Makaleler Önceki Sayfa
OSMANLI KILIÇLARI - II / Teknoloji / Malzeme / Detay

ŞİNASİ ACAR -
4.5.2012

Osmanlı Kılıç Ustaları (27)

Kılıç yapımı hayli emek ve ustalık isteyen zor bir sanat dalıdır. Evliya Çelebi’nin (1611-1682) ünlü Seyahatnâme’sinin İstanbul esnafını anlattığı birinci cildinde yazdığına göre, “Esnâf-ı kılıççıyân” (Kılıççılar esnafı) o dönemde 205 dükkân ve 1007 çalışandan oluşmakta ve işyerleri Mahmutpaşa Hamamı karşısında bulunmaktadır. Osmanlı Türkçesi’nde kılıç yapan ustaya “şemşîrger” de denir. Evliya “Pîrleri demir işlemede Hz. Davud’dur, ammâ Hz. Peygamber döneminde Hz.Esîr Hindî-i Seyyâf’dır” diyor (28).

Bir Dimişkî namlunun yakın plan fotoğrafı

            Şam’da yapılan ve kentin Arapça adına izafeten “Dimişkî” olarak anılan kılıçların namlu yüzeylerine yakından bakıldığında –soyut resmi andıran– gözalıcı menevişler görülür. Namlu yüzeylerinin alacalı yada dalgalı görünüşleri, atlas ve saten denilen ipek kumaşların hârelerine veya geleneksel ebru desenlerine benzetilebilir. Menevişlerin şekilleri açısından, bu kılıçların üretildiği çeliğin “lekeli”, “merdivenli” ve “dalgalı” olarak anılan türleri vardır. En makbulü dalgalı olanıdır. Haçlı seferleri sırasında Ortadoğu’da yaptıkları savaşlarda bu kılıçlarla karşılaşan şövalyelerin ülkelerine döndüklerinde anlattıkları öyküler, Dimişkî kılıçların Avrupa’da bir efsane hâline gelmesine neden olmuştur.

            Eskilerde doğada demir-oksit olarak bulunan cevher, ocağa odun kömürüyle karıştırılarak yükleniyordu. Odun kömürü, demiri oksijenden ayırarak element hâline getirmek için gerekli ısı enerjisini sağlamaktadır. Ancak –körükle hava basılmasına karşın– yeterli ısı enerjisi sağlanamadığından, elde edilen ürün “demir + cüruf + cevher” bileşimi olmakta ve demiri istenmeyen “cüruf + cevher” karışımından ayırmak için ürün defalarca ergitilip dövülmekteydi. Ama, yine de içinde cevherden gelen bir miktar kirlilik olmaktaydı. Ayrıca, bu ısıl işlemlerin uygulanma süresinin de sonuç üzerinde etkili olduğu anlaşılmaktadır.

            Şam demirli namluların hammaddesi olan çelik alaşımının Hindistan kaynaklı olduğu konusunda hemen hemen bütün araştırmacılar hemfikirdir. Bu özel çelik Hindistan’dan Şam’a “beyze” (yumurta) denilen külçeler halinde ihraç ediliyor ve burada işleniyordu. Batı dünyası bu kılıçlarla Haçlı seferleri sırasında tanıştığı ve performanslarından çok etkilendiği için, Şam yapımı kılıçların çeliğinin de ora kaynaklı olduğunu sanmıştır. Ancak Şamlı ustaların, bu çeliği işleyerek kılıç yapma konusunda olağanüstü başarı gösterdiklerini teslim etmek bir hakşinaslık gereğidir.

            Yüksek kaliteli Dimişkî kılıçlara 18. yüzyıl sonlarından itibaren rastlanmıyor. Hindistan kaynaklı kılıç yumurtaları Şam’a gelmez olmuştur. Nedenini bilmiyoruz. Belki bunların elde edildiği maden cevheri tükenmiştir, belki de kılıç yumurtası dışsatımı yasaklanmıştır.

Dimişkî çeliği üretebilmek için Batılı ustaların yüzyıllardır verdikleri uğraş, son yıllarda sonuç vermiş gözüküyor. Amerikalı Prof. Verhoeven ile  Pendray’ın çalışmaları, Dimişkî pota çeliğinin temel ayırt edici özelliği olan karbür (carbide) taneciklerinin oluşmasında, başta vanadyum ve molibden olmak üzere krom ve manganez gibi kimi eser elementlerin rol oynadığını göstermiştir.

            Ortadoğu’daki İslâmî çevrelerde bu hârelerin (suların) cennetin ırmaklarını simgelediği kabul edilir. Dahası, çeliğin yüzeyi üstündeki bu menevişler (açık ve koyu bölgeler), farklı iki suyun simgeleridir : Biri can veren tatlı su, öteki can alan acı su.. Bir başka deyişle bu simgeler, kılıcın yerine göre hem “hayat kurtarıcı” hem de “can alıcı” olabilmesiyle örtüştürülmektedir.

 

 

Sayıları az da olsa kimi kılıç ustaları, yaptıkları kılıçlara kendi adlarını koymuşlardır. Bu adlar genellikle namlu yüzeyinde kabzaya yakın bir yerdedir. Kimi kılıçlarda usta adı kılıcın sırtında bulunur. Ama, ustaların yaşamöykülerine ilişkin elimize ulaşan hemen hiçbir bilgi yoktur. Kimi zaman imzaları altına koydukları ve kılıcın yapıldığı Hicrî yılı gösteren tarihlerden veya kılıcı yaptıran ünlü kişinin adından yararlanarak yaşadıkları dönemleri bilebiliyoruz. Ayrıca, Topkapı Sarayı Müzesi arşivindeki “Mevâcib-i ehl-i hıref-i hassa” (Saray zanaatkâr aylıkları) defterlerinde pek çok kılıç ustasının adı yer almaktadır. Mahkeme defterleri (Kadı sicilleri) bu konuda bir başka kaynak oluşturur. Örneğin, 15 Zilkaade 1138 (15.7.1726) tarihli bir kayıtta o yıl İstanbul’da bulunan kılıççı esnafının adları, çalıştıkları yerler de belirtilerek verilmektedir (Bu belge makale kapsamında sunulmaktadır). Aynı adı taşıyan birden çok kılıççı olması, kimi zaman tereddüt ve karışıklık doğurur. Bu alçakgönüllü sanatçılar, kendilerine ilişkin herhangi bir belge bırakmamışlar, sanki sözbirliği ederek bu bilinmezliği özellikle istemişlerdir.

 

1726 yılında İstanbul’daki kılıççı esnafını gösteren belge

            İstanbul Mahkemesi 24 numaralı defter, 169 [53b-1] : İstanbul’daki kılıççı esnafının isimleri.

            Mahmutpaşa’da (29) : Kethüdâ (Kâhya) Usta Yakup [bin Ali], Kılıççıbaşı Usta El-hâc Mustafa, Usta Yusuf & Mehmed, Usta El-hâc Mustafa

            Beyazıt’ta : Yiğitbaşı Usta Ahmed [bin Ali], Usta Hüseyin & Osman, Usta Mustafa & Osman, Usta Mehmed, Usta Osman, Usta Halil & Osman, Usta Arslan & Ayvaz & Kirkor, Usta Mustafa & Mustafa, Usta Hüseyin, Usta Nakal & Bogos, Usta Haçadur & Agop, Usta Karaoğlan, Usta Havros (Navros olmalı), Usta Zırhlı, Usta Çatalbaş, Usta Yorgaki, Usta Şimu, Usta İsteryo (Stelyo olmalı), Usta Şebşal

            Mikrasçılarbaşı’nda : Usta Mehmed, Usta Ali [bin Ömer], Usta Yusuf

            Bezzâzistan (Bedesten) yakınında : Usta Mitre (Dimitri’den dönüşmüş olmalı), Usta Abraham

            Divanyolu’nda : Usta Es-seyyid Mehmed [bin Mustafa], Usta Îsâyî (Yesayi olmalı), Usta Kirkor & Mıgırdıç, Usta Toros

            Muratpaşa’da : Usta Hasan, Usta İbrahim

            Saraçhanebaşı’nda : Usta İbrahim, Usta Ariston & Kirkor, Usta Kirkor & Agop

            Galata’da : Usta Hasan, Usta Ömer, Usta İsmail, Usta Agop

            Üsküdar’da : Usta Mehmed, Usta Piru (Pirus olmalı)

            Dört ustanın köşeli parantez içindeki baba adları (“bin” oğlu demektir), aynı defterin 43 [14b-2] kararından yararlanılarak tarafımızdan eklenmiştir. Bu listede yer alan usta adlarını, metin içindeki ana listeye dahil etmeden vermeyi yeğledik. Böylelikle belli bir tarihte İstanbul’da nerede, kaç tane kılıççı bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu olanaklardan yararlanarak kılıççılar için küçük bir isim listesi oluşturmak mümkün olabilmektedir. Usta damgaları “Amel-i …” (…’nin işi) biçimindedir. Kimi adların içinde geçen Arapça “bin”, “ibn-i” ve “veled-i” sözcükleri oğlu anlamındadır. “El-hâc” hacı demektir. “Zimmî” (korunan) terimi, şeriate göre alt konumda olduklarını kabul etmeleri ve “cizye” ödemeleri koşuluyla bir ölçüde yarı özerklik tanınmış olan Hıristiyan ve Yahudiler için kullanılır. Kuşkusuz listede yer alanların dışında da pek çok kılıç ustası vardır.

15. yüzyıl ortaları :

Azizullah, Mahmud, Mustafa.

15. yüzyıl sonları :

Abdurrahman bin Sinan Mehmed el-Mısrî, Hacı Sungur.

16. yüzyıl başları :

Ahmed Tekelû, Celâl bin Nevruz, Emir Ahmed Şerif, El-hâc Sungur, Hacı Sungur, Halil bin Şeyh Hasan Tebrîzî, Hayreddin bin Hasan, İlyas, Mehmed, Mehmed bin Hamza.

16. yüzyıl ortaları :

Ahmed, Celâl Nûr-i zaven, El-hâc Yusuf, Emîr, Hacı Sinan, Halil, Hasan, Hoşkadem, Hacı Murad bin Hoşkadem, Usta Hüseyin Hoşkadem, Kara Yusuf, Mehmed, Nasuh, Sinan, Sungur, Yusuf, Yusuf bin Ahmed, Yusuf bin Sabbah.

16. yüzyıl sonları :

Dergiz Ali, Hacı Sungur & Süleyman, Hacı Yusuf, Mehmed bin Sinan, Seyyid Bayram.

17. yüzyıl başları :

Abdi Yusuf, Ahmed Kaştah, Behram Kurt, Hüseyin, Hüseyin Abdullah, İzzet, Mustafa Abdullah, Mustafa Ramazan, Nasuh Abdullah, Osman Müslim-i nev, Rıdvan Abdullah, Süleyman Abdullah.

17. yüzyıl ortaları :

Abdi Kenan, Abdülbâkî Hüseyin, Ahmed, Ahmed Abdullah, Ahmed Ali, Ahmed Hüseyin, Ahmed İsmail, Ahmed Ömer, Ahmed Timurcu, Ali Abdullah, Ali Abdurrahman, Ali Davud, Ali Osman, Ahmed Mehmed, Bâlî Ahmed, Bâlî Mustafa, Bedros, Behram, Behram Abdullah, Davud Abdullah, Dilâver Abdullah, Eyyub Ahmed, Hasan Abdullah, Hasan Ali, Hasan Şaban, Hızır, Hüseyin Ali, Hüseyin Hasan, İbrahim, İbrahim Ali, İsmail Hüseyin, Mahmud Mehmed, Mahmud Osman, Mehmed, Mehmed Abdullah, Mehmed Ali, Mehmed Hasan, Mehmed Hüseyin, Mehmed İsmail, Mehmed Müslim-i nev, Mehmed Şaban, Mustafa Ali, Mustafa Hüseyin, Mustafa Mehmed, Mustafa Ramazan, Mustafa Resul, Mustafa Sinan, Nasuh Mehmed, Nebî Mehmed, Oruç Mahmud,

 

 

Osman Abdullah, Osman Memi, Ömer Müslim-i nev, Pervâne Abdullah, Perviz, Sefer Hüseyin, Süleyman, Yakob Yasef zimmî, Yani Todori, Yani zimmî, Yusuf, Yusuf Abdullah, Yusuf Ahmed, Yusuf Hasan, Yusuf Mustafa, Zülfikar Abdullah.

17. yüzyıl sonları :

Ahmed Seferî, Ali Dede, Bâlî, Emin Mehmed, Eyyub, Hardos zimmî, Hasan Ahmed, Hüseyin, Mehmed, Kirkor Yakup, Mahmud Yakup, Mehmed, Mehmed Müslim, Mehmed Osman, Mehmed Piyâle, Mehmed Şah, Mustafa Ahmed, Nebî Şah, Ömeroğlu, Süleyman Ahmed, Yakup Ali.

18. yüzyıl başları :

Ahmed, Ali, Hüseyin, İbrahim, El-hâc İbrahim, Mehmed Ağa, Osman Ağa, Ömer.

18. yüzyıl ortaları :

Ahmed, Davud, Mehmed, El-hâc Mehmed, Osman.

18. yüzyıl sonları :

Abdi, Abdullah, Ahmed, Bekir, El-hâc Bekir, Davud, Hacı Hoşkadem, Hacı Murad, Hacı Sungur, Hacı Yusuf, Halil, Hüseyin, İbrahim, El-hâc İbrahim, Hacı İbrahim, İsmail veled-i Hasan, Koca Usta, Mehmed, Mehmed Ahmed, Mehmed bin Sinan, Mehmed Hasan, Murad, Mustafa, Mustafa bin Hasan, Mustafa veled-i Ahmed, Nevhan, Osman veled-i Hüseyin, Osman veled-i İshak, Osman veled-i Mehmed, Ömer, Ömer Çavuş, Seyyid Derviş Mehmed, Seyyid Mehmed veled-i Osman, Seyyid Sâdık ibn-i Mehmed, Süleyman, Usta Ali, Usta Hüseyin.

19. yüzyıl başları :

Abdî, Abdullah, Ali, Ali Ağa, Bâlî Hasan, Bekir, Cafer, Emin, Filibeli Usta Emin, Hacı Yunus, Halil, Hasan, Hüseyin, Hüseyin Kalfa, İbrahim, El-hâc İbrahim, İsmail, Mahmud, Mehmed, Hacı Mehmed, El-hâc Mehmed Hasan, Mehmed ibn-i Ömer, Muharrem, Mustafa, El-hâc Nuh, Osman, Osman Ağa, Ömer, Ömer el-Bosnavî, Sâlih, El-hâc Sâlih, Sâlim, Seyyid Mustafa, Süleyman, Usta Süleyman, Usta Ahmed, Usta Murad, Veli.

19. yüzyıl ortaları :

Abdullah, Ahmed, El-hâc Ahmed, Akçakiliseli Hacı Nuh, Ali, Emin, Genç Sâlih, El-hâc Hasan, Halil, Hüseyin, Hüsnü, İbn-i Ömer Nûhî, İbrahim, El-hâc İbrahim, Lutfi Ağa, Mehmed, El-hâc Mehmed, Mehmed el-Cevâhir & Zeki Mehmed, Mustafa, El-hâc Mustafa, Genç Mustafa, Mustafa Ağa, Osman, Sâlih, Şerif, Yahya Usta, Yusuf, Zülfikar.

19. yüzyıl sonları :

Abdî, Abdullah, Acemoğlu, Ahmed, Ali, Atik, Ebûbekir, Emin, Faruk, Hacı Davud, Hasan, Hâfız Hasan, İnâyetullah, Mustafa, Sâlih, Zülfikar.

 

Osmanlı, dahası İslâm kılıçlarının en güzel örnekleri ve en zengin koleksiyonu Topkapı Sarayı Müzesi ve Askerî Müze’de bulunmaktadır. Topkapı Sarayı Müzesi’nde 11.000 ve Askerî Müze’de 25.000 dolayında silah bulunduğu ve bunların dörtte üçünün İslâm dünyasına ait olduğu göz önüne alındığında, bu konuda fazla söze gerek olmadığı kolayca anlaşılır.

DİPNOTLAR :

(1)

:

Örneğin :

· At binenin (veya iş bilenin), kılıç kuşananın : Her şey onu gereği gibi kullanmasını bilene yakışır ve onların hakkıdır.

· Kılıç kınını kesmez : Sert kişinin yakınlarına zararı olmaz.

· Padişahın bile arkasından kılıç sallarlar : En güçlü kişinin bile arkasından düşmanlık gösterisinde bulunur insanlar.

· İki kılıç bir kına sığmaz : Bir yerde iki baş olmaz.

· Kılıçla oyun olmaz : Silahla şaka yapmak tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

· Kavgada kılıç ödünç verilmez : Kişi silahını başkasına verip savunmasız duruma düşmemelidir.

· Aman dileyene (veya diyene) kılıç kalkmaz : Teslim olan düşmanın canına kıyılmaz.

 

(2)

 

:

 

Yarım daire biçiminde tek veya iki taraflı baltası olan, genelde süvari ve deniz erlerinin kullandığı kısa saplı küçük teber.

 

(3)

 

:

 

Zahirüddin Muhammed Babur, “Vekayi” (Babur’un Hâtıratı), [Doğu Türkçesi’nden çeviren : Reşit Rahmeti Arat], Cilt 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1987, sayfa 109

 

(4)

 

:

 

Protokol ve hiyerarşik düzen içinde yapılan kılıç kuşanma törenleri, Batılı kralların taç giyme merasimlerine benzetilebilir.

 

(5)

 

:

 

Kılıç çalmak, kılıca herhangi bir zarar vermeden onu hedef üzerine indirip istenilen en iyi sonucu almaktır.

 

(6)

 

:

 

Bu kitap Sultan 1.Ahmed (1603-1617) döneminde, padişahın emriyle “Tuhfe-tül Mülûk ve-s Selâtîn” (Sultan ve Hükümdarların Armağanı) adı altında Türkçe’ye tercüme edilmiş olup Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Hazine bölümü Nr. 415’te kayıtlıdır. Alıntı bu kitaptan yapılmıştır.

 

(7)

 

:

 

İstanbul Mahkemesi 24 numaralı defter, 205 [61b-2] : İstanbul, Galata ve Üsküdar kılıççı esnâfının nizâmı Hk. karar.

 

(8)

 

:

 

“Bir şeyin iç tarafı, içi” anlamındaki Farsça “Enderûn” sözcüğü, sarayın, bir yanda “Enderûn halkı”nın odalarını, öte yanda Vâlide Sultan ile diğer kadınların dairelerini kapsayan bölümünü anlatır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek dereceli görevlilerinin pek çoğu, 30-40 yıl süren bir kulluk sürecinde yetiştikleri Enderûn’dan çıkmıştır.

 

(9)

 

:

 

Kılıca bu adın verilmesinin nedeni, namlusunun şekil olarak arslan tırnağına benzemesidir.

 

(10)

 

:

 

Şâir Atâî (Öl. 1438) şöyle diyor :

“Tîge, gaddâre kim dûçâr oldu,

Çâk olup şekl-i Zülfikaar oldu”

(Pala kılıcın darbesine uğrayınca, yarılıp Zülfikar biçimini aldı)

 

(11)

 

:

 

Türk kılıçlarının kesiciliği o denli ünlüdür ki keskin tarafı üstüne bırakılan ipek bir mendilin düşerken iki parçaya ayrıldığı söylenir.

 

(12)

 

:

 

Türk kılıçlarının kınsız ağırlıkları 750-1000 gram kadardır.

 

(13)

 

:

 

Bedûh bir tılsım sözcüğü olup halk arasında onun bir melek olduğuna ve adı harflerle veya sözcüğü oluşturan harflerin ebced karşılığı olan rakamlarla (8642 sayısı) yazılmak suretiyle yardımının sağlanacağına inanılır.

Mühr-i Süleyman, Süleyman Peygamber’in yüzüğüdür. Üst üste ve ters yönde yerleştirilmiş iki eşkenar üçgen biçiminde altı köşeli bir yıldızdır. Manevî güç, devamlılık ve iktidar dileğiyle kullanılmıştır.

 

(14)

 

:

 

Örneğin, bir kılıcın üzerine aşağıdaki beyit nakşedilmiştir :

“Ey gönül, bir cân içün her câna minnet eyleme

İzzet-i dünyâ içün Sultân’a minnet eyleme”

 

(15)

 

:

 

Ancak “kılıç kılıfı”, kılıcı kınıyla birlikte koymaya mahsus torbaya verilen addır.

 

(16)

 

:

 

Keçi derisinden yapılanlara sahtiyan, koyun derisinden yapılanlara meşin denir. Çok az da olsa kimi zaman “keler” denilen, kertenkeleye benzer bir sürüngenin derisi de kabza ve kın kaplaması olarak kullanılmıştır. Bunlar yeşil renkli ve beneklidir.

(17)

:

Bir şâir şöyle demiş :

“Düşmanlara kin bağladık

Kılıçlara kın bağladık

Kılıç kından çıkmaz oldu

Hem sevindik hem ağladık”

 

(18)

 

:

 

“Kıl oynatmaz” deyimi “gayet hassas, kılıca tam tamına uyan” anlamında kullanılmaktadır. “Sağrı” hayvanın beli ile kuyruk arasındaki bölümü; “sırım” ip yerine kullanmak üzere kesilmiş ince uzun ve esnek deri parçasıdır.

 

(19)

 

:

 

Örneğin, 22 Cemâziyelahir 1256 (Milâdî 20.8.1840) tarihli bir belgede Sultan Abdülmecid için “… seyf i’mâl olunmak üzere Harbiye anbarında mevcud kılıç yumurtalarından 3 aded yumurta verilmiş …” olduğundan söz edilmektedir (Bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Saray 1814).

Kılıç bu yumurtalardan çıkmaktadır; o nedenle deyim yerindedir. Bunlar o denli değerlidir ki padişaha ve vezirlere hediye olarak verilebilmektedir.

 

(20)

 

:

 

Tevfik Fikret bir şiirinde şöyle diyor :

“Çekiç altında muhakkar (horlanarak) ezilir günlerce

Bir çelik parçası bir tîg-i mehîb (heybetli kılıç) olmak için”

Çeliğin davranışlarını en fazla etkileyen faktör, açık arayla karbon düzeyidir. Oransal olarak çok az miktarlarda eklenmesi dahî dayanımı büyük oranda artırır. Çelikte dayanım, deformasyona karşı koyabilme kabiliyetidir. Yumuşak çelikler dayanım yönünden zayıftır; ancak esnektir (kırılgan değildir) ve kolayca şekillendirilebilir. Demirin içinde çözünen ve onunla karışan karbon, onu büyük oranda güçlendirir ve deformasyona engel olur . Ama, belli bir noktadan sonra çelik gevrekleşir ve kırılgan hâle gelir.

 

(21)

 

:

 

Kirman, İran’daki eski bir kentin adıdır. Kirmânî adına, 19. yüzyıl halk ozanı Dadaloğlu’nun bir dizesinde de rastlanır :

“Belimizde kılıcımız Kirmânî

Taşı deler mızrağımın temreni”

 

(22)

 

:

 

Kahramanmaraş’taki bir ocaktan çıkarılan kılıç demiri.

 

(23)

 

:

 

Kurşunlu Mahzen, Galata’da günümüzde Yeraltı Camii olarak bilinen yerdir. Burası aslında –Bizans döneminde– gemilerin Haliç’e girişini önlemek üzere Galata’dan Sirkeci yönüne çekilen zincirin bir ucunun bağlandığı kuledir. Kurşunlu Mahzen 1752-56 yılları arasında camiye dönüştürülmüştür. Top Kapısı (Bâb-ı Top) sözcüğüyle “Tophane kapısı”nın kastedildiği kanısındayız.

 

(24)

 

:

 

Daha sonra Atmeydanı’nda (Sultanahmet) ve Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde Haliç Tersanesi’nde bir “kılıçhane” kurulduğu bilinmektedir. 1867’de açılan “Sanat Mektebi” Sultanahmet’teki eski kılıçhane binasında faaliyete geçirilmiştir.

 

(25)

 

:

 

Kemankeş Mustafa Ağa, “Kavsnâme”, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine 628, varak 31b, 32a ve 32b. Kemankeş Mustafa Paşa, önceleri yeniçeri ağası olarak görev yaptığı için “Ağa” olarak da anılır. Sonraları sadrâzamlık yapmış; ancak devlet bütçesini denkleştirmek için yaptığı uygulamalar kimilerinin çıkarlarına dokunduğu için, aleyhinde bulunanların telkiniyle Sultan İbrahim tarafından idam emri verilmiştir.

 

(26)

 

:

 

Ok ve mızrak gibi batıcı silahların ucundaki sivri demir.

 

(27)

 

:

 

Kılıç ve benzeri yatağan, pala, hançer gibi tüm kesici silahları yapanlar bu genel ad altında anılagelmiştir. Yani, arşiv belgelerinde yatağan ustası, pala ustası diye ayrılmazlar. Biz de “kılıç ustaları” derken sözcüğü bu geniş anlamında kullanıyoruz. Esasen Batı dillerinde de böyledir.

 

(28)

 

:

 

Eskilerde her mesleğin, her sanatın bir pîri vardır. Bu pîr o mesleğin başıdır. Böylece o işle uğraşanlar işini kutsal ve saygın tutmakta ve kendini o zâta bağlı saymaktadır. Halk arasında kötü kişilere “nursuz, pîrsiz” denmesi de, bir pîre bağlanmadan bir şey olunamayacağı inancından kaynaklanır.

 

(29)

 

:

 

Eskilerde Nuruosmaniye Camii’nin altındaki sokaktan Mahmutpaşa Camii yanındaki yokuşa kadar olan bölge Kılıççılar Çarşısı’dır. Bu cadde üzerindeki pek çok kılıççı dükkânından başka, iki büyük han da kılıç yapan ustalar tarafından işgal edilmekteydi.

 

 

 

·

 

Değerli katkıları için Mustafa Kaçar, Birol Ülker, Sevim Selamet ve Atilla Bir’e içtenlikle teşekkür ederim.

 

KAYNAKÇA

 

Akolu, Bahattin

 

·

 

“Türk Kılıçları”, Tarih Dünyası, Cilt 4, Sayı 33, İstanbul, 1952, sayfa 1323-1324

 

 

 

·

 

“İstanbul Kılıçhaneleri”, Türk Folklor Araştırmaları, Cilt 10, Sayı 200, İstanbul, 1966, sayfa 4018-4019

 

Aydın, Hilmi

 

 

 

“Sultanların Silahları”, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 2007

 

Ayhan, Ahmet

 

 

“Topkapı Sarayı Müzesi Silah Koleksiyonu”, TSM, İstanbul, 2011

 

Bikkul, Ahad Ural

 

·

 

“Topkapı Sarayı Müzesi Türk Kılıçları Koleksiyonuna Dair Birkaç Not”, 60.Doğum Yılı Münasebetiyle Zeki Velidî Togan’a Armağan, İstanbul, 1950-55, sayfa 300

 

 

 

·

 

“Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki Türk Kılıçları Üzerinde Bir İnceleme”, Türk Etnoğrafya Dergisi, Sayı 4, sayfa 20-28, Ankara, 1961

 

Bobovius, Albertus

(Santûrî Ali Bey)

 

 

“Topkapı Sarayı’nda Yaşam”, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2002

 

Büngül, Nureddin Rüştü

 

 

“Eski Eserler Ansiklopedisi”, Çituri Biraderler Basımevi, İstanbul, 1939

 

Eralp, T.Nejat

 

 

“Tarih Boyunca Türk Toplumunda Silah Kavramı ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Kullanılan Silahlar”, Atatürk Kültür Merkezi yayını – Sayı 68, Ankara, 1993

 

Evliya Çelebi

 

 

“Evliya Çelebi Seyahatnâmesi” (1.kitap-İstanbul) –Topkapı Sarayı Bağdat 304 yazmasının transkripsiyonu–dizini, Hazırlayan : Orhan Şaik Gökyay, Yapı Kredi yayınları, Altan Matbaacılık, İstanbul, 1996

 

Karaca, Yılmaz &

Erol, Rasim &

Kahriman, Salih &

Recep, Fuat &

Atay, Sabri &

Kılıç, Hüseyin (haz.)

 

 

“İstanbul Kadı Sicilleri-İstanbul Mahkemesi 24 Numaralı Sicil”, (H. 1138 - 1151 / M. 1726 - 1738), İSAM Yayınları, İstanbul, 2010

 

Kılınç, Hüseyin

 

 

“Topkapı Sarayı Arşivi’ndeki Kılıçlar”, İ.Ü.Ed.Fak. Tarih Bölümü (Yayımlanmamış lisans tezi), 1972

 

Orkun, H.Namık

 

 

 

“Eski Türklerde Kılıç”, Türk Spor Kurumu Dergisi, Sayı 46, sayfa 20 ve Sayı 48, sayfa 15 ve Sayı 50, sayfa 12, Ankara, 1937

 

Ögel, Bahâeddin

 

 

“Türk Kılıcının Menşe ve Tekâmülü Hakkında”, Ank.Ün. DTC Fak. dergisi VI/Sayı 5 (1948), sayfa 431-460

 

Şehsuvaroğlu, Haluk Y.

 

 

“Osmanlı Padişahlarının Kılıç Kuşanma Merasimi”, Resimli Tarih Mecmuası, Sayı 7, İstanbul, 1950, sayfa 270-272

 

Tekeli, Sadık

 

 

“Kafkas Kılıçları”, İlgi, Cilt 24, Sayı 63, İstanbul, 1990, sayfa 28-31

 

Tezcan, Turgay

 

 

“15. Yüzyılda Değişik Form Gösteren Türk Kılıçları”, Sanat Dünyamız, Cilt 9, Sayı 25, İstanbul, 1982, Sayfa 23-26

 

Verhoeven, J.D.

Pendray, A.H.

Dauksen, W.E.

 

 

“The Key Role of Impurities in Ancient Damascus Steel Blades” (Eski Şam çeliği namlularda katkı maddelerinin anahtar rolü), JOM : A Publication of the Minerals, Metals & Materials Society, 1998, vol.50, no9, pp.58-64

 

Yücel, Ünsal

 

·

 

“Türk Kılıç Ustaları”, Türk Etnoğrafya Dergisi, Sayı 7-8, 1964-65, sayfa 59-99, İstanbul, 1966

 

 

 

·

 

“Islamic Swords and Swordsmiths” “İslâm Kılıçları ve Kılıç Ustaları), IRCICA yayını, İstanbul, 2001