500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine | Şebnem Yalınay Çinici, Şerif Süveydan, Umut Şumnu, Vedat Tokyay, Yasemin Keskin Enginöz, Erdoğan Elmas

YAPI Dergisi’nin 400. sayısından itibaren belgelenmekte olan, Türkiye mimarlığının son on yılında geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanan, böylece hem geçmişin birikimini görünür kılarak hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alan Dosya sayfalarında mimarlara ve akademisyenlere mimarlık pratiği eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini, kırılma noktalarının meslek ortamını ve ülke mimarisini nasıl etkilediğini, YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini sorduk.

Hazırlayanlar: Ebru Şevli, Mimar; Gülce Halıcı, Mimar

Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye mimarlık ortamının önemli tanıklarından biri olan YAPI Dergisi, 52 yıllık yayın hayatı boyunca yalnızca mimarlık üretimlerini belgelemekle kalmadı; aynı zamanda tartışmaların beslendiği bir zemin, yeni fikirlerin yeşerdiği bir alan ve Türkiye mimarlığının belleğini oluşturan temel kaynaklardan biri haline geldi. Bu uzun yolculuk boyunca sayfalarında yer verdiği projeler, eleştiriler, söyleşiler ve araştırmalar, yalnızca dönemin mimari eğilimlerini değil, aynı zamanda düşünsel altyapısını, toplumsal beklentilerini ve mesleki dönüşümlerini de yansıttı.

500. sayıya ulaşmak, bu nedenle bir sayı dönümü olmanın ötesinde, süreklilik kavramının kendisini kutlamayı, geçmişe yeniden bakmayı, yıllara yayılan tanıklıkları gözden geçirerek geleceğe dair taze sorular üretmeyi mümkün kılan anlamlı bir eşik oluşturuyor. Bu eşik, hem derginin kendi serüvenini değerlendirmek hem de Türkiye mimarlığının yakın tarihine kolektif bir gözle bakmak için bize benzersiz bir fırsat sunuyor. Bu nedenle özel dosyamızı “500 Sayının Ardından: Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine” başlığıyla hazırladık. Bu başlık, bir yandan dergimizin yarım asrı aşkın yayıncılık serüveninin bir birikim noktası ve bu serüvenin arşiv niteliğine bir gönderme niteliği taşırken, diğer yandan Türkiye mimarlığının 400. sayıdan itibaren belgelenmekte olan son on yılda geçirdiği dönüşümlere, yaşadığı kırılma anlarına ve tartışma eksenlerine odaklanıyor. Böylece hem geçmişin birikimini görünür kılıyor hem de bugünün mimarlık ortamını daha geniş bir bağlam içinde ele alıyoruz.

Son on yıl, mimarlığın tasarım, malzeme veya teknoloji üzerinden olduğu kadar; toplumsal, ekonomik ve politik bağlamların iç içe geçtiği çok katmanlı bir zemin üzerinden geliştiği bir dönem oldu. Kentsel dönüşüm süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni mekansal pratikler, mekansal adalet ve katılımcılık gibi kavramların tartışmalarda daha belirgin bir yer edinmesi, sürdürülebilirlik arayışlarının mesleki gündemi dönüştürmesi ve küresel ölçekli krizlerin yerel uygulamalara yansıması bu dönemi belirleyen en kritik başlıklar arasında yer aldı. Aynı zamanda dijitalleşmenin tasarım anlayışına getirdiği yeni araçlar, üretim biçimlerini ve düşünme yöntemlerini kökten etkiledi; mimarlık eğitiminin çerçevesi bu yeni koşullara göre yeniden şekillendi. YAPI Dergisi, tüm bu dönüşümlerin her birine kendi sayfalarında tanıklık etti. Kimi zaman gündemi belirleyen tartışmaların taşıyıcısı oldu; kimi zaman eleştirel bir mesafe sunarak düşünsel derinliği artıran bir platform işlevi gördü. Her proje dosyası, her makale, her görüş yazısı, döneminin ruhunu yansıtan bir belge niteliği taşıdı; mimarlık pratiğindeki kırılma noktalarını hem kayıt altına aldı hem de farklı perspektiflerden analiz etme imkanı sundu. Derginin sayfaları, böylece bilgi aktarırken düşünce üreten bir alan olarak şekillendi.

500. sayımız vesilesiyle, bu birikimi geleceğe taşıyacak yeni katkılar sunma arzusundayız. Türkiye mimarlığının son on yılına dair kapsamlı ve kolektif bir panorama oluşturmak, mimarlık yayıncılığının bu süreçlerle nasıl kesiştiğini tartışmak ve geleceğin belleğine kalıcı bir iz bırakmak bu çabanın merkezinde yer alıyor. Bu nedenle mimarları, tasarımcıları, akademisyenleri ve mimarlık alanının farklı aktörlerini bu özel sayıya katkıda bulunmaya davet ettik. Son on yılda mimarlık pratiği, eğitimi ve söylemi açısından yaşanan dönüşümleri nasıl değerlendirdiklerini; kentsel dönüşümden sürdürülebilirlik tartışmalarına, teknolojik yeniliklerden toplumsal hareketlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan kırılma noktalarının mesleği nasıl etkilediğini; YAPI Dergisi’nin tüm bu süreçlerin tanıklığında nasıl bir rol üstlendiğini paylaşmalarını istedik. En önemlisi, geleceğe aktarılacak bir mimarlık belleği oluşturmak adına hangi deneyim ve tartışmaların kayda değer, hangi soruların ise hala yanıt beklediğini birlikte tartışmayı amaçladık.

“YAPI’nın 500. sayıya ulaşmış olması, yalnızca bir yayıncılık başarısı değil Türkiye’de mimarlık kültürünün sürekliliğinin de somut bir göstergesi.”

Şebnem Yalınay Çinici, Prof. Dr.
İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi


Son On Yılda Türkiye’de Mimarlık ve YAPI 
Türkiye mimarlığının son on yılına baktığımızda; ihtiyaç duyulan yapılı çevre üretiminin ve var olanın dönüşümünün ötesinde, ülkenin coğrafi konumu nedeniyle deprem ve diğer afet durumlarının da güçlü bir şekilde gündemi belirlediğini söyleyerek başlamak gerek. 2010’ların ortasından itibaren hız kazanan kentsel dönüşüm, mimarlık pratiğini bir “kriz yönetimi” alanına dönüştürürken, 2023 yılında yaşadığımız olağanüstü büyüklükteki depremin yarattığı bölgesel felaket ile tüm ülkede mimarlığın sorgulandığı, daha önce deneyimlemediğimiz ölçekte mimar iş birliklerinin gerekliliğinin fark edildiği bir sürecin de başlangıcı oldu. Bu süreçte, yeryüzünde bu coğrafyada yaşamak, yapılı çevrenin anlamı, mimarın toplumsal sorumluluğu ve mesleğin etik sınırları yeniden tartışılmaya başlandı.

Ancak bu dönemin en dikkat çekici yönlerinden biri, mimarın rolündeki dönüşüm diyebiliriz. Uzun yıllar boyunca, mimarlık, coğrafya/yerle kurulan ilişki, sunduğu tektonik kaliteleri kadar inşaat ekonomisi içinde de bir “değer üretim” alanı olarak konumlandı. Mimar, yerin mekansal potansiyellerini açığa çıkarmanın yanı sıra yatırımın verimliliğini artıran, yerin anlamı ve işlevini ekonomik rasyonaliteye eklemleyen bir ara aktör olarak görev aldı. Bu konum, tasarımın anlamını zaman zaman piyasa dinamiklerinin belirlediği bir çerçeveye sıkıştırsa da, son on yılda -özellikle pandemi, ülkedeki afetler, ekolojik krizler ve toplumsal kırılmalarla birlikte- mimarlık bu konumundan çıkmaya başladı. Mimar artık tüm ekosistemdeki canlı-cansız varlıklar, insan, doğa ve teknoloji arasındaki ilişkiyi alternatif yaklaşımlarla farklı şekillerde yeniden kurmaya çalışan bir arabulucu, bir düşünür ve bir topluluk aktörü olmaya başladı. Elbette bu dönem pandemi ile de birlikte antroposen, kapitalosen eleştirileri ve tüm canlılar için eşitler dünyasının kurulması düşüncesi ile “khthulusen” kavramını da yeni dönem felsefesi olarak güçlü bir biçimde gündeme getirdi. Bu evrim, mimarlığın ekonomik sistemin içinde konumlanmasından, onun sınırlarını sorgulayan bir bilince doğru geçişini temsil ederken, bugün pek çok mimar, “inşa etmek” kadar “doğaya geri vermek”, “onarmak”, “hep birlikte yaşamak/yapmak” kavramlarını da merkeze almaya başladı. Mekan bu anlamdaki değer üretiminin önemli bir ortamı olma sorumluluğunu daha güçlü ortaya koymaya başladı. İçinde yaşadığımız dünyanın tüm canlı-cansız paydaşlarına saygı; doğal, sosyal ve ekolojik adalet; katılımcı tasarım, yerel bilgiyle kurulan ilişkiler gibi temalar; mesleğin merkezine doğru ilerleyip mimarlığın anlamının dünyayı yeniden kurmanın maddi değil, varoluşsal bir pratiğine dönüştüğü bir dönemi de önümüze açmaya başladı.

Akademide bu dönüşümün yansımaları ise insan-sonrası dönem tartışmalarının güçlendiği, kaynakların etkin kullanımının ve doğal afetlerin farkındalığının daha çok arttığı, afet sonrası koşullarda kısa veya uzun süreli yaşama çevreleri ve topluluk/dayanışma temelli tasarım gibi konulara öncelik kazandırdı. Tasarım stüdyoları da doğal, sosyal, politik, sivil ve ekolojik farkındalığın daha yoğun tartışıldığı, konuya farklı perspektiflerden katkı sunmaya çalışan daha aktif platformlara dönüştü. Mimarlık eğitimi de, tartışma kapasitelerinin artması, teknolojik araçların hızla yaygınlaşması ve çoklu ağlar sunmasıyla hem daha erişilebilir hem de daha kişiselleştirilebilir olanaklar sunmaya başladı. Öğrenciler içinde bulundukları dünyayı, yapılı çevreyi ve mimarlığın anlamını sorgularken uluslararası ortamda pek çok üniversite tarafından çevrimiçi sunulan derslerle kendi bilgi, beceri ve ilgilerine özel eğitim planları oluşturma şansına sahip hale geldi.

Bu dönüşümün sessiz ve kalıcı tanıklarından biri de tüm değişen veçheleri ile mimarlık yayıncılığı oldu. YAPI Dergisi, bu on yıl içinde mimarlık kültürünün hem bellek hem de tartışma platformu olarak önemli bir rol üstlendi. Tematik dosyalar, eleştirel denemeler ve güncel projelere dair kapsamlı söyleşiler aracılığıyla, mimarlığın yalnızca üretim süreçlerini değil; düşünsel altyapısını da görünür kıldı, ayna tuttu. Akademik yazı, proje sunumu ile eleştirel yorum arasındaki dengeyi koruyarak Türkiye’de mimarlığın güncel meselelerini tarihselleştirmeye devam etti. Bugün dijital hızın ve kısa ömürlü içeriklerin gündemi belirlediği bir çağda, YAPI’nın sürekliliği özellikle anlamlı diye düşünüyorum. Her sayısıyla, mimarlığın düşünsel derinliğini basılı yayın kapasitesinde koruyan bir ritim, bir tutarlılık sunmaya devam etmekte. Dergi, mimarlığın yalnızca mekansal bir üretim olmadığını, aynı zamanda sürekli konuşma, yazma, tartışma ve kaydetme eylemleriyle yaşayan bir kültür olduğunu güçlü bir şekilde gündemde tutmakta. Bu anlamda YAPI, yalnızca mimarlık ve tasarım ortamını yansıtmakla kalmayıp o ortamı biçimlendiren, besleyen ve çoğu zaman yönlendiren bir zihinsel ekosistem de sunmaya devam ediyor.

YAPI’nın 500. sayıya ulaşmış olması, yalnızca bir yayıncılık başarısı değil Türkiye’de mimarlık kültürünün sürekliliğinin de somut bir göstergesi. Dergi, neredeyse yarım yüzyılı aşan yaşamıyla, her dönem değişen koşullara rağmen mimarlık söylemini kesintisiz biçimde belgeleyebilen bir arşivi de sunmaya devam etmekte. Bu arşiv, yalnızca geçmişin belgelenmesi değil, aynı zamanda bugünün tartışmalarına yön verebilen bir düşünsel zemin. Dönemsel eğilimlerin ötesine geçerek, Türkiye mimarlığının uzun soluklu belleğini kuran bir “kamusal hafıza” işlevi görüyor; ve belki de mimarlığın bugün yeniden dünyayı anlamlı kılma çabasına en sessiz ama en güçlü katkıyı da tam burada yapıyor. Nice uzun yıllara.

“Sürecin mutlak kaybedeni hiç kuşkusuz şehirler ve şehir yaşamı oldu. Mimarlarsa hayalini kurdukları dev müdahalelerin gerçekteki sonuçlarıyla karşılaşmak durumunda kaldılar.”

Şerif Süveydan, Yüksek Mimar


Milenyumun Büyük Umutları Solarken
2000’lere girerken birbirinden bağımsız iki gelişme inşaat sektörünün ve dolayısıyla mimarların ufkuna girmişti: Bir, üretimin çekici motorunun devletten özel sektöre kayması; iki, dijital imajların ortaya çıkışı. 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken, özellikle son on yılda, bu iki gelişmenin sınırlarına varılmış ve artık muhasebe için gereken koşullar oluşmuş görünüyor.

İlki neredeyse bütün ayrıntılarıyla anlatılmış iyi bilinen bir hikayedir. Son on yılda artık apaçık hale gelen durum bu hikayede özel sektörün aslında pek o kadar da “özel”, devletin de pek de “devlet” gibi davranmadığını keşfetmek oldu. Devletin olağanüstü güçlerle donatılmış, gerektiğinde oyunun kurallarını değiştirebilen bir gayrimenkul firması gibi davrandığı, özel firmalarınsa devlet kurumlarıyla tandem oynayan ve yarı-devlet gücüne sahip korporasyonlara dönüştükleri tuhaf bir durum ortaya çıkmış görünüyor. Küresel ölçekte 2008 emlak krizi veya Türkiye’de Gezi protestolarıyla belirginleşen tıkanma sinyallerinin bu devasa yapıyı durduramadığını, ufak bir tökezlemeden sonra artık “mış gibi yapmak”tan da vazgeçilerek gaz pedalının köklendiğini söylemek mümkün. 2010’lara kadar kamu-özel iş birliğiyle (KÖİ) gerçekleştirilen gayrimenkul projelerinde en azından söylem düzeyinde kamu yararı veya halkın rızasını almaktan bahsedilirken son on yılda artık çıplak gerçekle yüzleşmiş haldeyiz. Benzer formüller merkez ülkelerden çeperlere doğru giderek daha hoyratlaşan yöntemlerle takip ediliyor.

Bunun mimarlık dünyasındaki ilk sonucu müdahale ölçeğinin daha önce hayal bile edilemeyecek kadar büyümüş olmasıdır. Le Corbusier veya Hilberseimer’in 1920’lerdeki şehir ütopyaları 90’larda ben öğrenciyken biraz hayret biraz da dehşetle anlatılırdı. Bugünse Arabistan çöllerindeki denemeler veya Türkiye’deki devlet öncülüğünde girişilen deprem sonrası inşaat seferberliği veya kentsel dönüşüm gerekçesiyle mahalle ölçeğindeki yıkım ve yeniden yapım işleri pek de yadırganmıyor. İlkini gerekçelendirmek için “smart-city” ve sürdürülebilirlik gibi yeni moda söylemsel aparatlar veya olağanüstü bir viral reklam başarısıyla hayatımıza giren yapay zeka zımbırtıları işe koşulurken ikincisini de olağanüstü hal koşullarının gerektirdiği kayıtsız şartsız bir teslimiyet haliyle meşrulaştırıyoruz. Sorun belki de kullanılan teknikler veya proje ekibi, uzman kadro değil, müdahalenin ölçeğidir. Ancak radikal ve mutlak çözüm beklentisi itirazları da cılızlaştırıyor. Orwell’ın dünyasındaki korkutucu otoriter aklın tartışılmaz talimatları yerine bu devasa kentimsi girişimlerde kararların gayrimenkul sektörünün kaprislerine göre yönlendirildiğini söylemek çok mu abartılı geliyor kulağa? Yanlış anlaşılmasın, Hilberseimer’ın önerisine dönmeyi teklif ediyor değilim ama onu eleştirirken tam da işaret ettiğimiz toplumun ve dolayısıyla şehirlerin kompleks yapısı değil miydi? Gençlimizde bize anlatılan hikayede kurtulunması gereken otoriter devleti, bürokrasiyi ve onunla birlikte lanetlenen her şeyi hikayenin sonunda bambaşka bir maskeyle yeniden keşfetmiş olmadık mı? Üstelik bu dünyanın bir ütopyası, varmayı arzuladığı bir cennet de yok.

Yapıların kullanım değerinin ötesinde bir gayrimenkul enstrümanı haline gelmesi, milyon dolarlık boş evler gibi yakın zamana kadar inanılması güç bir durumu da ortaya çıkardı. New York’ta, Londra’da, Dubai’de ve tabii ki İstanbul’da gördüğümüz bu “boş ev” vakası ilginç bir Kore filmi değil, bizzat yaşadığımız bir tuhaflık olarak düşünülmeli. Finans piyasalarının giderek şişmesi sonucunda NFT, Metaverse, Coin piyasaları gibi -her biri üç vakte kadar hayatımızı kökünden değiştireceği söylenen ama yılın sonunda hepsi de unutulan- yeni nesil kumarhanelerde bile tüketilemeyen paranın bir kısmının şehir merkezlerindeki pahalı gayrimenkul ürünlerine “park etmesi” aslında beklenmesi gereken bir gelişmeydi. Ancak yine de mesela Vinoly’nin dev bir tetris nesnesine benzeyen, usta işi kulesindeki yüz milyon dolarlık dairelerin boş olmasını nasıl değerlendirmeli? Bunun artık mimari bir ürün olduğu söylenebilir mi? Bu sürecin mutlak kaybedeni hiç kuşkusuz şehirler ve şehir yaşamı oldu. Mimarlarsa hayalini kurdukları dev müdahalelerin gerçekteki sonuçlarıyla karşılaşmak durumunda kaldılar. Fakat bu hesaplaşma hakkıyla yapılabildi mi? İstanbul’da Zekeriyaköy’ün, Çekmeköy’ün, Kağıthane Vadisi’nin veya Ispartakule’nin kentsel çevre üretme konusundaki başarısızlığı, gören gözler için mutlaka bir şey ifade ediyor olmalı. Gayrimenkul girişimlerinin başarısının kentsel/kamusal fayda doğurmadığını, hatta bu ikisinin çoğu yeni örnekte ters orantılı olduğunu gösteren sonuçlar bunlar. Yakın zamana kadar ufacık parsel ölçeğine hapsedilmekten yakınan mimarın daha geniş bir müdahale ölçeği bulduğunda sorunların hiç de öyle kolayca çözülmediğini artık görmüş olmalıyız.

İlgisiz görünebilir ama bence epey alakalı: Bolu’nun dünyaca üne kavuşan “Şato Evler”inin bu dönemin simge yapıları olarak korunması düşünülmeli belki de. Gayrimenkul dünyasının irrasyonel rasyonelliğinin benzersiz bir anıtı olur belki. Dijital imajların ortaya çıkışına gelecek olursak, orada da ilk umutlarla sonuçlar arasındaki açı farkı üzerine düşünmek gerekiyor. Pratikte mimarın işinin önemli bir kısmını oluşturan teknik imajların üretimi geçtiğimiz yüzyılın sonlarında gündeme gelen gelişmeler sayesinde radikal bir şekilde dönüşmüştü. Tarih boyunca imajların akışı son derece yavaş ve sınırlı olmuştu. Geçmişte de desen paletleri veya şablonlar, dergiler veya kataloglar yoluyla yayılıyordu ama dijital imajlar bu akışı çok daha hızlandırdı. Önce web siteleriyle başlayan, ardından Pinterest veya Instagram evreniyle devam eden veya son aşamada yapay zeka uygulamalarına açılan sonsuz dijital imajlar dünyası zihnin başa çıkabileceği seviyeyi çoktan aşmış görünüyor. Ve böyle durumlarda hep olduğu gibi üretim zihnin emeğini aştığında imajlar hızla bir klişeler repertuarına dönüşür. Klişeler de yüzer gezer kanaatlerin ve beğenilerin buluşma noktasıdır. Gayrimenkul dünyasının yükselişi ve binaların yatırım aracı, kullanıcıların da gayrimenkul piyasasının küçüklü büyüklü oyuncuları haline gelmesiyle, çılgın bir hızla akan dijital imajların körüklediği beğeniler ve kanaatler (klişeler) dünyası ne kadar da kolay buluşuyor değil mi?

Bütün bu hengamenin içinde bir adım geri çekilip sakince düşünürsek, imajları okumanın ve anlamaya çalışmanın son derece çetrefilli bir iş olduğunu teslim ederiz. Peki imajların hızla çoğaltılabilmesi ve son yıllarda kolaylıkla manipüle edilebilmesi mimarın işini ne ölçüde kolaylaştırdı?
Mimarın iş tanımı üzerinde genel bir uzlaşı sağlamak zor olsa da, onun temelde teknik imajlar üreten ve bu imajlara bakarak teşhis koyan biri olduğunu teslim etmek gerekir. Daha özlü bir şekilde söylersek; mimar kompleks bir üretim sürecinde teknik imajlara dayanarak karar veren veya karar verilmesini sağlayan kişidir. Kararı mümkün kılacak o “kritik” önemdeki tekil imaj(lar)ı üretmek belki de mimarın en önemli işidir. Varsayıldığı gibi daha çok dijital imaj değildir asıl eksikliği çekilen, o kritik önemdeki imajı teşhis etmektir. Bugünün Pinterest dünyasında, yüzer gezer kanaatlerin ve beğenilerin boğucu akışı içinde eksikliği çekilen de budur belki.

Türkiye kendi koşulları ve imkanları doğrultusunda dünyadaki trendlere kapılmış durumda. Dünya üzerindeki toplumlar tarihte hiç olmadığı kadar eş titreşimlerle hareket ediyorlar. Görünen o ki yakın gelecek de küresel akışlar tarafından biçimlendirilecek. En fazla yüz elli yıllık geçmişi olan mimar figürü son yüzyılda ikinci defa mesleğin kaderinin belirleneceği bir kırılma noktasına doğru sürükleniyor. Yaşayarak birlikte göreceğiz.

“Gelecekte Türkiye mimarlık süreli yayınlarının önündeki en büyük engel bir taraftan yaklaşık doksan beş yıllık geleneğini belgelemeye ve sürdürmeye çalışırken diğer taraftan da niteliğinden ödün vermeden yeni medya yayıncılığıyla kendini uyumlandırmak olacak.”

Umut Şumnu, Doç. Dr.
Başkent Üniversitesi


Buruk Bir Kutlama 
YAPI Dergisinin 500. sayısı Türkiye’de mimarlık süreli yayınlarının dünü, bugünü ve yarını üzerine düşünmek için iyi bir olanak sunuyor. Yapı Endüstri Merkezi’nin desteğiyle 1973’ün Temmuz ayından beri düzenli bir şekilde yayımlanan YAPI Dergisi, Zeki Sayar ve Abidin Mortaş’ın 1931’de yayımlamaya başladıkları ve Türkiye’nin ilk mimarlık süreli yayını olan Arkitekt’in elli yıllık yaşamıyla ve Mimarlar Odası’nın kuruluşundan birkaç yıl sonra yazı işleri sorumlusu olarak Hulusi Güngör’ün girişimiyle 1963’te yayımlanmaya başlayan, bir örgüt dergisi olması sebebiyle tiraj kaygısı yaşamayan Mimarlık dergisiyle beraber, Türkiye mimarlık ortamının en uzun süreli yayınlarından biridir. Bu anlamda, sektörle kurduğu bağ ve mimarlık üretiminin sınırlarını genişletme kaygısı bakımından kendinden sonraki dergilere de model oluşturan YAPI Dergisi başarısı kutlamaya değerdir. Fakat başka bir yerden bakarsak bu buruk bir sevinçtir. 1989 yılında Boyut yayınevi tarafından Ömer Madra yönetiminde mimarlık kültürünü popülerleştirme ve mimari nesnenin ötesinde mimari düşünceyi de öne çıkarma kaygısıyla yayımlanmaya başlayan, Bülent Erkmen’in dikkat çekici tasarımlarıyla önemli bir kimlik kazanan ve daha sonra Uğur Tanyeli’nin katılımıyla giderek akademik bir içeriğe yönelen Arredamento Mimarlık Dergisinin bu yıl içinde yayın hayatına “mola vermiş” olması bu kutlamayı buruklaştırır. Geriye dönüp baktığımızda Türkiye’de mimarlık süreli yayınlarının ancak kurumsal ve sektörel yapıların güçlü desteğiyle ayakta kalabildiği ve Türkiye mimarlık ortamına yeni bir soluk getirmeye, var olan bakış açısını genişletmeye ya da mekansal anlatıyı çeşitlendirmeye çalışan birçok derginin de bu destekten mahrum oldukları için yaşamda kalamadığının altı çizilmelidir.

Arkitekt’in yaklaşık on yıl tek başına temsil ettiği sürecinden ardından 1941-1943 yılları arasında Tahir Tuğ’un Sedad Çetintaş, İsmet Barutçu, Necmi Ateş, Fazıl Aysu ve Behçet Ünsal gibi isimlerin “meslekteki tekelleşmeyi engellemek”, Arkitekt Dergisinin “ılımlı dili yerine daha mücadeleci” bir dil üretmek, sanat, kültür ve mimarlığı içeren tüm alanları aktarmak amacıyla ve 1940’lı yılların savaş dinamikleri içerisinde daha gelenekselci ve bölgeselci bir mimarlık arayışıyla ayda iki kez gazetemsi bir formatta yayımladıkları Yapı: Mimari, Güzel Sanatlar, Fikir ve Kültür Dergisi; 1947-1948 yılları arasında Mimar Selçuk Milar’ın girişimiyle mimarlık, resim, heykel, dekorasyon, musuki, tiyatro, sinema konularını kapsayacak şekilde yayımlanmaya başlayan ve ancak iki sayı yayımlanabilen Eser dergisi; 1943-1953 yılları arasında Nizamettin Doğu, Orhan Alsaç, Talat Özışık gibi isimlerin yönetiminde Türkiye Yüksek Mimarlar Birliği’nin yayın organı olarak çıkarılan ve şimdiki Mimarlık Dergisinin öncülü sayılabilecek Mimarlık Dergisi; ilk sayısını 1961 yılında Bülent Özer’in önderliğinde çağdaş mimarlık düşüncesini dile getirmek ve mimarlık ortamındaki tartışma kültürünü canlandırmak amacıyla yayımlanan ve üç yıl içindeki on sayılık ömrüyle YAPI Dergisinin altyapısını oluşturan Mimarlık ve Sanat dergisi; 1979’da yayımlanmaya başlayan ve ayakta kaldığı bir yıl boyunca mimarlık ortamındaki üretimlerle akademik tartışmaları başarıyla dengelemiş olan Çevre Dergisi; 1980’de Yaprak Kitabevi’nin sahibi Cemil Gerçek tarafından Arkitekt’in eski ismiyle çıkarılan ve daha sonra Serbest Mimarlar Derneği tarafından sahiplenilen Mimar dergisi; Arredamento Dekorasyon’un yayımlanmasından bir yıl sonra Bilimsel Eserler Firması tarafından basılan ve Ülkü Altınoluk yönetiminde gerek uluslararası ölçekte gerek ulusal ölçekte gerçekleştirilen projeleri detaylı bir şekilde sunma amacıyla kurulan Tasarım dergisi; 1998 yılında büyük bir medya grubu tarafından Zafer Akay’ın öncülüğünde yayımlanan ve çift dilde hazırlanmış tematik sayılarıyla ve özgün akademik içeriğiyle fark yaratan Archiscope; yine aynı yıllarda Ankara merkezli Mimarlık Kültür Merkezi tarafından Haluk Pamir ve Suha Özkan tarafından yayıma hazırlanan XXI Dergisi; 2000’li yıllarda Levent Şentürk yönetiminde mimarlıktan çok mekan kuramını odağına alan DOXA Dergisi ve yine önemli bir sektörel kurum tarafından desteklenen BETONART Dergisi Türkiye’de mimarlık süreli yayınlarının önemli üretimleridir. Bu listeye D.G.S.A. tarafından ilki 1964 yılında basılan Akademi Dergisi ve özellikle 1970-1980 yılları arasında İTÜ, ODTÜ, KTÜ gibi üniversitelerin yayımladığı akademik mimarlık dergileri de eklenebilir. Aynı şekilde Oda’nın yayımladığı Mimarlık dergisinden sonra ortaya çıkan Ege Mimarlık, Batı Akdeniz Mimarlık, Güney Marmara Mimarlık gibi bölgesel örgüt yayınlarını da anmak gerekir. Bu kapsamda İstanbul Şube tarafından yayımlanan Kent ve Yaşam Dergisi kendini sürdüremese de aynı örgüt tarafından çıkarılan Mimar.ist Dergisi hala yayın hayatını sürdürmektedir. Mimarlık ortamının bir parçası olsa da okuyucu kitlesi ve içeriğiyle tamamen farklılaşan dekorasyon dergileri de başka bir yazının konusu olmalıdır.

Yukarıda sözü geçen onlarca dergi arasında bugün hala yayın hayatına devam eden dergi sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmiyor. Bunu ülkenin değişen dinamikleri ya da dergi yayıncılığının kendi içindeki zorluklarıyla değerlendirmek mümkün. Fakat, bugün itibariyle elimizde ülkedeki mimari faaliyetleri kapsamlı bir şekilde yayına yansıtacak, bu üretimler üzerine eleştirel okumalar yapacak ve mimarlığı basit bir nesneye indirgemek yerine onun tanımını diğer alanlara doğru genişletecek yeterli sayıda derginin olmadığı da bir gerçek.

Her şeye rağmen, Türkiye’de mimarlık süreli yayınlarının tarihi büyük bir birikime işaret ediyor. Günümüzde başta YAPI Dergisi olmak üzere hala ayakta durmayı başaran az sayıda dergi bizlere bu birikimin izlerini sunuyor. Fakat mimarlık dergi yayıncılığı yeni bir dönüm noktasıyla yüzleşmek zorunda. Dijital üretimin ortaya çıkışı ve internet yayıncılığının her geçen gün yaygınlaşması, basılı dergi yayıncılığını yön değiştirmeye zorluyor. Bu kapsamda, birçok dergi basılı içeriklerini dijital ortama taşıyor. Güncel sayılarını dijital ortamda paylaşmanın yanında, bazı dergiler geçmiş dönem içeriklerini de dijitalleştirerek, özellikle Türkiye’de mimarlık kültürünün uzun dönemli hafızasının okunabilmesine olanak tanıyor. Bu dijital arşiv çalışmalarının yazı kapsamında adı geçen tüm dergilere doğru genişlemesi mimarlık ortamının çok sesliliği için önemli olacaktır. Diğer taraftan, her ne kadar kendilerini dijital dünyaya uyumlandırmaya çalışsalar da geleneksel dergi yayıncılığı, yeni yeni ortaya çıkan, giderek yaygınlaşan, çoğunlukla ücretsiz erişilebilen, neredeyse her gün veya her saat düşük nitelikli içeriklerle güncellenen çevrimiçi dijital platformlarla da rekabet etmek durumunda. Gelecekte Türkiye mimarlık süreli yayınlarının önündeki en büyük engel bir taraftan yaklaşık doksan beş yıllık geleneğini belgelemeye ve sürdürmeye çalışırken diğer taraftan da niteliğinden ödün vermeden yeni medya yayıncılığıyla kendini uyumlandırmak olacak.

“1976 yılından beri okuduğum YAPI Dergisi, tüm bu tartışmalarda mimarlığın yanında olmuştur. Öncelikle, hiçbirimizin aklında olmayan soruları sormuş ve yanıtları en yetkin ağızlardan almıştır.”

Vedat Tokyay, Mimar


Türkiye mimarlığının son 20 yılına damgasını vuran dışsal nedenlerin başında, ancak rant yoluyla büyüyebilen kapitalizmin mekansal açlığı ile siyasal iktidarın kültürel üst yapısını Selçuklu-Osmanlı mimarisi üzerinden kurma çabası gelmektedir. İçsel nedenler ise; dışsal nedenlere direnen ve popüler kültüre uygun bir mimarlık değil, “yeri, iklimi, kültürü ve insanı önceleyen bir mimarlığı savunmak” olarak tanımlanabilir.

Kapitalizmin Mekansal Açlığı
Son 20 yılın Türk mimarlığına damgasını vuran gökdelenlerle ilgili üç konu, gökdelenlerin varoluş nedeni, kullandıkları değişik formlar ve hibrit işlevleridir. 

Gökdelenlerin Varoluş Nedeni 
Bir İzmir’li olarak, yerden mantar gibi çıkan bu gökdelenlerin, temel aşamasında Araplar tarafından dövizle satın alınmasına karşın, bina tamamlandığında, mekanlarda hiç kimsenin yaşamıyor olmasını yadırgıyor ama aynı zamanda bu mekanların bir kullanım değerine sahip olmadığını, dövizle alınıp satıldığını anımsayıp mimarlık adına hayıflanıyorum.

Gökdelenlerin Formları 
Bu formlar, temellerini matematik ve geometri ile dijital çizim programlarından almaktadır. En ünlüleri, kristal ve sarmal formlardır. 2016 yılında İstanbul’da yapılmış ve mimarları Has Mimarlık ve Henry Cobb olan Kristal Kule ise, “Henry Cobb’un milimetrik kağıt üzerinde, 7’nin katlarıyla oluşturduğu, tanımlanabilir geometri ile biçim bulmuş… Bu doğrultuda sürüp giden çalışmalar sonucunda, bitmiş bina o ilk günkü matematiksel formu aynen yansıtıyor (1).”  Neden kristal formun kullanıldığı, niye 7’nin katı olduğu gibi soruların yanıtlarını bulamıyorum.

Ama Soyak Holding’in yapının varoluş nedeni olarak söylediklerini biliyorum: Farklılık yaratan bir büro binası yapmak, sıradan gökdelen mimarisinden uzak durmak, sıradışı olmak; farklı konumlardan farklı perspektifler sunmak (2). Birinci neden, tamamıyla satışla ilgili. İkinci neden olan “dışardan bakan kişiye farklı perspektifler sunmak” için mi mimarlık yapıyoruz? Formun mekansal temele oturmaması nasıl düşünülebilir? İzmir Bornova’dan Alsancak tarafına doğru giden sürücülerin dikkatini çeken başka bir perspektif ise Mistral gökdelenidir. Sarmal bir form kullanılmıştır. Neden böyle bir form kullanıldığı anlaşılamamıştır. Bu durum, Orta Çağ’da, Bologna zenginlerinin yüksek kule yarışmasına kısmen benzemiyor mu?

Gökdelenlerin Hibrit İşlevleri 
Aynı yapıda, ofis, konut, AVM, spa, otel işlevlerinin bir arada yer almasıdır. Bu seçimi, kent plancı veya mimar değil, mal sahibi olan gayrimenkul firması yapmıştır. Geçici mekanlar olan otel, AVM, ofisler isterlerse tek bir yapıda bir araya gelebilirler. Ancak konutun en önemli ihtiyacı olan komşuluk ilişkilerinin mekansal (yatay veya dikey sokak) düzlemde sağlanabilmesi ve yeşil alan ihtiyacı gibi konular farklı işlevlerle bir arada olamazlar. Sanki bu mimari model, neoliberal iktidarın insanlara özümsetmek istediği bir yaşam biçimi gibi: Evinden çık, on kat alttaki AVM’den bir şeyler al, spada bir masaj yaptır, sinemaya gidip bir film izle, evden sıkıldıysan bir haftalığına otelde kal…

Peki, bir mimar nasıl bir gökdelen yapmalıdır sorusuna verilebilecek binlerce yanıttan birisi Milano’daki “Dikey Orman” gökdelenidir (Resim 1).

Resim 1. Dikey Orman, Milano, Boeri Studio, 2014.112-80 metrelik iki kule, 780 ağaç, 11.000 örtücü bitki, 5000 çalı ile, 1500 m2 alanda 20.000 m2 orman alanına denk geliyor.

Resim 1. Dikey Orman, Milano, Boeri Studio, 2014. 112-80 metrelik iki kule, 780 ağaç, 11.000 örtücü bitki, 5000 çalı ile, 1500 m2 alanda 20.000 m2 orman alanına denk geliyor.

Galataport gibi projelerle, potansiyel kamusal mekanları, kar getiren ticari mekanlara dönüştürmek, ranta dayalı kapitalizmin son yirmi yıllık araçlarındandır. Ancak, İBB’nin son iki dönemde yaptığı güzel restorasyonlar, kamusal mekan olarak tamamladığı Salacak, Eminönü, Çubuklu Siloları düzenlemeleriyle farklı bir mimarlığın da olabileceği anlaşılmıştır (Resim 2,3,4).

Resim 2. Beykoz Çubuklu Siloları, 30’lu yıllardan beri akaryakıt deposu olup, İBB tarafından 2024 ile kültür, sanat ve yaşam alanı olarak yeniden işlevlendirilmiş endüstriyel miras yapılarıdır.

Resim 2. Beykoz Çubuklu Siloları, 30’lu yıllardan beri akaryakıt deposu olup, İBB tarafından 2024 ile kültür, sanat ve yaşam alanı olarak yeniden işlevlendirilmiş endüstriyel miras yapılarıdır.


Resim 3. Üsküdar Salacak Çevre Düzenlemesi, 2024 yılında, İBB tarafından yapılmıştır.

Resim 3. Üsküdar Salacak Çevre Düzenlemesi, 2024 yılında, İBB tarafından yapılmıştır.


Resim 4. Eminönü Deniz Meydanı çevre düzenlemesi, 2024 yılında, İBB tarafından yapılmıştır.

Resim 4. Eminönü Deniz Meydanı çevre düzenlemesi, 2024 yılında, İBB tarafından yapılmıştır.

Siyasal İktidarın Üst Yapı Yaratma Yöntemi 

Selçuklu ve Osmanlı formları, siyasal iktidar tarafından ülke çapındaki resmi kurum binaları, camiler ve okulların mimarilerinde kullanılmaktadır. Aracı mimari kurum TOKİ’dir. Ancak, dönem karşıtlarını da yaratmıştır. Sancaklar Cami, Balçova Cemevi, Troya Müzesi gibi…

1976 yılından beri okuduğum YAPI Dergisi, tüm bu tartışmalarda mimarlığın yanında olmuştur. Öncelikle, hiçbirimizin aklında olmayan soruları sormuş ve yanıtları en yetkin ağızlardan almıştır. Böylece mimarlığı daha yeni anlamaya başlamış yeni mimarlara birer başvuru kitabı olmuştur. En güzel yanı, her sayısında ülke dışından çağdaş bir yapıyı tanıtarak, mimarlık dünyasında soluk almamızı sağlamasıdır.


Notlar

  1. Mimarizm, Mimarlık ve Tasarım Yayın Platformu.
  2. a.g.y.

“YAPI Dergisi’nin yaratıcısı Doğan Hasol ve ölümüne dek değerli görüşlerini esirgemeyen Bülent Özer olmasaydı Türkiye’nin kesintisiz, uzun soluklu bir yapı, mimarlık ve sanat dergisi olmayacaktı. Öncelikle onları ve bugüne dek dergiyi yaşatmak için emek vermiş derginin tüm çalışanlarını, 433 sayı boyunca destek veren YEM çalışanlarını, maratonu sürdüren güncel yazı işleri kadrosunu kutluyorum. Nice 500’lere!”

Yasemin Keskin Enginöz, Yüksek Mimar


Türkiye mimarlığının son on yılını ya da evrensel olarak mimarlığı, zamanın getirdiklerinden bağımsız düşünmek ve değerlendirmek imkansız. Son on yıla baktığımızda; “gezegensel kentleşme”nin (1) son hızla ilerlediğini, savaşların ve yol açtığı yerinden edilmenin, göçün, açlığın, yoksunluğun ve küresel pandemiyle çığrından çıkan sağlık sorunlarının toplumları ve yaşamları ciddi biçimde etkilediğini görüyoruz. Sonuçlarını da bizzat yaşıyoruz. Buna karşın, tek “lider”li yönetimlerin kendilerini fiziksel olarak simgeleştirdikleri, somutlaştırdıkları mekansal ve yapısal kararların kentsel, toplumsal ve kişisel bellekteki izdüşümleri ile çevresel etkileri yıkıcı ve yok edici nitelikte. Bu sorunların etkileri, benzer girdileri olan coğrafyalarda da karşımıza çıkıyor. Ancak ülkemiz hala, bina ölçeğinden yerleşim ölçeğine dek etki eden deprem, yangın, su baskını, orman yangını gibi afetler karşısında bina güvenliği ve yerleşim güvenliği anlamında kırılgan, dayanıksız ve hazırlıksız. Bu bağlamda, bence en büyük sorun; toplumsal, çevresel, kültürel ve yaşamsal etkileri olan, üst ölçekte alınan kamu yönetimi, kentsel planlama kararlarının ve politikalarının mimarlık pratiği ile olan bağlarının son on yılda daha da zayıflamış olması. Kentlerimiz; bilime dayalı, akılcı, doğaya ve her türden yaşam hakkına saygılı, toplumca da kabul görmüş bütüncül bir kamu yönetimi anlayışıyla planlanmıyor. Türkiye’de son on yılda mimarlık üretiminin arttığını, buna karşın bu ürünlerin temelden bağlı oldukları kentsel yapının taşıyıcılığı olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle, pratikte karşılığını bulan tek tük çabaların dışında, eğitimde ve söylemde yankılanan kavramların içinde sıkıştığımız bir cam fanus içinde, bize geri yankılananın düşünceler ya da serzenişler olarak kaldığı kaygısını taşıyorum. Mimarlar için mimarlık yapmak yeterli değil; mimarlık aracılığıyla uzlaşma yollarını aramak ya da çareler tükendiğinde birlikte çarpışmak ve bunun nasıl olabileceğini tartışmak gerekiyor. Bu elbette yalnızca dile kolay…

Deprem başta olmak üzere, afetleri öne sürerek yapılan kentsel dönüşüm, mega projeler, acele kamulaştırmalar ve hızlı yıkımlar; kentsel ve toplumsal belleği yok ediyor. Türkiye’nin ödüllü mimarlık üretimleri içerisinde, belki de benim için en güzeli ve özeli olan Antalya Arkeoloji Müzesi’nin en yoğun ziyaretçi aldığı dönemde aniden yıkımı gibi…

Son yıllarda iklim krizine (her ne kadar birileri yok dese de) çözüm olabilecek ya da yapısal çevrenin doğa üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirgeyecek potansiyeldeki -yeşil bina, pasif ev, sürdürülebilir yerleşim, sıfır enerji yerleşimler vb. nasıl etiketlenirse etiketlensin- üretimlerin ve ardındaki araştırmaların karşılığını bulabilecek en verimli tartışmalardan biri olduğuna inanıyorum. Bu konuyu; toplumu, mimarları ve yapı sektörü çalışanlarını da en fazla yakınlaştırabilecek alanlardan biri olarak önemsiyorum. Toplumsal adalete hizmet eden ve bunu yaparken mimarlığı araç edinecek topluluklara ihtiyaç olduğunu; bunun nasılını tartışacak ve pratiğe dökecek mimarların çok değerli olduğunu düşünüyorum. Mimarların yapay zekanın ve dijital tasarım/yapım araçlarının etik kullanımında daha ilgili ve mesleki anlamda yeniden yapılanmaya daha açık olması gerektiğini düşünüyorum. Mimarlık eğitiminin içeriğinin çok zengin ve dönüştürücü olması, özgür bir mimarlık eğitimi çerçevesinde dijital araçlar ve yapay zeka, “yeni mimar”ın ne olduğu ve ne yaptığını belirlemede çok verimli ve etkili bir arayüz olarak işleyebilir. Önemli bir tartışma alanı ise -mimarlık eğitiminin kurumsallaşmasıyla birlikte var olagelen ve son on yılda da gündemde olan- mimarlık eğitiminin içeriği, kalitesi ve yükseköğrenim politikaları. Son on yıldır bu tartışmada önem kazanan bir soru ise; ülkemizde akademik ortamın, akademisyenlerin ve öğrencilerin fikri ve vicdani özgürlüğü için ne kadar elverişli olduğudur.

Dünyada, özellikle ekonomik krize rağmen, elli yılını gören nadir dergilerden biridir YAPI Dergisi. En önemli özelliği, serbest mimarlık pratiğinin üyeleri; akademisyenler; yapı sektörünün aktörleri; Mimarlar Odası, İMSAD, ÇEDBİK gibi Türkiye mimarlığının sivil toplum örgütleri arasında dengede durarak her birinin sesi olma niyetidir. Bu bağlamda gündemdeki tartışmaları ya da soruları dosyalaştırarak ve mimarlık üretimini belgeleyerek olan bitene kayıtsız kalmadan kayıt tutar. Sözgelimi, derginin son on yılına baktığımda Türk mimarlarının daha fazla ürettiklerini, dergide basılan yapı sayısındaki yerli yabancı proje dengesinden çıkarabiliyorum.

YAPI Dergisi’nin yaratıcısı Doğan Hasol ve ölümüne dek değerli görüşlerini esirgemeyen Bülent Özer olmasaydı Türkiye’nin kesintisiz, uzun soluklu bir yapı, mimarlık ve sanat dergisi olmayacaktı. Öncelikle onları ve bugüne dek dergiyi yaşatmak için emek vermiş derginin tüm çalışanlarını, 433 sayı boyunca destek veren YEM çalışanlarını, maratonu sürdüren güncel yazı işleri kadrosunu kutluyorum. Nice 500’lere! 

Not

  1. Brenner, N.; 2013.Theses on Urbanization”/ Twenty- First- Century Urbanism, Public Culture 25:1, Duke University Press , s:85-114. (DOI 10.1215/08992363- 1890477).

‘Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine’ kaybettiğimiz meslektaşlarımız, kadim dostlarımızı anmak istedim.

Erdoğan Elmas, Mimar 


Memorandum (Hatırlanması Gereken)

“Ölen dostlarımızı bizimle tutan şey, onlara duyduğumuz sarsılmaz vefadır.”
Cicero

Yaşadığımız dönemde şehirlerimizin hafızası da silindi. Vefa duygusu yok oldu. Tam bir vandalizm yaşıyoruz. Benim için simge; Seyfi Arkan’ın Cumhuriyet yapısı İller Bankası, kültürsüz ve tarih yoksunu eller tarafından yıkıldı. Günümüzde Fikirtepe kentsel dönüşüm rezaletini yaşıyoruz. Mimarlığa olduğu kadar mimarlara da vefasızız. Genelde kayıplarımızın ertesinde yazılan yazılarla onları anıyoruz, sonra unutuyoruz. Mimarlık Anıları 1962-2012, 2012-2022 kitaplarımda mimar dostlarımı hatırladığım gibi, sevgili arkadaşlarım Selçuk Batur’u 21 yıl, Afife Batur’u 7 yıl, Baran İdil’i 6 yıl, Yüksel Toksoy’u 5 yıldır anıyorum. “Türkiye Mimarlığının Son On Yılı Üzerine” kaybettiğimiz meslektaşlarımız, kadim dostlarımızı anmak istedim. Unuttuğumuz kahramanlar olabilir, beni bağışlayacaklarını umuyorum.

2016: Hande Suher, Nuri Tanrıkulu, Gürkan Gezim, Bülent Özer, Atila Manizade, Faruk Sade, Salih Zeki Pekin, Orhan Şahinler, Turgay Ateş, Rauf Beyru, Ayhan Böke, Talat Tercan
2017: Ercüment Ünlü, Faruk Erkal, Sezar Aygen, Orhan Dinç
2018: Aydın Boysan, Hüseyin Kaptan, Hamdi Şensoy, Perihan Yalçın, Sümer Gürel, Doğan Erginbaş, Ergun Erşahin, Eren Boran, Mustafa Aslaner, Adnan Taşcıoğlu, Sami Yılmaztürk, Yalçın İleri, Atila Yücel, Halis Aydıntaşbaş, Ziya Tanalı, Bozkurt Güvenç, Afife Batur
2019: Erol Altaylı, Şevket Uğurluel, Esen Onat, Hulusi Sunal, Nihat Serttaş, Orkun Sözen, Çoşkun Erkal, Yıldırım Yavuz, Baran İdil
2020: Şevki Pekin, Tulu Baytın, Yüksel Toksoy, Ragıp Uluç, Ruhi Kafesçioğlu
2021: Uçkun Atay, Doruk Pamir, Beyhan Türer, Murat Artu, Öztürk Başarır, Doğan Kuban, A. Vefik Alp, Önder Şenyapılı, Ahmet Sönmez, Fuat Şahinler, Fatin Uran, Firüzan Baytop
2022: Berk Or, Orhan Akyürek, Enis Kortan, İhsan Bilgin, Hasan Barutçu, Haldun Sunal, Nişan Yaupyan
2023: Oral Ataman, Nigan Doğru, Ayten Çetiner, Erkin Kollu, Neşet Arolat, Ertur Yener,
2024: Altuğ Çinici, Birsen Doruk, Yalçın Oğuz, Yaprak Karlıdağ, Özcan Altaban, Adnan Kazmaoğlu, A.Turan Altıner, Tanju Kaptanoğlu, Levent Aksüt, Fatih Gorbon, Güngör Kaftancı, Gündüz Gökçe, Aydan Bulca
2025: Haldun Ertekin, Metin Sözen, Arif Erkin Güzelbeyoğlu, Taner Vidinligil, Özer Baysal, Sadiye Güngör, Yalçın Güngör, Yüksel Umuter, Mete Ünal

Bugün yaşamda olan benden büyük mimar dostlara da sağlıklı ömürler diliyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum:
Kadri Kalaycıoğlu, 1927
Doğan Tekeli, 1929
Yaşar Marulyalı, 1931
Feyyaz Kuğu, 1933
Şaziment Arolat, 1935
İnal Uşaklı, 1935