserlerini hedef alan öznel algıya yönelik yıkımlar, doğrudan toplumsal direnç ve kimliği yok etmeyi amaçlamaktadır”. Tercan, 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e yapılan saldırıya değinerek, bu saldırı “doğrudan doğruya seçilmiş simgesel bir yapı grubunu hedeflese de asıl amacının söz konusu binaların temsil ettiği ekonomik sistem, yaşam biçimi ve Batı tarzı siyaset anlayışı olduğu açıktır.” demektedir (1).

Resim 4. Berlin Duvarı.

Resim 5. Berlin Duvar Anısı.

Resim 6. Hiroşima Barış Anıtı.

Resim 7. Vietnam Anı Duvarı.

Resim 8. Yahudi Müzesi / Berlin / Daniel Libeskind.

Resim 9. La Ville Radieuse / Le Corbusier.

Resim 10. 1944 Londra Planı / Patrick Abercrombie.

Resim 11. Ukrayna, 2025.
Savaşlar bir yandan kabul edilemez bir insan dramı olarak sunulurken öte yandan enerji, planlama, silah üretimi, inşaat gibi alanlarda yeni yatırım ve kazanç zemini gibi algılanıyor. Gazze’de hala sirenler çalarken deniz kenarında yapılacak yeni turizm yatırımının yapay zeka tarafından üretilmiş imajları sosyal medyada paylaşıldı. Televizyonlardaki tartışma programlarında sadece savaşın kendisi değil savaş sonrası ortamın getireceği rol ve olanaklar da tartışılıyor. Ortadoğu’da komşu ülkelerin savaş sonrası imarı Türk müteahhitler için yeni bir pazar olarak sunuluyor. Kentlerin büyük tahribatlar arkasından yeniden üretilmesi İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa ve Japonya’dan başlayarak bir kısır döngüye dönüştü. Aslında savaş ya da afet nedeni ile kent üzerine kent kurma olgusu çok daha eskilere dayanmaktadır. Örneğin Troya’da üst üste binen kent katmanları depremler, yangınlar ve savaşlar sonucu yıkılan yerleşimlerin, aynı noktada tekrar inşa edilmesi sonucunda oluşmuştur. Almanya ve Japonya savaş sonrası yenilemenin, bu yenileme aracılığı ile ekonomik bir güce dönüşmenin örnek coğrafyaları olarak gösterilir. Fuller “Hakikat Sonrası: Güç Oyunu Olarak Bilgi” kitabının kıyamet senaryolarından bahsettiği bölümünde savaşın ekonomik açıdan rasyonelleştirilmesinden bahsetmekte, Joseph Stalin’in nüktesi ile “birkaç yumurta kırmadan omlet yapamazsınız” sözüne referans vermektedir (2). Benzer şekilde Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” kavramına değinerek kapitalizmin eski pazarları yeniden yapılandırarak onları yeni pazarlara çevirmesinden bahseder (3). Savaş ve kentsel dönüşüm ilişkisini kapitalist sistemin işleyişi üzerinden açıklayan David Harvey, aynı kavramdan hareket ederek yıkım süreçlerini “yaratıcı yıkım” kavramı ile ilişkilendirmektedir. Krizlerini aşmak için mekansal yeniden yapılanmalara ihtiyaç duyan kapitalizm için dönüşümün sürekliliği kaçınılmazdır (4). Böyle yaklaşıldığında savaşlar, aynı zamanda sermaye birikiminin yeniden organize edildiği mekansal süreçler olarak değerlendirilebilir (5).

Resim 12. Savaş sonrası Berlin.

Resim 13. Sosyal medyada paylaşılan ve AI ile üretilmiş savaş sonrası Gazze imajları.
Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz şehir plancıları, savaş sonrası oluşan yıkımı kentsel mekanın yeniden planlanması için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Patrick Abercrombie’nin 1944 tarihli Büyük Londra Planı’nın çıkış noktası, savaşın sağladığı “boş sayfa”, modernist planlama ilkelerini uygulamaya yönelik bir ortam olarak nitelendirilmiştir (6). Bu yaklaşım içinde savaş, İngiliz planlama çalışmalarının müdahale sınırlarını ve devletin mekansal düzenleme gücünü artıran bir etki sağlamıştır (7). Benzer biçimde Le Corbusier, savaş yıkımını doğrudan savunan bir yaklaşım benimsememekle birlikte, savaş sonrası ortaya çıkan durumu geliştirdiği şehir planlama ilkelerinin uygulanması için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Bir çok yazısında geleneksel kent oluşumunu sağlıksız ve düzenden uzak olarak nitelendiren Le Corbusier, radikal müdahalelerin gerekliliği savunmuş, bu anlamda yıkımları bir fırsat olarak görmüştür (8). Kendisinin geliştirdiği “Radiant City” modeli, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da yeniden inşa edilen kentler üzerinde etkili olmuş, yüksek yoğunluklu dikey yapılaşma ve geniş yeşil alanlar gibi uygulamaların oluşmasına ve işlevsel ayrımların getirilmesine neden olmuştur. Savaş, kent ve mimarlık üzerine çalışmaları ile bilinen önemli bir isim Lebbeus Woods’dur. Woods savaş sonrası mimarlığı yalnızca yeniden inşa süreci olarak değil, yıkımın ürettiği yeni mekansal gerçekliklerin tasarlanması olarak ele almıştır. Ona göre savaşın izleri silinmemeli, aksine mimari müdahalenin bir parçası haline getirilmelidir (9). Bu turum yıkım ve travmayı görünür kılan eleştirel bir mimarlık yaklaşımı önermektedir.
Bugün savaş sonrası yenilenen Japon ya da Alman kentlerine bakıldığında kentlerin modern görünümü, barındırdıkları yeni ve ayrıcalıklı binalar, yenilenen altyapı cazip çekim merkezleri oluştursa da bunların arka planında savaşın getirdiği acı, göçler, aidiyet ve kimlik kaybı gibi kavramların izlerini sürmek olasıdır. Yok olan binlerce yapı, kültürel miras ve yaşamın izlerini taşıyan dokuların yerine konan daha yoğun, daha büyük, daha yüksek ve daha modern yapılar bir yenilenme ve telafi gibi görünse de büyük ölçüde karşı karşıya kalınan yapay olarak kurgulanmış, zamana şahitlik etmeden oluşmuş bir bağlamdır. Bu bağlam içinde savaşın izleri ancak seçilmiş anı mekanlar ve tasarlanmış izler olarak yaşar. Zeynep Özer “Warchitecture: Mimari Bir Savaş Alanı Haline Geldiğinde” başlıklı yazısında “Harabe pornosu, izleyiciyi yıkıma güvenli ve genellikle ayrıcalıklı bir mesafeden bakmaya davet eder. Harabeye dönmüş mekan boş bir sahneye dönüşür; tarihi susturulmuş, insanları ortadan kaldırılmış, siyaseti soyutlanmıştır… Bu estetizasyon fotoğrafçılık ya da gazetecilikle sınırlı değildir; sinemaya, video oyunlarına ve çağdaş sanata da sızmıştır. Kıyamet sonrası filmleri, yıkımın görsel grameriyle gelişir: içi boşaltılmış gökdelenler, kırık camlar, bitki örtüsünün ele geçirdiği terk edilmiş iç mekanlar.” demektedir (10). Gerçekten de bugün sinema, çağdaş sanat ve mimarlık savaşın yıkımını büyük ölçüde bağlamından arındırılmış soyut bir ifade aracına dönüştürmüştür. Kentlerde savaşın izlerini Hiroşima’da Barış Anıtı adıyla da bilinen Atom Bombası Kubbesi, Berlin’de ziyarete açılan Hitler’in sığınağının rekonstrüksiyonunun bulunduğu yer altı müzesi ya da kenti bölen duvarın yıkılmadan bırakılmış bir kaç metrelik kalıntısı, Maraş’ta boş bırakılmış binalar üzerinden okuruz. Benzer biçimde Maya Lin tarafından tasarlanan Vietnam Şehitleri Anıtı ya da Daniel Libeskind’in Yahudi Müzesi savaşı anımsatan kentsel mekanlar oluşturuyor. Türkiye’de de sekiz yerleşim birimini içeren Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi alanı içinde bulundurduğu pek çok anı mekanı ile savaşın izlerini taşıyor.
Bugün sürdürülebilirlik, koruma, yıkmadan dönüşüm, yeniden işlevlendirme gibi kavramların öne çıktığı, tek bir yapının yapılmasının ve yıkılmasının çevreye verebileceği zararların bile tartışıldığı bir dünyada savaşların getirdiği toplu yıkımlara seyirci kalınmasının çelişkisini anlamak kolay değil. Bir yandan tek bir yapının karbon ayak izlerini azaltmak için seferber olan teknoloji öte yandan yüzlerce yapının bir kaç gün içinde yıkılmasına neden oluyor. Savaşların yok ettiği kentlerin yerine dünyanın her yerinde görmeye alıştığımız yeni binalar yapılırken anılar, bellek, aidiyet duygusu, tarihin ve yaşamın izleri yok oluyor. Belki de sorulması gereken soru şu: Aniden beliren bu yeni kentlerin ve sundukları yeni olanakların gücü altlarında sakladıkları acıları silmeye yetiyor mu?
Notlar
- Tercan, A., 2022, “Savaş, Mimarlık ve Yaralı Mekanlar”, Mimarlık, sayı:425, Mayıs-Haziran, s:9
- Fuller, S. 2022, “Hakikat Sonrası: Güç Oyunu Olarak Bilgi”, Fol Yayınları, Ankara, s:279
- A.g.y, s:280.
- Harvey, D. (2001). Spaces of Capital: Towards a Critical Geography. New York: Routledge. s:69
- Harvey, D. (2003). The New Imperialism. Oxford: Oxford University Press. s:137–182
- Abercrombie, P. (1944). Greater London Plan 1944. London: HMSO.
- Hall, P. (2002). Cities of Tomorrow (3rd ed.). Oxford: Blackwell.
- Le Corbusier. (1987). The City of Tomorrow and Its Planning (F. Etchells, Çev.). New York: Dover Publications. s:189-193.
- Woods, L. (1993). War and Architecture. New York: Princeton Architectural Press. s:15-17
- Özer, Z. (2025). “Warchitecture: Mimari Bir Savaş Alanı Haline Geldiğinde”, Vox Artistica. (www.voxartistica.com/warchitecture-savas-mimari)


